D41B33F3-99DA-4185-B420-AFB9F3F42261

Yakup Aslan

Ali ŞeriatiHacc‘ adlı kitabında “Kurban” ile ilgili olarak şöyle diyor: Allah kana susamış değil ve senin İsmail’ine muhtaç değil. Bizzat İsmail’inin fidyesini ödeyecektir. İsmail’in mi Rabbin mi?

Nefsini öldürmek, gönülden teslimiyeti yaşamak için kurban etmelisin İsmaili’ni.

“… O, oğlu İsmail’i kurban etmek için getirmişti. Senin İsmail’in kim veya ne?

– Mevkiin mi? Şerefin mi? Mesleğin, paran, evin, çiftliğin, araban, aşkın, ailen, bilgin, sosyal sınıfın, sanatın, elbisen, ismin, hayatın, gençliğin, güzelliğin… Hangisi?

Ben bilemem. Fakat sen kendin bilirsin. Kim ve ne olursa olsun, kurban etmek için getirmelisin. Sana hangisi olduğunu söyleyemem, ama yardımcı olmak için bazı ipuçları verebilirim:

– İnancını ne zayıflatıyorsa, “gitmek”ten ne alıkoyuyorsa, sorumluluk kabul etmekten ne geri çeviriyorsa, kendi kendinle olmana ne sebep oluyorsa, çağrıyı duymana ve gerçeği itiraf etmene ne engel oluyorsa, “kaçma”ya ne zorluyorsa, rahatın için bahaneler bulmana ne yol açıyorsa, seni ne kör ve sağır ediyorsa… İşte odur kurban edeceğin!

Zayıflığı İsmail’e olan sevgisinden kaynaklanan İbrahim’in durumundasın. Şeytan onu rahat bırakmadı. Kendini şerefin zirvesinde, gurur dolu ve uğrunda her şeyden geçebileceğin ve sevgisi için diğer bütün sevgileri kurban edebileceğin “Tek Bir Şey” olduğunu düşün… İşte bu senin İsmail’indir! İsmail’in bir kişi olabilir, bir nesne, rütbe, mevki, bir ‘zayıflık’ bile olabilir. Ama İbrahim için o oğluydu!…

Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.”

Orta Amerika’da kurban inancı, temelini Aztekler ve Mayalar ile atmıştır. Bu iki uygarlık için sabah yıldızı olarak beliren Venüs, tehlike arz eden göksel güçtü. Kültürlerinin ritüelleriarasında geniş yer tutan gaddar törenler arasında “Venüs’ü tutsakların kanıyla beslemek” de vardı. Yani bir gücün gazabından korunmak için insan kurban edilirdi. “Göksel korku” adıyla yapılan bu tören, Meksika’da oluşan tüm topluluklarda görülmüştür. Rahipler, ellerindeki taş bıçakla kurbanın kalbi canlıyken yerinden sökerdi. Nadir olarak kurbanın kafası Orta Amerika Piramitleri’nde kesilirdi.

İslam’ın yayıldığı coğrafyaya yeniden dönüp izlere biraz daha yakından bakalım. Kendini tanrı ya da tanrıçaya daha yakın hissetmek, adağını, dileğini gerçekleştirmek için putlara kurban kesilirdi. Eski Türk kültüründe göçebe toplum en değerli varlıklarını kurban ederdi. En eski Türk sözlüklerinden olan Divânu Lügati’t Türk’te bu ritüel, “yağış” adıyla yer alır. Yağış, kendini yaratıcıya yakın hissetmek için yapılan bir kurban etme biçimiydi.

Sümerlerdeyse en değerli kurban kuzu olarak görülürdü. Sümerlerin bazı tanrılara bazı hayvanları kurban etmesi yasaktı. Tanrı Sin’in tapınağında inek etinin, Tanrıça Belet-şeri’ya kuş etinin sunulmasının yasak olması gibi örnekler verilebilir.

Bir başka Anadolu Uygarlığı örneğinde ise Hititleri görebiliriz. Hititler de Yunan ve Orta Amerika kültüründe olduğu gibi tanrılara insan kurban ederdi.

Antik Mısır’da kurban ritüeli kendi içinde farklılık gösteriyordu. Hasatlara zarar veren ve kokan domuzlar, kurban edilen hayvanlar arasındaydı. Ayrıca Antik Mısır’da insanlar da kurban edilirdi. Nil Nehri’ne bırakılarak kurban edilen insanların masum olması gerekiyordu. Bu nedenle yalnızca kadın ya da çocuk olabilirlerdi. Aranan bir diğer özellik ile bakirelikti. Bekâretin temizlik, saflık ve masumluk anlamı taşıdığı inancı, kadınların ve çocukların tanrıya kurban edilmesine yol açardı.

Antik İsrail’de ise daha sonradan Tanrı Musa’nın yasakladığı bir kurban kesme biçimi vardı. Ammoniler (Amman, şimdi Ürdün’ün başkenti) ilahları Molek için kullar arasından canlı kurbanlar sunardı. Bu kurban törenleri bir vadide yapılırdı ve kurbanlar, ilahlarına yakılarak sunulurdu. Kurban, çoğu kez canlı bir çocuk olurdu.

Antik çağlardan beri tapılan ilaha, intikam almasından korkulan ölüye ya da putlara karşı sunulan takdimler olmuştur. Sayılamayacak kadar çok uygarlığın, mitolojinin içinde kimi zaman elde edilen hasadın bile yakılarak kurban edildiği bilinmektedir. Tüm bu antik çağ ve İslam öncesi var olan kültür örneklerinden de gördüğümüz gibi, tıpkı kültürlerin oluşumu nasıl kendine has olmuyorsa, dini ritüeller de yüzyıllar öncesinden izler taşıyabilmektedir. Toplumlar tarih boyu geçmişten getirdiği kültürel değerleri yaşatmakla ve geleceğe taşımakla yükümlü olmuştur. Tüm bu örneklerde görüldüğü gibi, yüceltilmiş olan varlığa yakınlık, saygı göstermek amacıyla gerçekleştirilen kurban etme ritüelinin de çok eskilere dayanan bir geçmişi vardır. Bugün, birikimli şekilde ilerleyen bu kültür mirasını yaşayan toplumların görevi de geleceğin inanç değerlerini koruyup taşımaktır.

Eski toplumlarda kurban sunma biçimleri ve sunulan kurban türleri arasında önemli farklılıklara rastlansa da ritüel özü olarak birçok benzerlikler taşımaktadır. Kadim inanışlarda tabiatüstü güçlerle bir tür temas kurma biçimi olarak algılanan kurbanın dört amaçla sunulduğunu söylemek mümkün:

1) Bir şeyi elde etmek,

2) Elde edilen şeye şükran duyulduğunu belli etmek,

3) Bir günahı, bir suçu veya kusuru bağışlamak,

4) “Hak kurbanı” adı verilen ilk üründen veya ilk avdan Yüce Varlık’a sunmak için kurban.

Hemen hemen bütün inanç ve kültür havzalarında kurban çeşitli dini ritüeller eşliğinde sunulur. Sunulan kurbanlar iki çeşittir:

a) Kanı akıtılan hayvan veya insan;

b) Takdim edilen yiyecek, içecek veya değerli eşya.

Kanı akıtılan insan her zaman öldürülmez, mesela Malakka’daki Semangler, şiddetli fırtınaların koptuğu havalarda baldırlarını kesmek suretiyle kan akıtır, böylelikle gazaba geldiklerini düşündükleri tanrıları yatıştırmaya çalışırlardı. Bazı toplumlarda “hak kurbanı” tanrılar yerine kabilenin şefine, krala, rahibe sunulur ve bu genellikle törenler eşliğinde gerçekleşir. Mircea Eliada, bazı efsanelerde kurbanın evrenin vücut bulmasıyla ilgili olduğunu söyler: “Bir inşaatın, bir tapınağın veya evin ruha bürünmesi, aynı anda hem bir hayat hem de bir ruhun ona verilmiş olması gerekir. Ruh aktarımı ancak kanlı bir kurban verilmesiyle mümkündür.”

Nitel araştırma tekniğiyle yürütülmüş ve literatür taraması modeli kullanılarak yapılan çalışmalarda, ortak özellik olarak görülen kurban olayının pagan ve semavi dinlerdeki ele alınış biçimleri birçok çalışmada örneklerle ortaya konulmaya çalışılmış ve aynı olayın farklı inanç sistemlerinde birkaç küçük değişiklikle birlikte benzer özellikler gösterdiği görülmüştür.

Eliada, ilginç bir biçimde Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesini diğerlerinden ve önceki kurban biçimlerinden ayırmak gerektiğini söyler, ama neden ve hangi hususlarda ayrıldığını açıklamaz. Eski Ahit’in genel çerçevesinden bakıldığında bu, bir tür İsrailoğulları’nın tarihte “sebepsiz yere” felaketlere uğramasını çağrıştırmaktadır. Geçmiş din ve inanışlarda durum her ne ise, burada bizi ilgilendiren husus İbrahim‘in biricik oğlunu kurban etmeye kalkışmasıdır.

Kurban ritüeli çerçevesinde araştırma yapanlar arasında bu olayı, insanın şiddete olan tutkusuyla ve şiddetin en yıkıcı ve gaddar tezahürü olan kan dökücülüğe yatkın fıtratıyla ilişkilendirenler de olmuştur. İnsanlığın kan dökmeye meyilli olması, biraz da meleklerin “yeryüzünde kan dökecek bir nesil mi yaratacaksın?” itirazı hatırlatıyor. Varlık alemininbu, kendine özgü türünün kan dökücü olduğunu savaşlarla ve cinayetlerle geçen tarihinden ve bugün hala kan dökmeye devam etmesinden biliyoruz. Daha varlık alanına çıkmadan önce bile melekler tarafından kan dökücü (2/Bakara, 30) olarak nitelendirilmişti. Arzulanmasa da insanın kan dökücü vasfı, onun en temeldeki muharrik güçlerinden birini teşkil eder. Bir yerde bu, tarihin çemberini çeviren itici güçlerden biridir.

Mançurya’dan Meksika’ya kadar ölüp-dirilme, yer altına girme-yeryüzüne çıkma, kurban ritüelleri ortak özellik olarak toplumların yaşamlarında önemli yer tutar. Araştırmacılar bu ritüelleri “Sümer’de İnanna; Samiler’de İştar ve Tammuz; Babil ve Suriye’de Adonis; Batı Asya Frygya’da Attis ve Kibele; Eski Mısır’da Osiris; Kenanîler’de Baol ve Mot; Hititler’de Telepinu; Ege ve Trakya’da Demeter ve Persefonemitlerine bağlamaktadırlar.”

Habil ve Kabil’in kurban sunması ile ilgili pasajları Kur’an ve Tevrat’tan birlikte takip edelim.Ve onlara gerçeği göstermek için Adem’in iki oğlunun kıssasını anlat; nasıl ikisinin birer kurban sunduklarını birinciden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmediğini. Onlardan biri, Kabil, “Seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Kardeşi Habil cevap vermişti: ”Unutma ki Allah, yalnız O’na karşı sorumluluk bilincini duyanların (kurbanı) kabul eder.(Kur’an Maide, 5/27)

“…Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kain çiftçi oldu. Ve Kain günler geçtikten sonra, toprağın semeresinden Rabbe takdime getirdi. Ve Habil kendisi de sürünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve Rab Habil’e ve onun takdimesine baktı; fakat Kaine ve onun takdimesine bakmadı. Ve Kain çok öfkelendi ve çehresini astı. Ve Rab Kaine dedi: Niçin öfkelendin ve niçin çehreni astın? Eğer iyi davranırsan, o yükseltilmeyecek mi ve eğer iyi davranmazsan, günah kapıda pusuya yatmıştır; ve onun istediği sensin; fakat sen ona üstün ol. Ve Kain kardeşi Habil’e söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları bir zaman, Kain kardeşi Habile karşı kalktı, ve onu öldürdü” (Tevrat: Tekvin; 4/2-9).

Hem Kur’an’daki hem de Tevrat’taki bu ayetlerde kurbanın niteliği, kurbanın hangi şeyden olacağı, en önemlisi de kimlerin kurbanının kabul olacağı anlatılmakta ve esas olanın Allah’a karşı sorumluluk bilinci olduğu da özellikle vurgulanmaktadır. Aslında bu tespit, tek başına kurban konusunda genel ilkeleri ortaya koymaktadır. Riya, göz boyamak, zevahir, birilerini kandırmak veya belli bir çıkar elde etmek için kesilen kurbanın veya sunulan adağın her hangi bir değerinin olmadığı, iyi niyet ve samimiyetin esas olduğu açık bir şekilde ortaya konmuştur. Mevki, şeref, meslek, para, varlık, zenginlik, bilgi, sosyal sınıf, şan, şöhret, güzellik, yiğitlik, iktidar için olana kurban denilmez. İki kutsal kitaptaki açıklamalar, günümüzdeki şekilciliğe, riya perspektifindeki zevahir ve kesmiş olmak için kurban kesmeye güzel bir cevaptır.

Ali Osman Ateş’in tespitine göre, insan kurban edilmesi dahilFısıh Kurbanı, adak kurbanı, şükran kurbanı, günah (hattath ve hata (oshan) kurbanları, yakma (ola) kurbanı gibi kurban çeşitleri vardır. Ali Osman Ateş’e göre bu kurbanların bir kısmı İslam’da da mevcuttur. Yahudilikte kurbanlar sığır ve davar cinsindendir ve kusurlu hayvanların kurban edilmesi yasaklanmıştır. Bunlar İslam için de geçerli olan prensiplerdir.

Tevrat’ta kurban ve takdimeler konusu, tüm kural ve incelikleri, Levililer kitabında çok teferruatlı olarak anlatılmaktadır. Yahudilikte yakılmasından dolayı, kurban etinin yenmesi veya fakirlere dağıtılmasına yönelik bir gelenek bulunmamaktadır. Son dönemlerde, siyasileşme depremiyle kurban etinin hakkedenlere dağıtılmaması ve suiistimallere açık hale getirilmesi için her türlü operasyona başvuruluyor.

Yahudiliğe göre, kurbanın hepsi Allah’a aittir, bu nedenle etler mezbahalarda Allah için yakılır. Yalnızca fısıhkurbanından kurban sahipleri yiyebilirler; bu kurban gece kesildiği için gün doğmadan tüketilmek durumundadır, tüketilmeyenler güneş doğmadan önce yakılması gerekir. Dolayısıyla bu mekanlarda özel kurban kesim bölümleri bulunmaktadır. Benzer bir uygulama Cahiliye dönemi Arapları tarafından Kabe’de uygulanmaktaydı. Burada da özel Kurban kesim yerleri vardı. Rivayetlere göre Peygamberimiz bu uygulamayı Mina’ya taşımıştır.

Hristiyanlıkta İncillerle uygulama arasında çelişkiler söz konusudur. Hem Markos (14/22-30) hem de Luka (22/7-14) incilinde, Hz İsa’nın Yahudilikteki Fısıh Kurbanını kestirdiği, bu kurbandan fısıh yemeğini hazırlattığı havarileriyle birlikte yediği anlatılmıştır. Yine İncillerde fısıh yemeğinin, kurban edilmiş kuzu eti ile mayasız ekmekten oluştuğu ifade edilir.

Ancak Pavlus bu uygulamaları daha sonra ortadan kaldırmıştır. Bu konu İncillerde yer alan Pavlus’a ait olduğu sanılan İbranilere Mektup adlı ekte yer almaktadır. Pavlusorada şunları söylemektedir:

“Yasa her yıl sürekli olarak sundukları aynı kurbanlarla tanrıya yaklaşanları asla yetkinliğe erdirmez. Eğer erdirebilseydi, kurban sunmaya son verilmez miydi? Okurbanlar insanlara yıldan yıla günahlarını anımsatıyor.

Bunun için Mesih dünyaya gelirken diyor ki:

“Kurban ve sunu istemedin ama benim için bir bedel hazırladın. Tümüyle yakılan adaklar ve günah için sunulan kurbanlardan hoşnut olmadın.

Kurbanın buradaki rolü şu olabilir mi? Zaman zaman veya bazen belli şartlarda kan akıtma nöbetine tutulmayla malul insan, eğer bir hayvanın kanını akıtırsa, belki kendini tatmin eder, hayvanın kanı insanın kanına bedel olur. Mitolojik anlatımlardan ve pagan inanış biçimlerinden anlıyoruz ki, çoğu zaman insan, kendi adına ve kendi sadizmini tatmin etmek isterken, bunu uydurduğu tanrılar üzerinden yapma yolunu seçmiştir. Bu, cinayeti rasyonalize eden, kabul edilebilir inanç formuna sokan bir meşrulaştırma çabasıdır. EdDin’in tekrarlanan tebliğleri ve peş peşe gelen peygamberlerin çabasına rağmen insan ya doğrudan kendi adına ve kendi inisiyatif kullanarak veya kendilerine sadizm ve şiddet yüklediği tanrılar adına kan dökmeye devam etmiştir. İsmail‘in bu tarzda kurban edilmek istenmesi, belki de şiddet ve kan dökücü tanrıların gücünü ve bu yöndeki taleplerini tümüyle ve ebediyen olmasa da, hiç değilse genel anlamda yürürlükten kaldırmıştır. Bu makul bir açıklamadır.

Kurban, birçok dinde İbrahim peygamberin oğlu İsmail’i adaması kıssasıyla sembolize edilir. Kıssa herkesçe bilindiktir. Bu insanın olgunlaşmasının, dünyevi arzularından kurtulmasının, en değerlisinden vazgeçmeyi göze alıp Allah’a yönelmesinin hikayesidir. Bu aynı zamanda Allah’ın emrine sorgusuz sualsiz itaat eden İsmail’in hikayesidir. Hiç kuşkusuz, İsmail’in İbrahim nazarındaki değerini bilmedikçe, kurbanı anlamanın imka kalmayacaktır. “İnancını ne zayıflatıyorsa, ‘gitmek’ten ne alıkoyuyorsa, sorumluluk kabul etmekten ne geri çeviriyorsa, kendi kendinle olmana ne sebep oluyorsa, çağrıyı duymana ve gerçeği itiraf etmene ne engel oluyorsa, işte o kurbanındır” diyor Ali Şeriati.

İbrahim’in önünde iki seçenek vardı: Ya hayatının anlamı, neşesi olan oğlunu kurban etmekten vazgeçecekti ya da Allah tarafından emrolunduğu üzere oğlunu adayacaktı. Yani bir yanda Allah tarafından bahşedilen şefkat duygusuyla yüklü bir evlat sevgisi, diğer tarafta iman ve itaat duygusuyla yöneldiği Allah sevgisi.. Neticede oğlunu kurban etmeyi göze aldığında, Allah bu kararından dolayı oğlunu ona bağışlamıştı. Çünkü bu onlar için en sevdiklerinden vazgeçip vazgeçemeyecekleri konusunda bir sınavdı. “Bu, hiç kuşkusuz apaçık imtihanın ta kendisiydi.” (Saffat-106)

Kur’an ayetlerinde geçen “kurban” kelimesini en doğru şekilde anlamak ve hayata geçirebilmek için işin özünü ve bu kıssayla verilmek istenen derin mesajı en iyi biçimde anlamak gerekmektedir.

Konu üzerinde araştırma yapanların ekseriyti, İbrahim’in “oğlunu Allah’a adadığı”na dair bilgilerin ikna edici görünmediğini savunmuşlar. Bu durumda ona verilen koçun “fidye” olarak nitelendirilmesi, bir kere İsmail’i Allah için kesmek üzere yatırması dolayısıyladır. Başka bir ifade ile iş teşebbüs safhasında kalmadı, İbrahim yine de Allah’a bir kurban kesti, ama bu oğlu İsmail değil, bir koç oldu. “Fidye”nin ikinci anlamı, İbrahim’in sünnetinin kıyamete kadar sürmesi ve onu takip eden mü’minlerin her sene onun sünnetini ihya etmek ve sürdürmek amacıyla şartlarına ve usulüne uygun bir hayvanı Allah için kurban etmesidir.

Kurban en sevdiğimiz şeyle sınanmamızdır, dünyaya ait her şeyden ne kadar uzaklaşırsak, o kadar Allah’a yaklaşır, yakınlaşırız. Bu kalple ilgilidir, yoksa eşyadan ve dünyadan kopmak demek değildir. Kurban, ne doğaüstü güçleri yatıştırmak, ne onlara rüşvet takdim etmek, ne de insanın şiddete yatkın saldırganlığını kontrol etmekle ilgilidir. İbrahim, yakin bilgiye sahipti, tam bir imanla kalbini Allah’a tahsis etmişti, içinde Allah’tan başka hiçbir şeyin sevgisi yoktu.

Kurban” ibadetinin salt hayvan kesmek olarak algılanmasını sağlayan bir düşünce yapısı, bu kadar önemli, sosyal ve toplumsal mesajlar içeren bir ibadetin içinin boşaltılması, derinliğinin azaltılarak hatta yok edilerek bir ritüele dönüşmesinin önünü açmaktadır.

Bunun önüne geçmek için, zihinlerde yer etmiş olan ve “kurban” denildiğinde “koç, koyun, dana, kesmek, kan akıtmak..” gibi bir takım olgular uyandırılmasına neden olan geleneklerimizi ve önyargılarımız bir kenara bırakıp bildiklerimizi tekrar gözden geçirmeye çalışmakta fayda olacaktır.

Öncelikle “kurban” kelime anlamı olarak “yaklaşmak, doluya yaklaşmak” yani bir anlamda “Allah’a yaklaşmak” anlamındadır. (Bkz. Ragıp El İsfehani, el Müfredat, krbmad.)

Allah’a yaklaşmak, onun dışındaki tüm belirleyicileri reddedip, bu yolda bizi mücadeleden alıkoyan etkenleri hayatımızdan çıkarmakla mümkündür. Allah’a yaklaşmanın bir diğer yolu ise Allah’ın yüzü olan yoksullara yaklaşmaktır.

“Biz size yalnız ve yalnız Allah yüzü için yediriyoruz. Sizden bir karşılık da bir teşekkür de istemiyoruz.” (İnsan-9)

Kurban kelimesinin direkt geçtiği ayetler konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Yaklaşsınlar diye Allah’tan başka edindikleri ilahlar onlara yardım etmeli değil miydi? Aksine onlardan uzaklaştılar. Çünkü O, onların uydurduğu kendi yalanlarıdır.” (Ahkaf-28)

“Kurban olayı” Kur’an’da 37/Saffat, 100-113 arası ayetlerde anlatılır. Hz. İbrahim, Kenan iline yerleştikten sonra, Allah’tan kendisine “Salih bir çocuk” armağan etmesini istiyor. Allah, duasını kabul eder ve ona “halim bir çocuk” verir. Adını “İsmail” koyar. Çünkü Allah onun duasını işitmiş (İsmail’in kelime anlamı: “Allah duasını işitti” demektir) ve ona “salih-halim” bir evlat nasip etmiştir. “Salih” olmasını kendisi dilemişti, “hilm” vasfını Allah veriyor. “Halim”dir, yani yumuşak huylu, munis, anlayışlı, anında öfkelenip kızmayan, maruz kaldığı olumsuz bir davranış karşısında hemen ceza vermeye kalkışmaya yeltenmeyen, sabır ve kararlılık timsali bir kişilik profili.

“Biz İsrailoğullarından, Allah’ın dışında kimseye kulluk etmeyecek/O’na yakın olacak, ana babaya, yetim ve yoksullara yardım edecek, herkese iyilik yapıp, “salat-ı uygulayacak”, mal biriktirmeyip topluma dağıtacaksınız diye söz almıştık. Ancak pek azı müstesna, sözlerinden döndüler, hala dönmekteler.” (Bakara, 83)

Her iki ayette de “kurban” kelimesi yer almakta ve “yakınlık, yakın olma” gibi anlamlara gelmektedir. Hatta Bakara Suresi 83. Ayette Allah’a yakın olmanın yolunun yetim ve miskinlere yardım etmek olduğundan söz etmektedir. Kurban ibadetinin özünde ne olduğu kelimenin direkt geçtiği bu gibi ayetlerle ortaya konulmaktadır.

Toplumun kurban ibadetinin hayvan kesmek” olduğu sanrısına kapılmasına yol açan en önemli ayetlerden biri Kevser Suresi’dir ve yapılan yanlış çeviriler genelde şu şekildedir: Şüphesiz ki biz, sana Kevser’i verdik. Sen de Rabbin için salat et ve kurban kes! Doğrusu sana kin besleyendir soyu kesik olan!

Ancak ayetin orjinali incelendiğinde Arapça bir kavram olan “kurban” kelimesinin geçmediğini göreceksiniz. İnne şaniekehüvel ebter.”

Ayette “kurban kes” olarak çevirilenvenhar” kelimesi “nahr” kökünden türemiş olup anlamı bir işi göğüslemektir. (boğazına bıçak dayanmış devenin göğsünü ileri attırması) Yani bu surenin hiçbir şekilde kurban kesmekle bir alakası yoktur, keza Kevser suresi iniş sırasına göre 15. Suredir ve Mekke’de inmiştir. Peygamberimiz zamanında ilk kurbanlık hayvan ise Mekke’den Medine’ye hicretinin ikinci yılında ilk haccını yerine getirdiği zaman ilk kurbanlık hayvanını burada kesmesiyle vuku bulmuştur.

Yani kurbanlık hayvan kesmek yalnızca Hacc zamanında yapılan bir eylemdir ve ilgili ayetlerde bu kavram kurban olarak değil “el- hedy” olarak yer almaktadır. Anlamı ise hacıların yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapılan bir tür hediyeleşmedir. Yozlaşan, Arap kültüründe bu ritüel bir şekilcilikten öteye geçmemektedir. Kesilen kurbanların büyük bir bölümü kazılan, çukurlara gömülmekte, miskin ve yetimlere verilmesi gereken kurbanlar israftan öte bir anlam taşımamaktadır.

Ahd-i Atik’e göre, Hz. İsmail doğduğunda Hz. İbrahim 86 yaşında idi (Tekvin, 16:16). İkinci oğlu İshak doğduğunda ise 100 yaşına varmıştı (Tekvin, 21:5). Demek ki, baba bir anne ayrı iki kardeş (İsmail ve İshak) arasında 14 yaş var. İsmail 14’üne girdiğinde Hz. İbrahim, meşhur rüyasını görür ve bunu oğluna açar. Bu demektir ki, kurban edilmek istenen çocuğun İshak olması mümkün değildir. İsmail babasına “Emrolunduğun şeyi yap.” der. Bu, işle ilgili bir “danışma” değil, duasında istediği evladın “Salih vasfı”nın ayan beyan ortaya çıkmasını sağlamaktır. İsmail, “salih bir evlat” olduğunu göstermiştir.

Kurban ibadetini hayvan kesmeye indirgeyen bir dini görüşe sahip toplumun, senenin bir günü yoksulların et ihtiyacını karşılamaya yönelik hayvan kesmesi ve hatta akıttıkları kan ile günahlardan arınılacağına inanan bir düşünce ve eylem peygamberimiz zamanında hiçbir zaman vuku bulmadığını hatırlatıp, günümüzde hemen hemen hiçbir Orta Doğu ve Arap ülkesinde kurban ibadetinin hayvan kesilerek yapılmadığının da altını çizmek isteriz. Türkiye’de ise son zamanlarda bu dini ritüel, siyasi amaçlara ve rant devşirmeye alet edilmek istenmektedir… Yetime, yoksula, miskine dağıtılması gereken kurban birileri için geçim kaynağı haline gelecek tarzda suiistimallere de açık bir zemin. Bir dönem kurban derileri üzerinde süren rant kavgası, günümüzde kurban paralarına göz dikmeye kadar geniş bir alana yayılmıştır. Bu savrulma, kurbanı ibadet alanından çekip, takvasızlığın, yozlaşmanın hakim olduğu siyasi zemine taşımaktadır.

“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.” (Hacc, 37)