(VII) Bölüm: SAİT’LER KOMPLOSUNUN GERÇEK YÜZÜ – DR. SAİT KIRMIZITOPRAK NE İSTİYORDU

Fecri Dost


90530A5B-F718-4D4E-A3DB-E0364C159047

Fecri DOST

1960 Anayasası’nın estirdiği “özgürlük” havası, Doğu’dan Batı’ya yığınların birlikteliğiyle, Türkiye yüzeyine yayıldı. “Doğu Mitingleri” etkinliğindeki bu gelişmeler, TİP olgusuna dönüştü. Kürt aydını ve gençlerin sol kesimi tümüyle TİP’te yer aldı. TİP, ilk girdiği seçimde 15 milletvekili ile TBMM’de özgürlük dâhil, ezilmişlerin sesi oldu. Ancak, aşiret yapısının inanç kıskacında ezilen Doğulu yığınların istemlerini karşılayamayınca, ayrılan Kürt aydınları yeni arayışların içine girdi. Dr. S. Kırmızı toprak ve arkadaşları Yön’de yer alırken, Musa Anter, Barış Dünyası dergisinde, Kürtler için, Amerikan himayesinde bazı yaptırımları öngören yazılar yazmaya başladı… Musa Anter, Dr. Sait’le aralarındaki tartışmayı şöyle özetler:

        “Sait Kırmızıtoprak öncülüğünde birçok Kürt genci, YÖN idaresine giderek T. Hükümeti doğrultusunda Amerika’ya protesto etti… Ben ise, bugüne kadar başarılı olamamış bir Türkiye solculuğunun kabul edildiğini ve bizim Kürt gençlerinin kandırıldığını Barış Dünyası’nda yazdım… Yön’ün Ağustos 1962 sayısında, S. Kırmızıtoprak, beni ve tüm Barış Dünyası yazarlarını; ‘burjuvazi köpekliğiyle’ suçluyordu. Bakınız, aynı yazıda beni gayrı ilmi gaf şampiyonu ve pratiklikle itham eden ‘İlmi Sait’, bana neler söylüyor: ‘…Ama tarifini yaptığı bajarilerin (burjuvaların) köpekleri ile aynı sütunlarda aynı ağzı kullanan Kımıl yazarına ne oluyor, çok ayıp!’” (M. Anter, Hatıralarım, s. 183-185).

A2A4F54F-BE2F-4BA6-8D95-142A6656B327

Görüldüğü gibi kavga, sağ-sol çatışmasından başka bir şey değil, S. Kırmızıtoprak’ın öldürülmesi olayında, Musa Anter’in susması, “komplocular” ağzıyla, konuyu hatıratına aktarması, bu çatışma ve Dr. Sait’in solcu oluşu dışında neyle izah edilir?

Dr. Sait’in, “Kürtçülükten” ve Komünistlikten yargılanması devam ederken, yine de O; yazılarıyla, katıldığı panel ve gezilerdeki söyleşileriyle, Doğu’daki geri kalmışlığa, dolayısıyla Kürt sorununa çözüm arıyordu. TİP içinde demokratik yolla, bu sorunların çözülebileceğini düşünüyordu. Dr. Sait, Faik Bucak’ın ölümündün sonra TKDP liderliği teklifini kabul etmedi. Bu partinin başkalarının güdümünde, öncelikle; sağcı, gerici aşiret düzenini korumakta, halka dayanmayan hiçbir hareketin başarılı olamayacağını belirterek, bu partiye girmedi. Musa Anter, anılarında, Dr. Sait için; “Daha önce, bu partinin kapatılmasını istemişti” diyor.  Kürt sorunun iki yönü vardı. Birincisi, Türk kesiminin Kürtlere bakışı… İkincisi Kürt aydınları veya militanlarının hareket tarzı idi. Dr. Sait, Türkiye’nin Kürtlere bakışını şöyle değerlendirir: “Kürt aydınları ve ne istediklerini çok iyi bilen Kürt militanları, Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda, ırkçı-Turancı safsatalarla vatanperverlik fiyakası satan herkesten daha fazla hassas ve sadık olduklarını ve asla Türkiye’yi parçalamak gibi bir niyetleri olmadığını, matematik bir kesinlikle, sevk edildikleri askeri ve sivil mahkemelerde ispat etmiş bulunmaktadırlar. Nitekim tüm engellemeler ve suçlamalar, baskı ve yıldırma hareketlerine rağmen; mücadele açık olarak Türkiye kamuoyu önünde verilmektedir. Siyasi partiler, mitingler, basın konferansları, folklor gösterileri, ilerici dernekler vs. gibi demokratik araçlar, bu mücadelenin yegâne faaliyet mihrakları haline gelmiştir. Hiçbir ‘polis oyunun’(!) ve hiçbir ‘Cunta maceracılar grubu’ Kürt halkının bu olumlu, şuurlu, realist ve demokratik mücadele metodunu rayından çıkaramaz. Türkiye’de politik iktidarı günümüze kadar elinde tutmuş bulunan elitleri, Kürt gerçeği konusundaki bu ırkçı-Turancı tutum, maalesef Türkiye’nin fikir ve düşünce hayatını da felce uğratmıştır. Türkiye fikir ortamı bu konuda öylesine şartlandırılmış ve kısıtlaştırılmıştır ki Türk asıllı kitlelerin yani kullanılan deyimle bizzat milletinin temel demokratik ve sosyal istekleri bile hep bu ‘Kürt tehlikesi’ve ‘aynı demokratik hakları Kürtlerin de kullanacağı ve o zaman Türkiye’nin parçalanacağı!’ şeklinde yıllar yılı uyutulmuştur.” Dr. Sait, bu düşüncesini Marksist düşünceyle uyumlu Lenin’den, Stalin’den alıntılarla güçlendirir.

        Milliyetçi mücadele, burjuva ya da feodal menşeli kadroların önderliğinde yapılsa bile, bu milliyetçilik şayet ezen bir milletin milli imtiyazları ve milli baskısına karşı verilmekte ise kaçınılmaz bir şekilde, demokratik bir içerik taşır” “Böylece millet durgun bir antite olmaktan çıkar ve kesin olarak varlığını, inkâr eden kuvvetlere karşı varlığını ispat etmek için mücadeleye girişen canlı(dinamik) bir realite haline gelir.”

Dr. Sait, Irkçı-Turancı görüşün korunmasının, Kürt kimliğini, zorunlu hale getirdiğini savunuyordu. Türkiye’de ki otoriter güç; Irak, Suriye, İran’da vs. yerlerde bulunan Kürtleri “Kürt” kabul ediyor. Türkiye’de, “Kürt” diye bir halkın, “Kürtçe” diye bir dilin olmadığı çelişkisini bir anı ile örnekler: “Sosyolog ve din bilgini M.E. Bozaslan, 1968 yılında, Kürtçe okuyup yazmayı öğreten bir alfabe yayınladı. Ve arkasından da kitabı toplatılarak kendisi tevkif edildi. C. Savcısı, sorgu sırasında, son derece kızgın ve azarlar bir tonla, Bu nedir?’ diye sorar. M.E. Bozarslan, ‘Alfabe efendim’yanıtı verince savcı küplere biner; ‘Nasıl olur! Kürt diye bir millet mevcut değildir. Kim sokuyor bu zehirli fikirleri kafanıza?’ M.E. Bozaslan gayet sakin bir tavırla; ‘O halde siz kendinizi üzmeyiniz Savcı Bey. Mademki Kürt yoktur, Kürtçe yoktur, inanınız ki şu elinizde tuttuğunuz Alfabe de mevcut değildir. Bari bırakınız da evime, çoluk çocuğumun yanına döneyim. Mevcut olmayan şeyler için birbirimizi yormak anlamsız’”.

S. Kırmızıtoprak, “Kürt Sorunu”nun ancak sosyalist teoriye göre çözümlenmesinden yanaydı. Kürtlerin olduğu kadar Türklerin de (özellikle Türk solu) sorunu olduğunu söylerdi. Bunun için 1960’tan sonra, solcu-sağcı birçok köşe yazarlarıyla konuştu. Çetin Altan, ilhan Selçuk, İlhami Soysal gibi birçok yazarla, konuyu derinlemesine tartıştığını anımsıyorum. Bu tartışmaların birinde; Çetin Altan’ın: Siz mücadeleye başlayın, şahsen ben, yazılarımla sizleri desteklerim” önerisine yanıtı sert olmuştu; Olmaz, olmaz, bizde yazmasını biliriz, Türk-Kürt demeden sol kesim olarak birlikte mücadelemizi sürdürmeliyiz, aynı saflarda çarpışmalıyız” Söylemlerinde, yazınlarında, Kürt aydınları ve militanları içinde bu çabayı, sürdürdü. “Halkla bütünleşmeyen, tavrını; köylü ve proletaryadan yana koymayan hiçbir hareket başarılı olamaz derdi. O sıralar, meclise CHP’li H.O. Bekata’nın, Dr. Yusuf Azizoğlu’na, Türk olduğunu söyle!” baskısı olmuştu. Sonradan bu tartışma; Dr. Sait’le Kemal Burkay arasında, küçük bir tartışmaya yol açtı. Burkay, Azizoğlu ağadır, savunulamaz demiş ve bu nedenle Dr. Sait’in, onunla “dost” olmasını kınamıştı. O sıralar Kemal Burkay, Tunceli’den seçime girmişti. Birkaç dost, birlikte Civarik Köyüne gittik. Sait’in, kendi akraba ve sevenlerine seslenişini unutamıyorum: Dostlar, beni evlat, akraba ve dost kabul etmenize teşekkürler, ancak bunu, sandıkta Burkay dışında bir tek oyun başkasına kullanılmamasına bağlıyorum” demiş ve ayrılmıştı (Hüseyin Akar, Dersimden Portreler, s.155-168).

Dr. Sait,Bu sorun Kürtlerin olduğu kadar Türklerin, cumhuriyet-demokrasimizin sorunu” diyordu. Türk solu ve TİP’liler, ezilen tüm halkın ve Kürt yığınların istemlerini karşılamaktan uzak kaldı. Kürt kimliğini tanımamakta direnen, ırkçı erkin bir devlet politikası haline getirdiği inkârcılığın zincirini kıramadı TİP. Bu nedenle Partiden ayrılan Kürt aydınları yeni arayışların içine girdi. Dr Sait birçok idealist gençle birlikte 68 Dünya Gençlik Hareketi, DDKO ve Doğu Mitinglerine katıldı. Ancak bütün çalışmaları ırkçı düzenin çarkında ki bu çözümsüzlük ve kargaşa karşısında bir arkadaş gurubuyla ulusallığın gereği Kürt dilini yerinde öğrenmek, mücadeleye katılmak için Irak’a geçer. Irakta kurduğu kamp kısa zamanda yerleşmeye ve teşkilatlanma yanında halkın sağlık sorunları çözecek hastane olur. Dr. Sait, her yönü ile yoğun bir çalışma temposu içine girer. Parti kurma çalışmalarını yürütürken sıklıkla Türkiye’ye gelir, bir taraftan da çok iyi bilmediği Kürtçeyi (Kırmanç lehçesini) geliştirme çabası içine girer ve mükemmel derecede öğrenir.

Dr. Sait Irak’ta kendini okumaya ve bu sorunla ilgili uluslar arası boyutta edinimlere verir. Önce Dil sorununu hal eder. Bu konu ile ilgili ve önemli birikimler edinir. Kürtçe lügat hazırlar. Sonra uluslararası boyutta Millet Meselesini inceler. Dr. Sait’ten söz açmışken Onun bu arada hayatını adadığı Kürt sorunu için ne düşündüğü belirmeden geçmeyeceğiz. Bu Dr. Şıvan’ın 22 Ağustos Konuşmasının resmi versiyonu olarak T’deKDP yayınları tarafından Kürtçe ve Türkçe dillerinden, Feridun kod adıyla yayınlanmıştır. Ben, inançlı, yürekli, sağlam, yurtsever Necmettin Büyükkaya’nın kardeşi Şerwan Büyükkaya’nın İlk Anlatım kitabından Türkçesinin önemli bölümlerini; ulusal devrimci partilerde olması gerekli ciddi bir çalışma örneği olduğu için, aktarma gereğini duydum. Bununla Dr. Şıvan’ı daha iyi tanımış olacağımıza inanıyoruz.

       Millet Nedir

Arkadaşlar! Kürt millet meselesi üzerinde iyice aydınlanabilmemiz ve sağlam bir kanaat edinmemiz için; her şeyden önce “millet” realitesine göz gezdirmemiz gerekir. Acaba millet nedir? Sosyolojik bir analiz içerisinde, millet kavramı nasıl konur? Bu sorularla meşgul olduktan sonra, artık milliyetçilik-burjuva milliyetçiliği ve esir milletlerin milliyetçiliği- ve özellikle de, bilimsel bir analiz içerisinde Türkiye’de Kürt millet meselesi nedir?sorusu üzerinde durabilir ve bunları net bir şekilde açıklığa kavuşturabiliriz. Her şeyden önce, millet tarihi bir kategori ve sosyolojik bir realitedir. Milletin tarifi için, günümüze kadar çeşitli unsurlar ve gerekler kullanılmıştır. Şüphesiz, millet gerçeği konusunda kullanılan unsurlar ve bu unsurlara dayandırılan tarifler de çoğu defa birbirlerinden farklı, izafi ve ekseriya da yanlıştırlar. Bununla beraber, bilimsel bir analizin potasında, bazı temel unsurlar vardır ki, “millet” mefhumu ancak bunların yardımıyla anlaşılabilinir ve tarif edilebilinir.

Dil birliği: Bilindiği gibi, insanlar arasında her türlü ilişkilerin, mübadelelerin yapılabilmesi için, dil temel bir vasıtadır. Bu nedenlerden ötürü, tarihin en eski çağlarından günümüze dek, her millet özel bir dile sahip olarak yaşıya gelmiştir. Toprak birliği:Toprak da, bir milletin yaşaması ve varlığını sürdürmesi için, mutlaka gereklidir. Zira şayet millet dediğimiz topluluğun müşterek bir toprağı mevcut değilse, o milletin fertleri arasında sosyal-ekonomik ilişkiler kurulamaz ve birbirleriyle konuşma olanağı, bulamazlar. Ekonomik mübadele ilişkileri: Bir milletin müşterek bir dili ve toprağı olunca, bunun tabii bir sonucu olarak, o milletin fertleri arasında ekonomik üretim ilişkileri vücut bulur. Şüphesiz her milletin ekonomik sistemi, tarihi aşamalarda hep ayni şekilde kalmaz. Eşya mübadelesinin yanı sıra; iç ticaret, pazar ilişkileri, kazanç ve sermaye birikimi sonunda, milli birlikte yavaş yavaş gelişir ve olgun bir şekil alır.

Milli karakter: Pek tabii olarak, yukarıda sayılan bu üç nitelik; yani ortak bir dile ve toprağa sahip olmak ve ekonomik ilişkilerin mevcudiyeti, bir milletin varlığı için temel unsurlardır. Fakat bildiğiniz gibi, tarihin uzun ve çetin devirleri boyunca, bazı milletler ya tamamen tarihten silinmişlerdir ya da asimile (eritme, benzetme) edilmek suretiyle ortadan kaldırılmışlardır. Bu itibarla; dil, toprak birliği ve ekonomik ilişkiler de tek başlarına yeterli değildirler. Özellikle sömürücü milletlerin baskıları karşısında, küçük ve esir milletler, milli kültürleri, milli hareket ve geçmişleri; milli kader ve psikolojik bağlantılarıyla kendilerini koruyabiliyor ve canlılıklarını sürdürebiliyorlar. Bunların hepsine birden “milli karakter “ adı verilmektedir. Pek güzel anlaşılıyor ki, milli karakter de çok önemlidir ve yukarıda sayılan temel unsurların yanı sıra, çok ileri bir yer işgal etmektedir. İmdi, bu temel unsurların ışığı altında, milletin tarifini yapabiliriz:

         Millet öylesine bir topluluktur ki, onu teşkil eden fertler arasında dil ve vatan (yurt, toprak) ortaklığı ve ekonomik ilişkiler mevcuttur. Fazladan olarak, onun milli karakteri; tarihi, ırki, kültürel faktörlerin ve toplumsal psikolojisinin… çerçevesinde oluşur.

       Kürt Milleti:

Bu bilimsel tarifin ışığı altında Kürt Milleti’nin varlığı ve canlılığı çok açık ve net bir tarihi gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Kürt Milleti yaşayan özel bir dile sahiptir. Açık bir tarihi gerçektir ki, Kürt Milleti’nin ırkı gibi o’nun dili de Hindo-Avrupa ailesinin dilleri arasında yer alır. Yani Ari bir dildir. Kürt dili; özel bir kelime hazinesine sahiptir ve kaidelerle düzenlenmiştir. Yani tamamıyla bağımsız ve kendine özgü bir dildir. Bu nedenle de, onun kelime hazinesi ve grameri; yani kaide ve usulleri onun özel niteliklerine uygundur. Birkaç kelime ile Kürt Edebiyatından da söz etmemiz gerekir. Sözlü yani halk edebiyatımız çok renkli ve zengindir. Yazılı edebiyatımıza gelince, özellikle dünya klasikleri arasında Feqeye Teyran, Melaye Cıziri, Ehmede Xani, Hacı Qadıre Koyi… en ünlüleridir. Yüzyılımızda da Kürt şair, yazar, filozof ve sanatkârları sayılamayacak kadar çokturlar. Her ne kadar, 1942 yılından bu yana, Türkiye’de Kürt adını taşıyan ve Kürtçe olarak söylenen her şey en barbar ve şoven bir şekilde inkâr edilmiş ve yasaklanmış; bugün de bu tutum ve tabu aynen sürdürülmekte ise de; küçücük bir imkân ve serbesti bulduğu yerlerde, Kürtçe serpilmiş ve dünya dilleri arasında itibarlı bir yer yapabilmiştir kendisine. Kürt modern şair, yazar ve sanatkârları dünyanın her tarafında seslerini duyurmuşlardır. Bunlardan birkaçının adını analım: Cegerxwin, Ereb Şemo, H. Cındi, Goran (Evdılan Sıleman), Ehmed Mıxtar, M. Heymen, Evdırehman Hejar, Bekes, Nuredin Zaza, Osman Sebri, K. Kurdo, Reşit Kurd, Qedrican vs…

Bir milletin varlığı için ikinci unsur topraktır. Evet, bütün eski ve tarihi milletler gibi Kürt Milleti’nin de bir yurdu vardır ve bu yurda Kürdistan adı verilmektedir. Şerefem, Minorsky, Marr, Nikitin, Bois, Emin Zeki, Mıhemed Eli Ewni gibi büyük tarihçi ve Kürdologların kaleminden; Kürtlerin ve Kürdistan’ın tarihi bilimsel metotlarla yazılmış ve ortaya konmuştur. Kürdistan massiv ve kütlevi birlik arz eden bir toprak parçasıdır. Fırat nehrinden Loristan ve Toros dağlarından Aras Nehrine kadar, masif bir kitle olan Kürdistan topraklarına; tarihte Kardaka, Medya… ve nihayet Kürdistan adı verile gelmiştir. Tarihi gerçekler; Kardux, Urartu ve Medya milletlerinin, bugünkü Kürtlerin ataları olduğunu ve devletleriyle imparatorluklarını da yine bugünkü Kürdistan’da kurmuş bulunduklarını göstermektedirler.

Kürt Medya İmparatorluğu, büyük kumandan ve imparator Kiaksar (İÖ 633-584) zamanında, bütün Farisi milletleri ve Asurlular da (Asurluların ünlü başkentleri Ninova İÖ 612 yılında büyük Kiaksar tarafından zapt edilmiştir.) Kürtlerin hükmü altına alınmışlardı. Dara ve Keyhüsrev zamanlarında Kürt ve Fars milletleri birlikte yaşıyorlardı; bunların müşterek imparator ya da sultanları bazen Kürt ve bazen Fars idiler. İslam dininin doğuşundan sonra kurulan belli başlı Kürt devletleri şunlardır;

       Sadadi (İS 951-1088), Hesemvahi (İS 941-1014), Menvani (İS 990-1096) ve nihayet Eyyubiler tarih sahnesine çıktılar. Korkusuz ve kaplan yürekli bir süvari, bütün Müslümanların öncüsü ve Kürtlerin komutanı Selahaddin Eyyubi ve Kürt halkı, İslam dinini ve Müslüman milletlerinin yurtlarını korumak için; çelikten kale ve kalkan oldular. Kürt halkının fertleri arasında ve toplum seviyesinde, halkımızın yaşadığı tarihi aşamalara uygun olarak ekonomik ilişkiler ve bağlantılar gelişmiştir ve gelişmektedirler. Her ne kadar Kürt toplumu henüz aşiret ve yarı göçebe etabını tamamıyla aşamamışsa da, derebeylik ve feodal üretim ilişkileri de hiçbir zaman temel ekonomik sistemimiz değildir. Gerçek odur ki, diğer birçok az gelişmiş ya da hala sömürülmekte bulunan ülkelerde olduğu gibi, bugün bizim toplumumuzda da komüniteden pre-kapitalist aşamalara kadar çeşitli üretim ilişkileri ve ekonomik rüşeymler mevcuttur. Fakat her şeyden önce, Kürt toplumu, ekonomik sistem açısından da bir birlik ve milli antite arz eder. Bütün bunlara eklememiz gerekir ki, milletimiz tarihinin ve bilhassa yüzyılımızda giriştiği milli direnme hareketlerinin açıkça gösterdiği gibi, Kürt Milleti milli karakterin birliği bakımından da çok yüksek, dinamik ve sarsılmaz bir düzeyde bulunuyor. Milliyetçilik ve yurtseverlik yüksek hasletler, inanç ve iman kaynağı ve temel dinamikler şeklinde Kürt Milleti arasında yerleşmiştir. Bu nedenle de, özellikle Kürdistan’ın geniş köylü kitleleri arasında Kemalist siyaset ve ezme, asla başarı kazanamamış ve Kürt halkı Türkleşmek gibi bir zilleti ve aşağılığı hiçbir zaman kabul etmemiş; dolayısıyla da asimile edilememiştir. Silahlı milli savaşlarının başarısızlığı sonunda, Kürt milleti bitap düşerek asimile olacağı yani Türkleşeceği yerde tam aksine yurtseverlik ve milliyetçiliğimiz gün güne olgunlaştı, sağlam dayanaklar buldu, bilinçli bir şekilde kendi kendine güven kazandı.

         Bu göz gezdirmeden sonra, şimdi milliyetçiliğin kökenlerine eğilelim.

             Feodaliteden Milliyetçiliğe


Arkadaşlar! Biliyoruz ki 17 yüzyıldan itibaren, kapitalist sistem; coğrafi keşiflerin, kıymetli maden ticareti ve köle alış-verişinin sayesinde, Batı Avrupa’da yavaş yavaş gelişme olanakları bulmuştu. Avrupa’nın bu zenginliği, diğer kıtaların talanıyla mümkün olabilmişti. Bu olayı takiben, buhar makinesinin keşfi, endüstri ihtilalini başlattı. Bir yandan fen ve teknik dev adımlarıyla gelişirken, diğer taraftan da yeni yeni seçkin vasıtalar ve sayısız imkânlar, Avrupa toplumlarının elinde ve hizmetinde toplanıyordu. 
Fakat Avrupa zenginliğinin kaymağı, Avrupa burjuvazisinin pençesinde idi. Bu istihsal vasıtaları ve çeşitli makineler, Avrupa toplumu da tamamen değiştirdi. Kültür, sanat, edebiyat, hukuk, felsefe vs. Burjuva sınıfının menfaatlerine, egemenliğine ve zevklerine uygun bir yeni şekil almakta idiler. İlk defa Fransa’da büyük ihtilal ile (14 Temmuz 1789), siyasi iktidar mutlak bir şekilde burjuvazinin eline geçti ve o tarihten sonra, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de gün güne derebeylik sınıfı ve merkezi feodalite (Avrupa’nın kral ve monarkları) yıkıldı ve çeşitli formasyonlar içerisinde, burjuva sınıfı Avrupa’nın her yerinde, siyasi iktidarı ele geçirdi. Açıkça bilindiği gibi, feodal sınıfın iktidarını yıkmak için, burjuvazi işçi ve köylü sınıfının mutlak ortaklığından yararlanmıştı. Mülksüz işçiler ve de mülksüz ya da az mülklü köylüler, yüksek bir heyecanla burjuva sınıfının çağrılarına uydular ve bu sınıfın öncülüğünde Avrupa ihtilallerine fiilen katıldılar. O zamanların slogan ve haykırışları şunlardı: özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet

Ne var ki, bu mukaddes ve yüksek sloganlarla istekler, temelde burjuva sınıfının menfaatleri ve iktidarı için ortaya atılmışlardı. Zira kapitalist sistemin daha gelişmesi ve devamının sağlanması için, her şeyden önce “devlet makinesi” gerekli idi. Yani Avrupa burjuvazisi; daimi orduyu, polisi, jandarmayı ve bürokratları (memur, maliyeci, teknisyen…) emrinde kullanmaya başladıktan sonradır ki, dâhili pazarları ve imkân gördükçe de dış pazarları yıllar yılı sömürmüş ve soymuşlardır. Sosyolojik bir sözcükle, Avrupa’nın bu sınıfına “milli burjuva” denir. Çünkü bu sınıf bir yandan bütün iç pazarları da Asya, Afrika ve Amerika’nın sömürgeleştirilmeleri ve bu uğurda gerekirse diğer burjuva devletleriyle çatışmaktan ve savaşmaktan da çekinmemektedir. Üstelikte, bu sömürü ve soygun düzenini saklamak ve de kolaylaştırmak için, Avrupa burjuvazisi yurtseverlik adına konuşur. Açıkça görüldüğü gibi, bu tip bir milliyetçiliğin temeli burjuva sömürüsü üzerine kurulmuştur. Bu nedenle de “burjuva milliyetçiliği” adıyla anılmaktadır. Pek tabii olarak ordusu, polis, jandarma ve bürokrasisi… ile burjuvanın hizmetinde sağlamlaşan devlet de burjuva sınırının devleti idi. Fakat burjuva dilinde buna, “burjuva devleti” değil, “milli devlet” denir.

Yukarda söylediğimiz gibi; Asya, Afrika ve Amerika’nın geniş ülkeleri yıllar yılı burjuva devletlerinin boyunduruğu altında yaşadılar ve sömürüldüler. Fakat bu sömürü esnasında, Avrupalı efendiler, bu ülkelerin eski, geleneksel yapılarına, çoğu kez dokunmuyorlardı. Bu ülkelerde dişlerine uygun gelen bazı hain adam ya da sosyal sınıfların aracılığıyla sömürü düzenini sürdürüyorlardı. Bu klasik örneğe, assosiasion (ortaklık, birlikte) ezme şekli denir. Çünkü Avrupa burjuva devletleri, hiçbir zaman bu sömürülen ülkelerin esir milletlerinin varlığını inkâr etmediler. Ne var ki, bazı hain sosyal sınıf ya da kimseler aracılığıyla, bu ülkelerin tüm zenginliklerini ve iç servetlerini habire emiyorlardı. Esir ülkelerde, aracı hain kimse ya da zengin sınıflar mevcut bulunmadığı zamanlarda da, Avrupalı efendiler bizzat kendi elleriyle ve zorbalıkla bazı hain ruhlu adamlara para ve toprak vererek bu hain sınıfları yarattılar ve bu sayede sömürülerini sürdürdüler. Buna karşılık, bu tip klasik sömürü şeklinde; boyunduruk altında tutulan milletlerin varlıklarıyla bunların kültür, sanat, edebiyat, tarih vs.leri inkâr edilmedi ve asimilasyonlarına gidilmedi.

Bu ortaklık (assosiasion) metodunun yanı sıra, bir başka metot da denendi. Bu metodun klasik örneği Cezayir’dir. Fransa yetkilileri ve burjuvaları, Cezayir’i tıpkı bir vilayetleri gibi telakki ettiler ve daima şunu söylediler: “ Cezayir Fransız’dır.” Yani bunlara göre Cezayir toprağı ve milleti mevcut değildi; Yıllar geçtikçe, Cezayirli olan her şeyin unutturulması ve ortadan kalkması gerekiyordu. Bu nedenle de, Fransız zorbalar yüzyıl kadar Cezayir’de asimilasyon metotlarını kullanarak, Cezayir halkını eritmeye ve yok etmeye çalıştılar. Bu aşağılık ve yüz karası tatbikatı kabul etmeyenler ise ya öldürüldü ve yahut ta sürüldüler. Bu tip işgal ve ezmeye de “asimilasyon”, yani birbirine benzetme, eritme ve en sonunda yok etmek (kökünü kazımak) adı verilir. Başka bir deyişle, buna direkt yani dolaysız (vasıtasız) işgal denmektedir. Zira milli planda, zorba (ezen) milletle ezilen (esir) millet arasında hiçbir bağ kurulamaz. Bir şartla ki, ancak ezilen millete mensup bir fert; kendi soyunu, kültürünü, dilini, geleneklerini ve milletinin tüm milli niteliklerini ret ve inkâr ederse, ancak o zaman menfaat ve imkân sahibi olabilirler.

Türkiye’de halkımızın ezilmesi, bu şekilde oluyor. Yani asimilasyon metotlarının uygulanmasıyla… Başka bir deyişle Türk faşist ve Turancıları (subaylarla yüksek bürokratlar); milletimizi, toprağımızı, dilimizi, tarihimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi ve edebiyatımızı ret ve inkâr etmek suretiyle hepimizi Türkleştirmek istiyorlar. Bununla da yetinmiyor, tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi tam bir soygun zihniyetiyle sömürüyor ve hırsızlıyorlar. Bu sayısız ve değerli zenginliklerimizle (petrol, maden, kömür, iş gücü…) Anadolu’nun batısını yani kendi ülkelerini zenginleştiriyor ve mamur bir hale getiriyorlar. Bu sömürü ve soygun düzeninin devamı ve kolaylaştırılması için de, kâh bizi toplu bir şekilde öldürüyor, sürüyor, hapse atıyorlar; kâh tahkir ediyor, aşağılatıyor ve horluyorlar.

Aklına geliyor insanın: Türk Milleti’nin bizzat kendisi Yunan Savaşına kadar Avrupa burjuvazisinin elinde esir idi ve bugün de büyük devletlerin yardım ve bağışlarıyla kucak kucağa olduğu halde, peki nasıl oluyor da ayni anda kendisi de emperyalist ve efendi bir millet olabiliyor ve Kürt Milleti’ni sonuna kadar ezmekte inat edebiliyor?

Bilimsel gerçeklerle ölçüye vurulunca, bu nokta gerçekten çok şaşırtıcı ve karmaşıktır. Bu nedenle de çok iyi anlaşılması ve analize edilmesi gerekir. Çünkü esir milletlerin milliyetçiliği -esir milletlerin, milliyetçiliğinde, daima demokratik ve meşru bir muhteva mevcuttur- özellikle haklı ve ilericidir. Bu milliyetçilik, bu yüzyılın başlarında; önce Çin, Hindistan ve Asya’nın diğer ülkelerinde, İkinci Dünya Savaşından sonra da bütün Afrika ülkelerinde, burjuva sömürücülüğüne karşı, ortaya çıkmıştır. Şüphesiz Asya-Afrika’nın bütün milletlerini kapsayan bu milliyetçilik-çünkü milli ezmeye ve emperyalizme karşıdır-demokratik bir muhteva taşımaktadır. Ve bu nedenle de ilerici, meşru ve haklıdır. Yani “gâvur” ve Avrupa emperyalizmine karşı savaşta, Türk ve Kürt milliyetçiliği mukadderatını birbirine bağlamıştı ve her ikisi de ilerici, demokratik ve meşru idiler.

Bu noktanın düğümü de işte tam buradadır. Kurtuluş Savaşı yani Avrupa burjuva devletlerinin kovulmalarından sonra, bazı az gelişmiş ülkelerde, yeni bir çelişki gelişme imkânı buldu. Mesela, 1920-23 Savaşları sonunda, Yunan Kuvvetleri, Türk ve Kürt Halklarının ortaklaşa mücadelesiyle kovulmuşlardı. Ne var ki, bu defa da, özellikle hemen 1924 yılından itibaren, Ankara’nın şoven askeri diktatörlük hükümeti, en barbar, kanlı ve vahşi metotlarla Kürt Halkını asimile etmeye başladı. Daha başka bazı azgelişmiş ülkelerde de, Türkiye’ninkine benzeyen dâhili milli ezme olayları birbirlerini izledi: Örneğin, Ban Pakistan (Pencap) Bengal’in (Doğu Pakistan) efendilik tahtına kurulurken, Irak ve Sudan Arapları da ayni şekilde dâhildeki Kürtleri ve Zencileri emperyalist metotlarla ezmeye başladılar. Şimdi artık, bu yeni dâhili milli çelişkinin adını, sosyolojik bir sözcükle koyabiliriz:

       Az gelişmiş ülkelerde dâhili milli çelişki.

Evet, Türkiye’de Kürt ve Türk Halkları arasında, Kemalist ve Turancı cunta iktidarlarının sebep olduğu ve devam ettirdikleri bir dâhili milli çelişki vardır: Bazen geniş katliam ve sürgünlerle… Bazen çeşitli baskı metotları ve tutuklamalarla… ve bazen da okul ve kültür emperyalizmi yoluyla. Günümüzde Kürt Halkı milli planda ve her bakımdan (sosyal, ekonomik, kültürel vs.) Turancı ve şoven iktidarların (Kemalist subay ve bürokrat cuntaları) pençesinde esirdir, boyunduruk altındadır; barbar, kaba, kalleş ve zorba metotlarla ezilmektedir. 

Şimdi yeniden Osmanlı müstemlekesine dönelim -ki bu müstemleke içinde Türk, Arap, Kürt vs. milletler vardı- ve Onunla azıcık meşgul olalım. O zaman Türk milliyetçiliğinin özellikle 1924 yıllarından itibaren tüm meşru, demokratik, insani ve ilerici özünü hangi nedenlerle yitirmiş; buna karşılık şoven, haksız, gerici, megalomanyak (büyüklük hastalığı) ve zorba bir milliyetçilik haline gelmiş bulunduğu daha kolaylıkla anlaşılır.

        Türk ve Kürt Halkları Arasında,

      Dâhili Millî Çelişkinin Kökleri


Bilindiği gibi, sömürge ülkeleri arasında Osmanlı İmparatorluğu da bulunuyordu. Açık bir tarihi gerçektir ki, Osmanlı İmparatorluğu “ hanedan “ tipi bir devletti ve İslam Dininin esaslarına göre kurulmuştu. O’nun halife ya da padişahı, kendisini tüm Müslüman kavimlerin sultanı sayardı. Bu nedenle de, imparatorluğu teşkil eden çeşitli kavimler arasında teokratik (dini) ve gevşek bir denge egemendi. Diğer Asya ülkeleri gibi 19. Yüzyılın sonlarına doğru, tüm Osmanlı ülkelerinin dâhili pazarları ve zenginlikleri de, çok açık bir şekilde Avrupa devletlerince (Fransa, İngiltere ve sonraları Almanya…) sömürülmekte idi. Fakat ne yazık ki, Türk aydınlarıyla okumuşları bu temel ve fakat kolaylıkla anlaşılabilinir noktayı, hiçbir zaman doğru bir şekilde ve bilimsel ölçüler içerisinde değerlendirmemiş ve anlayamamışlardı. Sırf Osmanlı sultanlarının Türk asıllı oluşları nedeniyle, Osmanlı devletini de tıpkı Avrupa’nın burjuva devletleriyle eşdeğer tutmuşlar ve o’nu daima Türk Milletinin çıkarlarını koruyan bir, “milli devlet” şeklinde yorumlamışlardır. Bu yorum; baştan ayağa yanlıştı, şaşkındı ve bilimsel değildi. İşte önce Turancı sonra da Kemalist milliyetçilik bu çürük, bilimsel olmayan şoven ve yalancı temelin üzerine bina edildi. Ve Türk milliyetçiliği dünya olaylarından esinlenerek yavaş yavaş doğrulara yöneleceğine ve bilimsel bir muhteva kazanacağına, tam aksine, günümüze dek bu faşist Kemalist taassup içerisinde devam edip gitmektedir. Evet, milli planda, Türk-Kürt çelişkisinin Türkiye’deki temeli budur. Bir kere daha tekrar edelim ki, bir yandan, Osmanlı İmparatorluğunun bizzat kendisi müstemleke (sömürge) idi. O’nun ekonomik sistemi de hiçbir zaman Ortaçağın derebeylik ve merkantilist (kapitalizmden önce, özellikle maden zenginliği ve karmaşık ticari ilişkilerle belirgin ekonomik aşama ) aşamalarını da aşamamıştı. Üstelik 19. yüzyıl sonlarında, o’nun bütün pazarları ve zenginlikleri Avrupa devletlerinin eline geçmişti (Düyun-u Umumiye İdaresi vs.). Diğer taraftan… Asıl şaşılacak nokta, nasıl oluyor da fukara Osmanlı Devleti bizzat kendisi hem sömürge ve hem de ayni anda sömürge sahibi yani emperyalist ve efendi olabiliyor. Yani bu Turancı ve Kemalist mantığa göre, Osmanlı Devleti hem müstemleke ve hem de müstemleke sahibi idi. Bu parlak (!) tarih anlayışı sürdürülünce, Türk Milleti de tıpkı Avrupa burjuvazisi gibi efendi millet ve Osmanlı Devleti de kapitalist sistemin ürünü “ Türk Milli Devleti oluverir? Kuşkusuz, Osmanlı Devletini bu şekilde koymak ancak hasta bir mantık, yalancı ve bilim dışı bir tarih anlayışı ile mümkündür.

Bu anakronik (çağ dışı), megaloman (büyüklük hastalığı) ve şoven milliyetçilik anlayışı kaynağını nerden aldı, ve neden Türk ve Kürt halklarının bunca zahmet çekmelerine ve kanlarının dökülmesine sebep oldu?.. Çünkü Türk entelektüelleriyle okumuşları, kapitalist sistemle burjuva ihtilallerine ve daha sonraları özellikle 1830’lardan sonra Avrupa’da ortaya çıkan sosyal-politik çalkantılara, realist ve bilimsel açılardan yanaşmadılar. Bu nedenle de, Türk milliyetçiliği bu cihan şümul olaylardan esinlenerek ilerici ve bilimsel bir kişilik kazanacağı yerde, Fransız klasik burjuva ihtilali çerçevesinde kendisini dondurdu. Bunun pek tabii bir sonucu olarak da; Türkçülük anakronik, megaloman ve şoven bir yolda yürümekte devam ediyor. Bilimsel ve temel olan gerçek bir kere kaybolduktan sonra, devam da tabiatıyla anormal ve hasta ölçüler içerisinde tezahür eder; mesela, Türkiye Kemalistleri, Avrupa burjuvazisinin şekli müesseselerine ve üst yapı kurumlarına hayrandırlar: Avrupa kanunları… Avrupalıların elbiseleri ve iç çamaşırları… laisizm… Avrupalılar gibi çıplaklık… dans… plaj… ve Avrupa’nın en son moda cereyanları. Ve bunlara giydirilen temelsiz, taklit ve yalancı bir demokrasi. Ne var ki, Avrupa nedir? Avrupa zenginliğinin ve zamanının şartları içerisinde Avrupa sanat ve fikir hayatının gelişkinliği, kaynağını nerelerden alıyordu? Avrupa medeniyetini yaratan ve sonra da yeni çelişkiler içerisinde o’nun milliyetçilik hareketlerini gerici ve emperyalist boyutlara iten objektif şartlar nelerdir?

Arkadaşlar! Bizim zamanımız, bu soruların üzerinde enine boyuna durmaya elverişli değildir. Şu kadar ki, tarihi gelişim ve objektif sosyolojik şartlan içerisinde, Türk Milletinin bizatihi kendisi Asyalı bir millettir. Yunan savaşına kadar da, Asya’nın diğer halkları gibi, Avrupa burjuvazisinin bir sömürgesi idi. Yunan Savaşı ya da halkın (Türk ve Kürt ) deyimiyle “gâvura karşı cihat”ın bizzat kendisi de, kullanılan anlamda bir “milli kurtuluş savaşı “ değildir. Açık bir gerçekti ki, o zamanlar, Anadolu’da dini çelişki yani İslam-Hıristiyan çelişkisi, hala milliyetçilikten ağır basıyordu. Bu nedenleri ki, savaşın başlangıcından 1923 yılının sonlarına kadar, gerek Mustafa Kemal ve gerekse arkadaşları, daima İslam Dinine ilişkin sloganlar kullanmışlardır. Öyle ki adeta savaşın amaç ve hedefi, tüm Müslüman Milletlerinin (özellikle Türk ve Kürt) kurtuluş ve halifelik düzeyinin yeniden kurulması şeklinde konmuştu. Çünkü o zamanın temel dinamikleri, İslam Dininin kurtarılması ve Anadolu’nun Müslüman milletlerinin (Türk ve Kürt) kardeşliği idi.

Tarihi bir kaçınılmazlıkla, Kürt halkı, Türk halkıyla birlikte, İslam Dinini korumak ve Anadolu’yu kurtarmak için, kahramanca Yunan Savaşına katıldı. Bu nedenle de, halkımız günün şartları içerisinde, SevrAntlaşması’nın tatbikatına hemen girişmedi. Oysaki bu Anlaşma’da (10 Ağustos 1920), müttefik devletler (Fransa, İngiltere, ABD, İtalya…) tarafından Kürt Milleti’nin bütün hakları ve Kürdistan’ın hudutları, milletler arası diplomasinin kuralları içerisinde ve açıkça tanınmış ve üstelik bu Antlaşmada, bir yıllık bir otonomi idaresinden sonra, Kürt Milletininisteği halinde “siyasi bağımsızlığını da ilan edebileceği…”  açıkça yazılmış ve garanti edilmiştir. Arkadaşlar!.. bu tarihi gerçeklere rağmen, yine de biz, hiçbir zaman 1920-23 savaşının anlam ve hedeflerine karşı değiliz. Çünkü atalarımız, o günün objektif şartlan içerisinde ve bu konudaki bilgileriyle anlayışları derecesinde; dindaşları ve komşuları Türk halkıyla birlikte, İslam dinini korumak ve Müslüman ülkelerini kurtarmak için silaha sarılmışlardı. Fakat biz, kesinlikle askeri diktatörlüğe… Türk şovenizmine… Milletimizin asimilasyona tabi tutulmasına… Zorba sömürü ve faşist iktidarların milli baskılarıyla, Türk milliyetçiliğinin kendisini abartan esprisine karşıyız. Çünkü “gâvurun” kovulduğunun hemen ertesi günü; ırkçı ve faşist Kemalistler, Milletimizi inkâra ve O’nu asimile etmeye başladılar. Yani tıpkı Fransa örneği; “Türkiye’de Kürt yoktur?!..” dediler. Kemalistlerin ağzından, faşist iktidarın politikası ve zihniyeti şu şekilde ifade edildi:

      Türkiye’de sadece bir millet vardır, o’da Türk milletidir. Diğer milletler (bu sözcük münhasıran Kürtleri kastediyordu) asil Türk milletinin hizmetkârları ve uşaklarıdırlar. Türk olmayanların bu memlekette bir tek haklan vardır: O da kusursuz bir şekilde Türk milletine hizmet ve uşaklık yapmalarıdır (31 Ağustos 1930, Milliyet Gazetesinden).

Bu sözlerin sahibi, Mustafa Kemal’in ünlü bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’tur. Gerçekten de, faşist iktidarın Adalet Bakanı, çok yalın ve net bir üslupla, bu konuyla ilgili Kemalist politikayı ve zihniyeti açık bir şekilde dile getirmektedir:  1925’ten 1938 yılına kadar, Kürt Halkı, bu faşist ve zorba ezme politikasına, üç defa geniş çaplı silahlı hareketlerle, karşı koydu. Bu milli direnme ayaklanmaları müddetince, iki milyondan fazla Kürt ya şehit oldu veyahut ta sürgün edildiler. Çok güzel anlaşılıyor ki, bu tip sömürü ve ezme tatbikatı, Avrupa burjuva devletlerinin sömürü şekline benzememektedir. Çünkü Avrupalıların ezme tatbikatında, esas sömürü, ekonomik düzeydedir. Şayet ekonomik sömürüyü tehlikeye atacak hareketler ya da ayaklanmalar meydana çıkmamışsa, sömürgeciler asla geniş çaplı katliam ve sürgün hareketlerine başvurmamışlardır.

Hâlbuki dâhili milli çelişkinin mevcut bulunduğu az gelişmiş ülkelerde (Türkiye, Irak, Sudan, Pakistan vs. gibi) zorba ve faşist devlet, şoven bir milliyetçilik adına, ekonomik sömürünün hemen yanı sıra dâhildeki diğer milletin inkârına ve asimilasyonuna koyulmaktadır. Esirleştirilen milletin yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklerinin sömürüsüyle kalınmamakta; o’nun tarihi, kültürü, edebiyatı, dili, örf-adetleri, sanatı ve bütün milli değer yargıları da inkâr edilmekte ve yok edilmeye çalışılmaktadır. Bu itibarla söylenebilir ki, tarihteki bütün milli ezme ve sömürü şekilleri içerisinde; “asimilasyon “en barbar, en aşağılık ve en vahşi olanıdır. Türkiye’de Kürt ve Türk Halkları arasındaki dâhili milliçelişki’nin tarihi kökleri, işte kısaca bunlardır. Kürt milletinin ezilmesi ve asimilasyonu devam ettiği müddetçe de, bu çelişki daima vardır ve asla ortadan kaldırılamaz. Bu ezmenin devamı boyunca; her türlü özgürlük, demokrasi, insan hakları ve parlamenter düzen laflan, tümüyle yalandırlar. Çünkü Ankara’nın subay ve yüksek bürokratları (zira 1923 yılından beri siyasi iktidar açık ya da kapalı daima bu elitin pençesinde olagelmiştir), Kürt Milletini baskı altında tutabilmek bahanesi altında, asla insan hakları, gerçek demokrasiyi ve sosyal özgürlüğü kabul etmezler. Bu nedenledir ki, Kemalist yetkililerle cuntaları asla meşru değildirler; ister Kürt ve isterse Türk Halkları için, zorba kaba kuvvet, faşist ve sömürücü iktidarlardır. Yani Kürt ve Türk Halklarının gerçek düşmanları, cunta (açık ya da kapalı) iktidarlarıdır.

         Birinci Kongre

Tam bu nokta da, hemen eklememiz gerekir ki, bize göre Türkiye’de dâhili milli çelişki, diğer tüm dâhili ya da dış çelişkilerin en önemlisidir. Çünkü Kürt Halkının varlığı ve o’nun asimilasyon metotlarıyla ezilmesi, faşist iktidarların devamı için temel bahane olmuştur. Nasıl ki Hitler Faşizmi bir zamanlar diktatöryalarının ana sebebi olarak Yahudilerin mevcudiyetini şoven bir kılıfla Almanya’nın her kesimine yutturmuşsa; ırkçı Kemalistler de şoven askeri diktatörlüklerinin temelini Kürt Meselesi, özellikle de o’nun inkâr edilmesi üzerinde atmışlardır. Yarım yüzyıla yaklaşan bir zamandan beri bütün okullarda, eğitim yuvalarında, kışlalarda, karargâhlarda, dairelerde, mahkemelerde ve tüm resmi yerlerde, durmaksızın ırkçı ve şovenist Turancı propagandayla Mustafa Kemal’in şahsı putlaştırılmıştır. Özellikle biraz okumuş olanlar, mutlak olarak bu şoven potanın içinde oluşuyorlar… Bunun pek tabii bir sonucu olarak, Kemalist subay ve bürokratlar -ki bir kere daha söyleyelim, ister açık isterse kapalı olsun, Türkiye’de siyasi iktidarın gerçek sahipleri bu subay ve yüksek bürokratlardır- ister iç ve isterse dış, tüm ilişkilerini Kürt Halkının düşmanlığına müstenit bir düzeyde sürdürürler. Bunun içindir ki, bir anlamda, Türkiye halk oyunun geniş ekseriyeti de, bu düşmanlığa göre şartlandırılmıştır. Basit bir örnek: Şayet birisi açıkça Kürdüm der ya da Kürt Halkı için en basit insan haklarından söz ederse, hemen bu kimsenin başına belalar yağmakta ve polis, askeri mahkemelerle faşist yetkililer onu vatan haini ilan etmekte ve sürüm sürüm süründürmektedirler. Asıl üzülmesi gereken acı nokta odur ki; okumuş, üniversiteli, aydın, liberal, sağcı, solcu ve hatta gerçek bir demokrasinin sözünü içtenlikle edenler bile, Kemalistlerin bu tuzağına düşmektedirler. Bu nedenle de (yani Kürt Halkını inkâr dolmasını yuttukları için ) Kürt Halkının inkâr ve asimilasyonu tatbikatına karşı, ya kendilerini vurdumduymazlığa veriyor ve ekseriya da bu alanda subaylarla Kemalist bürokratların suç ortağı ve yardımcısı oluyorlar.

Bu nedenlerle, bugün piyasa partilerine ve onların hükümetlerine -ki bu sivil hükümetlerin bizzat kendileri dahi subaylarla yüksek bürokratların direkt vesayeti ve kontrolü altındadırlar- en küçük bir inancımız kalmamıştır. Parlamentonun kendisi de, subay ve yüksek bürokrat-cunta iktidarlarının hükmü altında hiçbir teşrii fonksiyona sahip değildir ve özellikle son yıllarda en küçük iş görmeyen bir arpalık haline gelmiştir. Arkadaşlar! Somut bir analizin sonucunda, halkımızın milli demokratik haklarının istirdadı için; milli bir yolla program ve milli bir teşkilat öncülüğünün zarureti, kesinkes olarak açıkça ortaya çıkmaktadır. Bazı oportünist ya da safdil kimseler, yıllardan beri parlamento ile ve Kemalist partilerle halkımızı oyalayarak o’nun milli potansiyelini israf etmek istemektedirler. Evet, 1946 yılından bu yana, Türkiye’de şekli oyuncakları andıran birtakım piyasa partileriyle, hiçbir pratik değeri bulunmayan yalancı bir seçim oyunu vardır. Fakat bugün biraz izan sahibi ve uyanık olan herkes çok iyi bilmektedir ki, perde arkasında ve bazen da çok açık olarak (27 Mayıs 1960) hükümet darbesi ve o’nu takip eden olaylar…), yine de subaylarla faşist bürokratlar ve bunların cuntaları, siyasi iktidarın sahibi olmakta devam ediyorlar.

Bu gerçeğin yanı sıra, 25 yılı aşkın bir zamandan beri; bazı Kürt aydınlarıyla milliyetçileri, hala yılgınlık ve gevşeklik uykusundadırlar. Ya gerçekten bunların beyinleri donmuştur, hiçbir zaman doğru ve bilimsel bir analiz yapamazlar ve hatta anlayamazlar; Ve bu nedenle de bize her gün sivil hükümetlerin, piyasa partilerinin ve parlamento arpalığının hikâyesini okumaktalar. Zira bunların yaşantıları ve ilişkileri, faşist düzenin gereklerine uygun bir şekilde düzenlenmiştir, işte bu durumda olan bayların, kendilerini korkaklıktan, ödleklikten ve yılgınlıktan kurtarabilmeleri çok zordur. Ne var ki, bir köşeye de çekilmiyorlar: Hem Kürt olduklarını hatta su katılmamış Kürt milliyetçisi olduklarını söylerler ve hem de Kürt milli haklarının ve onurunun istirdadı uğrunda hiçbir tehlikeyi, fedakârlığı, feragati ve kesin sonuçlu mücadeleyi göze almamaktadırlar.

Arkadaşlar! Sürgit bu durumda kalmamız acı değil midir? Utanç verici değil midir? Bizim için yüzkarası değil midir? Be birader, kölelik ve uşaklık bu kadar tatlı mı geliyor bize ki, hem günümüze kadar tutturduğumuz hareketlerle gösterdiğimiz yolun yanlış ve sapık olduğunu, hem piyasa politikacılarının palavralarıyla atmasyonlarının yalan olduğunu biliyoruz ve hem de gerçek ve devrimci bir çalışma ve de mücadeleden kaçınıyoruz? Ne zamana kadar halkımız faşistlerin boyunduruğu altında; bütün insani, milli ve demokratik haklarından yoksun olarak yaşasın?..

Evet, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi, bu zaruretlerden dolayı; bilgili, bilinçli, bir siyasi, tarihi ve pratik tecrübenin sonucunda ve sizin elinizle kurulmuştur. Bütün devrimci partiler de olduğu gibi, başlangıçta parti Merkez Komitesi bir çekirdek gibidir. Ne var ki, kanaatimizce bu çekirdek epeyce sağlam, kendini bilir, kendi gücüne ve milletimizin potansiyeline inançlı ve düşmanımızın karakterinin de bilincindedir. Tam bu nokta da eklememiz gerekir ki, milliyetçiliğimize ve vatanseverliğimize, hayatımız boyunca en ufak bir gölge düşmedi ve bu milli niteliklerimiz yıldan yıla gelişerek, olgunlaştı. Ve devrimci teorinin rehberliğinde şuur kazandık, kendimizi tanıdık… Halkımızın mücadelesinin seyri içinde, Partimiz kendisini tarihi bir göreve, aday olarak atamıştır. Çünkü devrimci militanlar ve teşkilatlar, bilgili ve yüksek bir inanç seviyesini bulunca, bu mukaddes görevin yerine getirilmesi için, kendi kendilerini tayin ederler. Biz inanıyoruz ki, ancak milli, akıllı, bilgili, fedakâr ve her bakımdan birbirine kenetlenmiş bir teşkilatın öncülüğünde, milletimiz milli-demokratik haklarına kavuşabilir. Bugün, çalışmamızı ve mücadelemizi bu yüksek inançların, sağlam doğruların ve milli ideolojinin potasında yoğuralım ki, bu tarihi, kaçınılmaz ve şerefli görevin üstesinden gelebilelim. Bundan dolayı, yüksek bir ideolojik seviyenin yanında, başka bazı silahlar da (Devrimci teorinin bilinmesi, kendi milli devrimlerimizle tarihimiz ve dünyanınkileri hakkında doğru değerlendirme; yaşadığımız zaman içinde kendimizin ve düşmanımızın durumunun analizi…) yüzde yüz gereklidirler. Bu kısa hatırlatmadan sonra, şimdi de partimizin amacı üzerinde biraz duralım:

                                                           ***

Dr Sait ele aldığı uğraş edindiği konunun en iyisi olmayı isterdi. Bunun için devamlı okur, okuduğu eserleri arkadaşlarına aktarır ve sonra onlarla O konu üzerinde, enine boyuna tartışmayı bir hobi haline getirmişti. Dr. Sait öğrendiğini, bildiğini arkadaşlarıyla paylaşmaktan büyük zevk alırdı. Bu bir sosyal devrimci öğretidir: Kürt Millet Meselesi, Türkiye’de Kürt Millet Meselesi, Dil Birliği, Toprak Birliği, Ekonomik Mübadele İlişkileri, Milli Karakter, Millet Nedir, Feodaliteden Milliyetçiliğe, Özgürlük eşitlik, kardeşlik ve adalet, Az gelişmiş ülkelerde dâhili milli çelişki, Türk ve Kürt Halkları arasında dâhili milli çelişkinin kökleri, Türkiye’de Dâhili Milli Çelişki. Milli Demokratik hak ve hukuk vs. Bunlar bir yeni yapının temel taşlarıdır özelliklerini niteliklerini bilemeden o yapıyı kuramazsınız. Şimdi Dr. Sait’in niçin “yavan” TKDP sine girmediği açıklık kazanıyor.

       

Bu öğretiler, ilkel aşiret düzeninin, ilkel milliyetçiliğini mazar edinen, “ağa-bey-ulema” zadeganlar için çok tehlikeli ve şeytani şeylerdir!. Ne demek  “dâhili milli çelişki ne demek özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet.” Görüldüğü gibi Dr. Sait, okumakta, gelişmekten, çağdaşlıktan, öğrendiğini tartışmaktan en olumsunu bulmaktan, bu konuları çevresine yaymaktan yanadır. Karşıtları ise gerici, sağ gelenekçi, ilkeli ezberci, sömürücü, yeniliğe, çağdaş topluma kapalı, aşiret düzeyliler için “şerhen haram” ve Şeriatça bunların katli caizdir!

                                                                                  ***

        Dr. SAİT   Irak’ta  Dr. ŞIVAN oldu 


Dr. Sait’in yeteneklerine aklı ermeyen zavallılar;Dr. Saitbizim partiyi kullanarak Irak’a gitti” diyorlar. Oysa Irak KDP Politbüro Üyesi Dr. Mahmut Osman, Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın Irak’a gitme isteğini ve Barzani’ye tanıştırılmasını ilk kez kendisinin sağladığını belirtir: “Dr. Sait’in Barzani ile görüşme isteğini, Barzani’ye ben ilettim. Barzani’nin “Onlar kimdir nedir sorusuna ben; “Onlar bilinçli ve solcu bir kesimdir. Sait’in kendisi doktordur. İstiyorlar ki devrime hizmet etsinler.” O dönem Eshad’ın Şıvan’a ihtiyacı vardı Şıvan kendisine Avrupa’ya gitmesi için pasaport temin ediyordu”… M. Barzani Dr. Sait’in “solcu” olduğunu öğrenince soğuk davranır, sonra kendisine Zaxo bölgesinde bir kamp yeri verir. Dr. Sait, burada azimli çalışması, hastalarının kim olduğuna bakmadan imdadına yetişmesi, üstün yetenekleriyle kısa sürede halk arasında “Dr. ŞIVAN diye aranan “efsanevi” bir kişilik olur. Kendini bölge halkına adayan Şıvan, doktorluğu dışında, toparlayıcı bir lider, iyi bir politikacı olduğunu kısa sure içinde kanıtlar. Dr ŞIVAN bu gelişimden edindiği deneyim ve cesaretle kurduğu Türkiye’de -KDP, çok kısa zaman içinde beklenmedik gelişmeler gösterir. Bu gelişmeyi en yakın çevresinden birkaç arkadaş dostunun kaleminden aktaralım.  

Şıvan’ın Başarısı:

Musa Anter:  Şıvan hem doktorluk yapıyor hem de kültürel çalışmalarda bulunuyordu. Nitekim kendisi Dersimli olduğu için Kurmanca lehçesini bilmiyordu. Ama üç sene sonra kendisini gördüğümde hani neredeyse bana Kurmancı dersi verecek kadar mükemmel öğrenmişti. Kamuran Bedirxan’la ortak çalıştığı eserler bu dönemin eserleridir”.

Feqi Hüseyin Sağnıç:  “Ben 1970 yılında güneye gitmiştim. Dr. Şıvan “Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali” kitabını yazmış bitirmişti. Çeko daktiloya çekiyordu. Şıvan ise yeni kuracağı Partinin tüzüğünü hazırlıyordu… Ben T-KDP ile birleşmesinden yanaydım, O eskiden söylediği gibi T-KDP ajan dolu, temizleme olanağı yok diye diretiyordu. Şıvan’ın kurduğu parti kısa surede beklenmedik ilerleme gösterdi… T-KDP’nin tamamına yakınını kazandı. Daha sonra Irak-KDP tabanına yöneldi. Kazanabiliriz düşüncesinde idi. Hem Türkiye hem de Irak’ta partiyi geliştireceğine inanıyordu Bağımsız gelişmeden yanaydı. Dr. Şıvan bana Barzani’ye güvenmediğini açıklamıştı. Dr. Güneye gittikten sonra Barzani’ye güveni sarsılmış, karşı tavır geliştirmişti…

Belirtmeliyim ki Musa Anter ve Naci Kutlay’ın bu olayla ilgili yazdıkları tamamen yanlı ve de yanlıştır. Çünkü Anter’in haber kaynağı sakıncalı biriydi. Dr. Naci’nin bilgi da kaynağı Anter’di. Bu nedenle ikisinin bu yönde ki ‘Hatıralar’ı gerçeği yansıtmıyor. Şıvan’dan yana değildiler, olamadılar da”.

Ali Güneş 1969 Yılında Dr. Sait genel sekreterliğinde kurduğumuz parti, iki-üç ay içine yedi binden fazla üye kaydetti ve bu üyeler gittikçe çoğalıyordu. T-KDP’nin tamamına yakını hatta I-KDP tabanından bize kaymalar başladı. Barzani’nin kumandanları için varsa da yoksa da Dr. Şıvan’dı… Bu durumdan biz çok hoşnut değildik. Zira T-KDP resmen bizi ölümle tehdit etmeye başladı. Korkan birçok üyemiz, arkadaş dostlarımız bizi terk etti, yurtdışına kaçtı”.

        Nazmi Balkaş (Soro): 

Sait Kırmızı toprak çok zeki ve akıllı ve cesurdu ancak herkese kolay güveniyordu, çok zaman Zaxo KDP temsilcilerinin yanında Barzanilerin tutucu olduğunu, modern olmadıklarını söylerdi Onun söyledikleri anında Barzani’ye yetiştiriliyor”.

        Derweşe Sado (T-KDP kurucu üyesi ve kilit adamı):   Tam 31 ay T-KDP’nin tabanı ile tavanı arsındaki temas kestirildi. Ve Marksist Şıvan partimizi çaldı. En sonunda Zaxo sorumluları ve bölge komutanları nezdinde, aleyhimizde çok yoğun bir propagandayı başlattırdı, Bizlere çamur attı, casuslukla itham etti ve İsa Swar’ın ağzından bize ve sınırdaki partili arkadaşlarımıza tehditvari mesajlar yollattı (WARDergisi’nden).

Şakir Epözdemir: (T-KDP kurucu üyesi) İsa Suwar elden gönderilen mektubu açmadan yırtmış yere atmış ve ‘Git söyle bir daha Derviş ve Sait’ten ne mektup gelsin nede adamlarını buraya yollasınlar, Biz Dr. Şıvan ve partisinden başkalarını tanımıyoruz’ (WAR Dergisi).

Sait Aydoğmuş  “…Kuzey Iraktaki mevcut yurtseverlerin büyük çoğunluğu Dr. Şıvan’ıolağanüstü aktivesi nedeniyle bizzat tanımakta ona adeta tapmaktadır”. 

Şerafettin Elçi (T-KDP yöneticisi):   “…Dr. Kırmızıtoprak Irak’ta ‘Dr. ŞIVAN’ ismini kullanır. Yeteneklerini kullanarak kısa sürede Irak’taki Kürtler arasında iyi yer edinir. Kelha Kumrı’de hastane ve kamp olarak kullanılan bir yere sahip olur. Dr Şıvan güvendiği arkadaşlarını yanına toplayınca Türkiye’de KDP ismini alarak bir parti kuruyor. İlk sıralar bunun yeni bir parti olduğunun kimse farkına varamıyor. Dr. Şıvan Irak’taki itibarını ve Barzani’nin adını kullanarak Türkiye’de ki örgütlenmeye başlıyor. T-KDP tabanını kemiriyor. T-KDP bu durumdan son derece rahatsızdı (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s.609).

 

DEVAM EDECEK