Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen

SESSİZ DEVRİM-2. Kitap bölüm 1

Yakup Aslan


D41B33F3-99DA-4185-B420-AFB9F3F42261

Yakup Aslan

Nerede kalmıştık…

Yaşamın tam orta yerinde duygusal iniş çıkışlar, kalabalıkların içinde yalnızlıklar, gözleri yaşartan kardeşlik örneklikleri, gözden çıkarılmayı, değerler üzerinden ikbal hülyaları kuranları ve imanı ile hayatı arasındaki tercih noktasında imanı tercih edip gözünü kırpmadan hayatını ebedileştirenleri gözleriyle görmenin etkisi altındaki bir dünyadan seslenmeye çalışırken, eleştirel olmayı ve adaletten, hakkaniyetten, ahlaki zeminden sapmamayı bir yaşamsal ilke olarak elden bırakmamaya özen göstermek, herkesin nabzına göre şerbet vermeye çalışma endişelerinden farklı bir duruşu gerekli kılmaktadır. Kolay bir yöntem, ahlak, misyon ve retorik olmadığı açıktır.. Adil olanın bu olduğu açıktır. Şimdi kaldığımız yere dönersek…

Mücadelenin hakikatleri perspektifindeki düşünsel ve zihinsel kazanımların önemli bir kısmını kızgın ve zor şartlarda edinmiş olmanın yorgunluğu mu, yoksa bu güzergahta bilinmezlikler üzerinde hayalleri olanları rüyalarından uyandırma sorumluluğu mu bilmiyorum ama yaşanmışlıkların hiç olmazsa işe yarar belli kısmını aktarma dürtüsüyle ve özellikle ilk bölümünde yorum yapanların susuzluklarını dillendirmesinin de duygusal zorlamasıyla yazmak arzusu hep canlı kaldı. Hayatın içinde popülizmin ne olduğunu, bulunduğu ortamın rengine rahatlıkla girebilen kişiliklerin düştüğü çelişkilerde müşahede ederek hayal kırıklıkları ve zafiyetler yaşayan her insan gibi birçok şey yaşayarak, bu yaşadıklarını kendince ulaştığı sonuç ve deneyimlere göre bir imbikten geçirerek aktarmaya çalışmak zannedildiği gibi kolay bir iş değildi..

Her sözün, yaşanmışlığın önünde hatır, alışkanlıklar, mutlak kabuller ve kutsanmış değerler kalın duvarlar haline geliyordu.. Bunları katırcı kervanını ürkütmeden dile getirmeye çalışırken pusuda bekleyen pelit yüreklilerin olduğunu bilmiyordum. Bizim mahallede sıkıntılı bir sürecin yaşandığına ihtimal verdiğim bir fenomenle aramda geçen bir hatırayı aktardığımdan dolayı, kıyamet koparılması üzerine örneklilik ifade edebilecek anılarımı yazmam kesintiye uğramıştı. İran İslam devrimi 11 Şubat 1979 tarihinde gerçekleşince, ‘yalınayaklı mustaz’aflar’ olarak tarif edilen dünya mahrum bırakılmışları olarak ayaklarımız yerden kesilmişti. İnkılabın domino taşları gibi kısa bir sürede dünyanın her tarafına yayılacağına inanıyorduk. Tek gündemimiz buydu. Zafer gururu, özgürlük sevincinin giderek yerini karamsarlık ve ümitsizliğe terk ettiğinin farkında olmayanlar gece geç saatlere kadar sokakları piknik alanlarına dönüştürüyorlar. Mescitlerden mollaların veya aydınların konuşma sesleri geç saatlere kadar şehrin bütün atmosferini dolduruyordu.

Peykar“, “Halkın Mücahitleri” veHalkın Fedaileri” gibi örgütlerin inkılabın birleşenleri olarak Tahran gibi merkezlerde posterini asıp, kitaplarını satarak siyasi propagandalarını yürütmelerine gösterilen tahammül, ifade özgürlüğü bize ayrıca herkesin fikirlerine saygının, tahammülün, anlayışın dolu olduğu yeni bir dünya sunmuştu. Kürdistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Belucistan bölgesinde bu derece bir tahammülün olabileceğine ihtimal vermiyorduk. İslam inkılabıyla birlikte Kürtlerin, Türkmenlerin, Belucistanlıların ulusal hareketleri gelişmişti ve bir özgürlük havası esiyordu. İşçi sınıfı tüm fabrikalarda komiteler halinde örgütlenmiş, devrimle birlikte yurt dışına kaçan Şah yanlılarının fabrikalarına el konmuş, fabrikalarda işçi denetimi başlatılmıştı. Aynı dönemde örgütlenmeler köylere, üniversitelere, kışlalara kadar yayılmıştı.

Tahran, büyük bir medeniyetin ağır birikimini, kültürünü, asaletini omuzlarında taşıyan bir şehir olarak farklıydı. Karşılıklı tartışmaları, atışmaları, slogan yoğunluğunu kimi zaman saatlerce izliyorduk. İsfahan’da da aynı asaleti, eğitimin verdiği hoşgörüyü görmüştüm. İslam İnkılabının gerçekleştiği Tahran sokaklarında o dönemde dolaşanlar, kendilerini Sovyetlerde zannedebilirdi. Duvarlardaki çekiç-oraklar, Marks’a, Lenin’e ait resimler veya propaganda amaçlı asılan pankartlar propagandan daha çok, güç gösterisi niteliğinde. Kadınlar büyük oranda örtüsüz ve batı giyimli. Parklarda çalgılı eğlenceler düzenleniyor, içki olmasa bile uyuşturucunun izleri her tarafta görünüyor. Alkol bağımlıları evlerinde üretime geçmiş bile. Kimi yerlerde üzüm atıkları veya tenekecilerin ürettikleri damıtma gayesiyle yapılan acayip araçların ne işe yaradığını, ancak bu işin erbapları anlayabilir.

Her ideolojinin, inancın, topluluğun bir de okumamış, ha-yatında düşünmeye, araştırmaya anlamaya yer olmayan marjinal grublar olduğu gibi sol kesimin de marjinal, fanatik kesimleri var. İnkılaba mollaların şekil vermeye başladığı giderek kesinleşince Marksist düşünceden beslenen Furkan gurubu inkılabın ilk aylarından itibaren silahlı mücadele başlattığını Genelkurmay başkanı general Karani ve Ayetullah Mütahhari’yi vurarak ilan ediyordu. Bu eylemler, birileri için Allah’ın lütfu olmuş gibi onların sonlarının başlangıcı oldu elbette. Devlet geleneğinde bahane üretmek zor değil. Bütün imkanlarını elinde bulunduran, bahane üretmekte zorluk çekmez…

İnkılab, toplumsal bir hareketti.. Rejimin değişmesinden sonra, her kesimin taleplerini saygıyla karşılamak, özgürlükleri anlayışla karşılamak, daha önce verilen kararlara, antlaşmalara uymak özel gündemleri olanlar için çok da kolay olmamaktadır.. İnkılabın hemen ilk yıllarından itibaren siyasi gelişmelere çok da angaje olmamış ve Şah’ın devrilmesinden sonra kurulacak yönetimin kucaklayıcı, kuşatıcı bir politikayı uygulamaya çok da yanaşmayacağı amareleri ortaya çıkınca ilk karşı duruş Pave şehrinde başgösterdi…

İlk yılları fırtınalıydı… Her grub kendisine silahlı grublar oluşturarak bulunduğu şehrin güvenliğini sağlamak adına meşruiyet kazanmaya harcıyordu zamanını.. Bu çerçevede Şah yanlılarının geride bıraktıklarını veya işlevsizleşen kurumları ele geçiriyorlardı… Ancak bu durumun uzun süreli olmayacağı açıktı. Sistem kurmalarını yeniden onarmaya, sistem dışında kalanları kademeli olarak tasfiye etmeye başlamıştı bile.. Paris’ten Tahran’a gerçekleşen yolculuk sonrası vitrinde olanlar giderek silikleşiyordu. İmam Humeyni İran’a döner dönmez İnkılab Konseyi kurduğunu açıkladı. Ardından başına Ulusal Cepheden Mehdi Bazargan’ın getirildiği geçici Hükümet kurulmasına karar verilmişti.

İnkılabla birlikte Kürtlerin, Türkmenlerin, Belucistanlıların ulusal hareketleri gelişmişti ve bir özgürlük havası esiyordu. İşçi sınıfı tüm fabrikalarda komiteler halinde örgütlenmiş, inkılabla birlikte yurt dışına kaçan Şah yanlılarının fabrikaları, villaları müsadere edilmiş, faaliyet alanlarını bu kesimlere yayılmıştı. Müsadere edilmiş villalardan birinde bir yıl kadar kalmıştık ve sonrasında dengeler kavgasında bize oraları tahsis edenler kaybedince bizi de oradan çıkardılar.. Aynı dönemde örgütlenmeler köylere, üniversitelere, kışlalara kadar yayılmıştı. Her kesim kendisini özgür bir şekilde ifade edebiliyor, kültürünü, dilini, geleneklerini rahat bir şekilde hayata yansıtabiliyordu. İşçi ve köylü şuraları, inkılabla birlikte ortaya çıkan örgütlülüklerdi. Şuralar, yalnızca işyeri sorunlarıyla ve ekonomik sorunlarla değil siyasal sorunlarla da ilgileniyordu. Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri, bu organların bağımsız organlar olarak kalma mücadelesine destek verirken, Tudeh sendikalara evrilmeleri doğrultusunda bir çaba harcıyordu. Üretim merkezlerinde tek örgütlü güç işçi sınıfıydı ve Bahtiyar hükümeti devrildikten sonra inkılab yeni başladığı düşünülüyordu.

İmam Humeyni’nin dini retoriği hiçbir zaman sanayi işçilerini cezbetmedi ve işçiler sonuna kadar İslam cumhuriyetine karşı oldular. Zaten İmam Humeyni de, Ulusal Cephe ve Bazargan hükümetini tasfiye etmeden önce işçi hareketini bastırıp, şuraları ve komiteleri ezmek istiyordu.

Bu örgütlenmelere karşı ilk saldırı Ulusal Cephe-den geldi. Bazargan’ın sözcüsü Abbas Amir Entezami şöyle diyordu: “İnkılabın devam ettiğini sananlar yanılıyor. İnkılab bitti. Yeni inşa dönemi başladı”. İmam Humeyni bir bildiri yayınlamış ve tüm işçilerin grevleri bitirmelerini istemişti: “Geçici Hükümetin planlarına karşı her türden itaatsizlik ve bu planların yürütülmesine karşı yapılacak her türden sabotaj, gerçek İslam İnkılabına karşı muhalefet olarak görülecektir. Provokatörler ve ajanlar karşı-devrimci unsurlar olarak halkın önüne çıkartılacaklar, Şahın karşı-devrimci rejimi için olduğu gibi, bu kişilerin yazgısını da ulus tayin edecektir”. Bazargan, komiteleri, “istikrarsızlık, terör, huzursuzluk ve korku” olarak tanımlarken; İmam Humeyni’nin yardımcısı Rafsancani, “komiteler varlıklarını sonsuza dek sürdüremeyecekler; yakında bunların dağıtılmaları gerekir” diyordu. Söylenenlerden fazlası oldu. İslam çizgisinde olmayan bütün guruplara ait komiteler, dernekler teker teker gece baskınlarıyla dağıtıldı. Refsancini de ülke siyasetindeki en önemli kişiliği arasına girdi. İmam Humeyni İran’a döndükten sonra İslami Cumhuriyet Partisini kurmuş ve hükümet içinde tüm kontrolü kendi elinde toplamaya başlamıştı.

Tüm bu süreçte İmam Humeyni, amaçlarına adım adım yaklaştı ve yoksulluk içinde kıvranan kent yoksullarını amaçları doğrultusunda kullandı; ulusal cephe ve sol karşısında tek alternatif haline geldi. Devletin karakteri şu şekilde referanduma sunulmuştu: “İslam Cumhuriyeti mi?” yoksa “Şahın monarşist diktatörlüğü mü?” Bu İmam Humeyni tarafından düzenlenmiş bir tuzak olarak değerlendirildi ve başta sol olmak üzere çoğunluk bu tuzağa düştü.

Halkın Fedaileri referandumu boykot etme çağrısı yaparken, Halkın Mücahitleri ve Tudeh referandumu destekledi. 20 milyon kişinin “evet” oyu verdiği referandumda, “hayır” oyu verenler 140 bin kişiyle sınırlı kaldı. Halk, ciddi bir alternatif görmediğinden, yıllardır zulüm gördüğü Şah monarşisi karşısında İslam’ı seçti.

Bu durum, gelişmelerin ne yönde olacağına dair ipuçları da sunuyordu. İmam Humeyni, bu süreçte yeniden emperyalizm silahına sarıldı ve “İslam kıyafeti emperyalizme karşı en tesirli silahımızdır” diyerek kadınların tesettür kurallarına uygun giyinmesini zorunlu kıldı.

Emperyalizm vurgusu solu adeta mest etmişti ve İmam Humeyni rakiplerini tasfiye etmek için boyutları belli olmayan bir “antiemperyalist” mücadeleye girişti. 4 Kasımda ABD büyükelçiliği hattı İmam öğrencileri tarafından ele geçirildi ve ABD büyük “şeytan” ilan edildi. Sovyetler ve İsrail de bundan nasibini aldı… Günlerce elçilik önünde gösteriler yapıldı ve bunun nasıl bir proje olduğunu bugüne kadar da kimse anlayamadı. Bu başkaldırı Allah’ın lütfu olarak görüldü. Bu fırsattan yararlanan egemenler, önce kendilerinin hakim olamadıkları üniversiteleri kapattılar ve bir adım sonrasında da, Bazargan hükümetini ılımlı mesajları ve uzlaşmacı politikalarından dolayı emperyalizmin uşağı olarak suçlayıp tasfiye ettiler.

Elçilik işgal ile ilgili bir seri söylenti yayılıyordu. Reagan’ın Carter’e seçimleri kaybettirmek için böyle bir tezgahın içerisinde olduğu ve seçimler bitene kadar elçilik işgalinin devam etmesini bizzat İmam Humeyni’ye telefon açarak istediği de söyleniyordu. Komplo teorisi gibi ama, seçimden iki gün önce işgalin sonlandırılması için bazı şartlar öne süren İmam Humeyni, iki gün sonra Reagan seçimi kazanınca elçilik işgaline sona verilmesini emrediyordu.

İktidarı eline geçiren siyasi kanadın niyeti ortaya çıktıkça, siyasi çalkantılar geniş boyutlara ulaşıyordu. Molla kanadında da belli siyasi çevrelerin mücadelesi sürüyordu. Refsencani kanadı biraz da dini rehberle kurduğu yakın diyaloğun desteğiyle giderek sistemin hakimi olmaya başlamışlardı. Kavgalar, itirazlar ve hatta silahlı mücadele içerisinde büyük suikastler ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosun tam orta yerine sürüklemişti. Fısıltı gazetesi en etkili propaganda aracı olarak toplum mollalar aleyhinde şekillendiriyordu. Bu noktada mollaların imdadına, ülkesi üzerinde yoğun bir inkılab ihracı baskısı olduğu, Şah ordusunun dağılmasıyla birlikte büyük başarılar sağlayabileceği savıyla Saddam Hüseyin yetişti. 22 Eylül 1980’de Irak orduları İran’a saldırmıştı. Saddam Hüseyin, İran’daki durumu hesaba katarak Basra Körfezi’ni işgal edip bölgesel güç olma hayallerini gerçekleştirebileceğini sanıyordu. Bir önemli faktör de İran’daki devrimin Irak’a sıçrama tehlikesiydi. Saddam İran’a saldırarak hem devrim tehdidinin önüne geçmeyi hem de iç karışıklıkları bastırmayı amaçlıyordu.

Savaş, Şii mezhepçiliğini ve Fars ulusalcılığını ateşledi ve tüm kitleleri “ülkenin bekası” perspektifinde molla egemenliğinin peşine taktı. İmam Humeyni, Saddam’ı emperyalistlerin desteklediğini ve amaçlarının İslam İnkılabını bastırmak olduğunu söyleyerek geniş kitlelerin desteğini çevresinde topladı.

Tudeh Partisinin İslam inkılabına verdiği destek karşılığında, birçok alanda kadrolaşma ve Deniz Bakanlığı gibi hassas bir makamı elinde geçirebilmişti. Tudeh ülkenin en güçlü sol hareketiydi, dolayısıyla onların desteğiyle ülkeye balans ayarı çekmek daha kolay olacaktı. Recevi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığının lağvedilmesi ve komitelerine yönelik saldırıların artmasının ardından Halkın Mücahitleri hareketi illegal alana çekilme kararı alıyordu. Ardından da başarısız bir silahlı ayaklanma gerçekleştirdi. İran devleti ayaklanmayı bastırdı ve kitlelere gözdağı vermek için bir günde 165 kişiyi aleni bir şekilde meydanlarda idam etti. İran bir anda iç savaşın eşiğine gelmiş, ülke peş peşe idamlarla sarsılıyordu. Bir günde 200 kişinin ismi birden yayınlanıyor ve asılarak idam edilecekleri açıklanıyordu. İnkılabtan sonra kandırıldıklarını düşünen ideolojik bazı sol kesimler, İmam Humeyni’nin önemli adamlarını suikast düzenleyerek ortadan kaldırarak yeni bir karşı devrim geliştirmeye ve alan hakimiyeti sağlamaya çalışıyorlardı. 28 İslam İnkılabı bağlısı bir kısım şahsiyetin, derin güçler tarafından katledilmesinden sonra, devletin bekası için her yolun mubah olduğu tavrı baskılarla kendisini hissettiriyordu.

Haziran 1981’de Halkın Mücahitlerinin İslam Cumhuriyeti Partisi merkezine düzenledikleri bombalı saldırı sonucunda, aralarında 14 bakan ve 27 meclis üyesinin bulunduğu 74 kişiyi katlettiler. 30 Ağustos 1981’de düzenlenen ikinci bombalı saldırıda ise yeni cumhurbaşkanı Ali Recai ve başbakan Bahuner’in de aralarında bulunduğu bir grub katledildi. Her iki saldırıda da, fazlasıyla kuşku duyulacak yönler bulunmasına rağmen Halkın Mücahitleri olayı üstlendiler. Bu bombalama ve suikastlerle birlikte sokaklarda estirilen şiddet ve kargaşa ile birlikte yapılan propaganda büyük oranda etkisini göstermişti. İnkılap yanlısı kesim, simge haline gelen sakal, postal, tespih ve askeri kıyafetler giymekten kaçınma ve sokaklarda görünmeme noktasına geldi. Devlet yanlılarına yönelik şiddet büyük artış gösterdikten ve halk nezdinden itibar sahibi olan Behişti gibi kişiliklere yönelik saldırılardan sonra, sol kesime karşı halk tepkisi büyüdü ve eylemcilerden bir kaçının sokaklarda linç edilmesi olayın seyrini değiştirdi. Şah rejimini devirip, inkılabı gerçekleştirenlerin tasnifi içerisinde kendisine inkılabçı, Hizbullah ve hattı İmam diyenlerin bu saatten sonra baskı ve şiddet uygulamaları çığrından çıkarak “Devrim Muhafızları” ve Hizbullah grublarının inkılab karşıtlarını sindirmek maksadıyla sokaklarda rastgele ateş açtıkları, insanları keyfi bir şekilde kurşuna dizmeye başladıkları propagandası toplum içerisinde giderek yaygınlaşıyordu.

Nitekim birkaç ay içinde idam edilenlerin sayısı 10 bini aşmış, Kürt ulusal hareketi başta olmak üzere tüm ulusal hareketler bastırılmış, grevler yasaklanmış, şuralar ve komiteler dağıtılmış ve inkılab karşıtlarının siyasi ve askeri faaliyetleri ülke içinde son bulmuştu.

Zıddı Inkılab/İnkılab karşıtları ve bunların propagandasından beslenen toplumun önemli bir kesimi, ülkenin bekasına karşı düzenlenen eylemler olarak vasıflandırılan ideolojik eylemlerin ardından ülkeye egemen olan güçler tarafından adeta dilsizleştirilerek, hadım edildiler. Kitlesel katliamlara girişildi, siyasi mahkumlar çoğu kez savunmaları bile alınmadan yığınlar halinde idam edildiler. Kadınların recm cezalarının, kırbaçlama, el kesme cezalarının ve toplu idamların meydanlarda aleni olarak kitlelerin önünde yapılması, toplumu ve özünde inkılab karşıtlarını, Şah yanlılarını sindirip bastırmaya yönelik bir gözdağı olarak kullanılan politik bir retorik olarak geliştirildi.

Dünya ekonomisine entegre olmak isteyen İran, global sermayeye ayak uydurmakta çok başarılı olduğu söylenemez. Toplumsal çelişkilerin yükü altında ezilen İran, topluma kendi rengini verme ve ideolojisi doğrultusunda gerçekleştirdiği değişime yönelik her adımında büyük toplumsal çatışmalar yaşıyordu. Bankaların işleyişi, faizin isim değiştirerek behre/kar ortaklığı ismiyle anılması, uluslararası para ilişkileri, sigorta, vergi ve benzeri konularda konularda ciddi sıkıntılar vardı. Mehdi’nin gelmesinden önce Şia’da İslam devleti olmayacağı fıkhında İmam Humeyni, “Velayeti Fakih” çıkışıyla ‘zuhurundan önce hazırlık yapmak’gerekçesiyle bir gedik açmıştı; ancak İslam devle-tinin işleyişi konusunda ne bir tecrübe ve ne de bir birikim sözkonusuydu. Ekonomi ile ilgili olarak Şeriati, Talagani ve benzeri aydınların yazmış olduğu kitaplar sol diyalektiğin etkisinde kaldığı gerekçesiyle İnkılabla birlikte yasaklanmıştı.. Şeriati’nin konuşmalarının yer aldığı kasetlerin yasaklanmasında bile bu konuda yaptığı açıklamaların etkisi olduğunu düşünüyorum.

Aynı şekilde bu konuda “Tevhidin İktisadı” adlı kitabı yazan İslam İnkılabının ilk cumhurbaşkanı Beni Sadır da toplumsal çelişkilere çözümler önermekteydi. Hamedan doğumlu Beni Sadr’ın babası Ayetullah ve İmam Humeyni’nin yakın dostuydu. Ebu’l Hasan Beni Sadr, Şah karşıtı mücadelenin içerisinde olmuş, güvenlik sebeplerinden dolayı Fransa’ya gitmek durumunda kalmıştı. İnkılabın başarıya ulaşmasının ardından Beni Sadr, Humeyni ile birlikte İran’a döndü. Maliye Bakan yardımcılığı, Maliye Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı görevinden sonra 1980 tarihindeki cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 78.9 oy alarak cumhurbaşkanı oldu.

İran-Irak Savaşı sırasında Humeyni tarafından 10 Haziran 1981’de başkanlık komutanlığına atandı. Humeyni ve din adamları ile ihtilafa düştü. Muhammed Beheşti’ye karşı gelmekle suçlanarak cumhurbaşkanlığı sarayı Devrim Muhafızları tarafından kuşatılmış, yakınları gözaltına alınmış ve bu olaydan sonra İran’ı terk ederek Fransa’ya gitmek zorunda kalan bir cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti…

Peki tamam da biz bu kavganın neresindeydik? Türkiye’de Kenan Evren askeri darbesinden sonra ülke yaşanmaz hale gelince Asrı Saadet olarak hayal ettiğimiz İran’da kendimizi bulmaya çalışıyorduk. Hayaller eğer gerçeklerle uzlaşma halinde değilse, elbette sonuçları da hezimetten farklı olmaz. İnkılabın ilk günlerinde geldiğim, bahar havasını yaşayan İran ile askeri darbeden sonra geldiğim İran birbirine fazla da benzemiyordu. Ciddi değişimler olmuştu, iktidar kavgası bütün boyutlarda kendisini hissettiriyordu. Bir yıl içerisinde gelişmelerin hızına yetişmemiz, anlam verebilmemiz imkansız hale gelmişti. Bir çare olabilir düşüncesi ile Afganistan’a gitmeye karar verdiğimiz günlerde yerel kıyafetlerini tedarik etmiş, hazır bekliyorduk. Pakistan, Afganistan deneyimlerimiz de İran’dan farklı değildi.. Konumlarına, ellerinde bulundurduklarına ve bilgilerine aldırış etmeden bütün güçleriye ülkelerinin yabancı güçlerin işgalinden kurtulması ve halklarının özgürleşmesi için çaba gösterenlerin yanında popülist düşüncelerle başka niyetler taşıyan, rant peşinde şovmenlik yapan veya geleceğe dair kirli ajandaları olanlar da az değildi..

Başka ülkelerde öteki ve sefil olmamak için yoğun bombardımanların ve askeri operasyonların baskısı altında yoksulluğa, sefalete talim ettiği halde mücahitlere bir tabak yemek veya bir demlik çay vermek için büyük bir özveri sergileyen insanlara karşı büyük bir eziklik hissediyorduk. Ondan sonrasında tek çaremiz kalmıştı, ülkeye dönüp kaderimize rıza göstermek…

 

DEVAM EDECEK