Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’nin geleceğine dönük tehdit olduğuna işaret eden Aldar Xelîl, bu tehlikeye karşı özerk bölgeyi korumanın yalnızca bölge halkının değil, tüm halkların görev ve sorumluluğunda olduğunu söyledi.

F169A91F-0960-452F-BBCF-5CF1EAC37AFF

Mezopotamya24 -Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Bölgesinin uluslararası alanda resmi bir statüye kavuşturulmamış olması, Türk devletinin tehdit ve saldırılarına açık tutuyor. DAİŞ işgaline son verilmesi, özerk yönetimin uluslararası alanda diplomatik kanallarını genişletmiş olsa da halen resmi bir statünün tanınması gibi bir sonuca ulaşılmış değil.

Burada sorulması gereken soru şu; Kuzey ve Doğu Suriye’nin statüsü neden tanınmıyor? Bunun önündeki engeller ne ya da hangi güçler? Sorunun köklü çözümü için yapılması gerekenler neler? Bölge statüsünün tanınmaması, Türk devletinin tehdit ve saldırılarında nasıl bir etkiye sahip?

Bu ve benzer soruları TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl’e sorduk.

*Türk devleti Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik tehditlerini her geçen gün sıklaştırıyor. Sizce bu tehditlerle amaçlanan ne?

Türk devleti en başından beri Demokratik Ulus sistemi temelinde bir yapının oluşmasına karşı duruyor. Bu nedenle Rojava Devrimi’nin ilk günlerinden bu yana medya, diplomasi, ekonomi, askeri ve diğer tüm alanlarda bizimle savaş halinde.

Bölge statü düzeyinde kabul görmemiş olsa da, DAİŞ’in yenilgisiyle birlikte adım adım bunun da önü açılıyor. Ancak yine de Özerk Bölge burada (Suriye’de) artık bir realite. Bu var oluş halen resmiyete kavuşmamış olsa da uluslararası düzeyde de facto bir kabul görme durumu da yaşıyor. İşte Türk devletinin de tahammül edemediği gerçeklik bu. Açık bir şekilde ‘Güney Kürdistan’da zamanında gerekli adımları atmadık, orada oluşan Kürdistan federal bölgesi başımıza bela oldu. Kuzey ve Doğu Suriye’de de olmasına izin vermeyeceğiz’ diyorlar. Güney Kürdistan’la bizim durumumuzun farklı olduğunu bildikleri halde bunu dillendiriyorlar.

Biz Suriye’nin parçalanmasını istemiyoruz. Kaldı ki, buradaki yönetimin yalnızca Kürtlere ait olacağını da hiçbir zaman söylemedik de. Fakat Türk devleti bunu da kabul etmiyor. Dikkat çeken şu ki; DAİŞ’in bitirilmesinden sonra uluslararası alanda ilişkiler geliştikçe, heyetler bölgeye ziyaretlerini yoğunlaştırdı. Ardından tutuklu DAİŞ’lilerin yargılanması da gündeme girdi. İşte bu duruma paralel olarak Erdoğan da tehditlerin dozajını yükseltti.

İdlib ve Kuzey Suriye pazarlığı

Şimdi şu gerçeği bilmek gerekir. Erdoğan, tehditlerinde ciddidir. Türk devleti, Suriye rejimiyle ittifak yapmaktan da uzak değil. Türk devleti Şam ve Moskova’ya, Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırılarını kabul ettirebilmek için İdlib’de savaşı yoğunlaştırabilir.

Suriye rejimi ve Rusya, İdlib’de tıkanmış durumda. Bu tıkanıklığın sebebi de Türk devletinin İdlib’deki çete gruplarına verdiği destektir. Eğer ki, Erdoğan geri adım atar ve İdlib’de, Suriye rejimi ve Rusya’nın talepleri doğrultusunda bazı şeyler yaparsa, onlar da Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırılara sessiz kalabilirler. Çünkü bu bölge ne rejimin ne de Rusya’nın elinde. Bu yüzden bölge üzerinde pazarlık yürüteceklerdir.

Fakat herkesin bilmesi gereken şudur. Bu bölge şehitlerimizin kanlarıyla DAİŞ işgalinden kurtarıldı. Ve bizim insanlarımız DAİŞ’i yenilgiye uğratarak aslında tüm insanlığı büyük bir barbarlıktan, beladan korumuş oldu. Ancak insanlık için savaşmış bu toplum şimdi Erdoğan’ın tehditleriyle karşı karşıya. Onun için, bölgeyi savunmak sadece buradaki halkın değil, tüm dünya halklarının görevidir. Artık herkes, ‘DAİŞ’ten kurtarılmış bu bölgenin yeniden işgal edilmesini istemiyoruz’ demeli ve buna karşı sesini yükseltmelidir.

*Bölge statüsünün tanınmasını engel ne sizce?

Bana göre en büyük engel Türk devletinin tehdit ve saldırılarıdır. Statünün tanınmasını engellemek için her şeyi yapıyor. Bir de Suriye rejimi bölge statüsünü kabule halen yanaşmıyor. Bu yönlü Suriye rejimiyle yapılmış bir anlaşma yok. Bölge statüsünün resmiyet kazanması için rejimi ikna etmemiz ve bazı anlaşmaları imzalamamız lazım. Bunun için de mücadele ediyoruz. Halkımız kazanımlarına sahip çıkıyor. Sadece bölge halkı değil, tüm Suriye halkının da sahip çıkması gerekir. Bunun için de mücadelemiz sürüyor. Suriye rejimi ve bazı güçlerle ittifak oluşturmak için çabalarımız var, ancak bu çabalarımızın önünde tehdit ve saldırılar da bir engel durumunda.

*Bölgenin statüsünün tanınmasının ne tür getirileri olur?

Hiç şüphesiz bölge için iyi şeyleri beraberinde getirecektir. Eğer statümüz tanınırsa bu demokratik sistem temelinde, halkların kardeşliğinin ve ortak yaşamının da tanınması anlamına gelecektir. Bölgede yaşanacak olası savaşların önü tümden alınmış olacaktır. Tanınmayla birlikte Kürt halkının ve tüm halkların meşru hakları elde edilmiş olacaktır. Bu da gelecekte demokratik bir Suriye’nin inşası için çok önemli bir zemin hazırlayacak. Böylece Ortadoğu’da ilk kez demokratik bir sistem inşa edilmiş olacak. Demokratik Ulus projesi bütün halkların ve ülkelerin projesi olacak. Statünün tanınması demek, sözünü ettiğimiz kazanımların elde edilmesi, garantiye alınması demek. Bu durumda Türk devleti de her aklına estiğinde öyle rahat rahat tehditler savuramayacak, saldırılar gerçekleştiremeyecek.

*Sözünü ettiğiniz gelişmelerin yaşanması bölgede yaşanan krizin çözümüne nasıl bir katkı sunar?

Kuzey ve Doğu Suriye’nin statüsünün tanınması hiç şüphesiz ki Suriye krizinin çözümüne dönük çabaları da olumlu etkileyecektir. Uluslararası alanda Suriye’ye dönük bir ambargo var ve Suriye’yle ticaret yapılmaması konusunda uluslararası kararlar alınmış durumda. Bölgemizin yönetiminin özerk bir şekle sahip olduğu doğru, ama bölgemizle Suriye’nin genel durumunu ayrı ele alamayız. Suriye genelinde bir ittifak oluşur ve anayasa yapılırsa bu, Özerk bölgeyi de etkileyecektir.

*Bunun için ne yapılması gerekiyor?

Burada önemli olan devrimci halk gerçeği temelinde toplumsal örgütlenmeyi güçlendirmektir. Eğer örgütlülüğümüz olmasaydı Kobanê direnişi, Şengal’e açılan koridor ve direniş, Efrîn’deki direniş olamazdı. Eğer Reqa, Derazor ve diğer bölgeler kurtarılmamış olsaydı, uluslararası ilişkilerden de söz edilemezdi. Bölgenin kazanımları ve statüsünün tanınmasında halkımızın rolü esastır. Örgütlenerek statümüzün tanınmasını sağlayacağız. Kazanımlarımızı korumak için de zaten sahiplenmemiz lazım.

Serde Kürt imhası var

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde, özellikle 1924-1937 yılları arasında Kürtlere özerklik verilmesi gibi tartışmalar vardı. Ancak o dönem de Türk devleti bunu kabul etmedi. O zaman Kürtler onlara karşı savaşıyor muydu ya da Türk devletinin şimdi bahsettiği örgütler o zaman da var mıydı? Yoktu. Türk devleti, Kürtlerin imhası üzerine kuruldu. Yapısını korumak için de Kürtlerin imhasını esas aldı.

*Birçok ülkeyle görüşmeler yapıldı, ancak bölge statüsünün tanınması için uluslararası alanda herhangi bir adım atılmadı. Bölge statüsü neden tanınmak istenmiyor?

Özerk Yönetim sistemini tanımak istemeyen devletlerin farklı hesapları var tabi. O devletler Suriye’yi devrim öncesine göre değerlendiriyor. Onlara göre Suriye’de değişim ancak Suriye devlet başkanının değişmesiyle olur. Böyle düşünen devletler demokratik bir projeye sahip değiller. Demokratik proje sunan sadece biziz. Suriye muhalefeti de demokratik projeleri kabul etmemekte ve iktidar-hegemonya projelerini esas almakta. Ortadoğu için bir model olacağından dolayı, birçok ülke demokratik sistemimizin gelişmesini istemiyor.

‘Proje sahipleri olarak çözümde yer almalıyız’

Suriye krizinin çözümü, Demokratik Ulus projesinin tanınmasından geçiyor. Suriye anayasasının yapılması sürecinde bu projenin sahipleri olan bizler de yer almalıyız. Biz, çözümde rol almak durumundayız. Eğer çözüm sürecinde yer alabilirsek demokratik bir Suriye’yi de inşa edebiliriz. Bu bir realite ve herkesin de bunu görmesi gerekir.

(cj)

ANHA