90530A5B-F718-4D4E-A3DB-E0364C159047

Fecri DOST

Said’ler komplosu yazı dizimizin bu ikinci bölümünde Said’lerle ilgili geniş çaplı bir araştırma yapan ve bunu 2009’da kitaplaştırarak yayınlayan Hüseyin Akar’ın konuyla ilgili yaptığı araştırmanın bilgi ve bulgularını ve  konuyla alakalı  Bir çok kişinin yapmış olduğu açıklamaları ve yine çeşitli dergi, internet sitesi ve kitaplardan bilgileri bir araya getirerek sizinle paylaşacağım.

Hüseyin Akar araştırması sonunda yazdığı yazısında şöyle diyor:

“Başvurumuz üzerine; Mannheim Üniversitesi Akademik heyetinin: 27 Eylül 2005 tarihinde düzenlediği 40 sayfalık BİLİRKİŞİ RAPORU ile Dr. Şıvan’ın kendi el yazısı, ifadesi ve itirafıdiye  Kürt kamu oyunun aldatıldığı, bu  4 sayfalık belge; imzaların ve diğer yazıların Dr. Şıvan’a ait olmadığı kesinleşti.  Böylece “SAİTLER KOMPLOSU” ,  failleri ile açıklığa kavuştu…

Kürt sorunu çözümsüzlüğünün bir ucunda,  ilkel milliyetçi liderliğin olduğu, 35 yıl sonrada olsa,  tüm kanıtlarıyla açığa çıkan, bu hain, traji-komik komployu  öğrenmenin umulmaz şaşırtıcı yararları var. Güney Kürdistan’da, iki Said dört arkadaşıyla birlikte öldürüldüler. Bu olayın tartışması 45 yıldır Kürtler arasında tartışılmaktadır. Her iki Said’in ve arkadaşlarının mezarları yoktur. Said Elçi’in oğlu Fuat, kendi babasının, Said Kırmızıtoprak’ın oğlu Dara, kendi babasının mezarını ziyaret edememektedir.       

1971 de Sait Elçi’nin Irak’a kuşkulu götürülüşü ile öldürülmesi bir oldu. Bir ay sonra Dr. Sait, Ömer, Şakir ve Soro tutuklandı. Üç ay sonra Ömer, Şakir ve Soro serbest bırakıldı, Brusk tutuklandı Dr. Şıvan, Ceko ve Brusk 1971 sonu kurşuna dizildi. Bütün bu gelişmelerden yargılama olmadığı gözlendi. İki Sait’i en iyi tanıyanlardan biriyim. Bunu İki uçlu Yaşam kitabımda kısaca açıklamış ve dava arkadaşlıkları yanında dostluklarını belirtmiştim. İkisinin de çok iyi anlaştığı, birbirlerini her yönden çok iyi tanıdığı, yardım ettiklerinin tanığıyım. Sağ veya sol düşünce onlar için Kürt halkının ezilmişliği davası yanında ancak bir araç biçimiydi. Birbirinin yapısını biliyor ve bir birbirlerine güvenleri sonsuzdu. Bu nedenle başından beri ölümlerinin bir Komplo olduğunu düşünüyor ve araştırıyorum.       

Bu araştırmaya Dr. Sait Kırmızıtoprak’a yakın olanlarla başladım. Dr. Sait Kırmızıtoprak’la Irak’a giden arkadaşlarından birkaçını tanıyordum. Bu olayın için de olsun olmasın, Dr. Sait’i tanıyan, birlikte olan, o sıralar yanındakilerin birçoğu ile görüştüm, yazılarını okudum. İçlerinde; bilge davranan, akıl veren, dost davranan, ajan edasıyla konuşan, sorularıma sinirlenip beni tehdide kalkışan, konuşmak istemeyen, yanlış kaynaklara yönelten, “ne gereği var şimdi bunun canım”,” kimin hesabına çalışıyorsun”, “sen o işlerin dışındasın ne bileceksin, “bir bilene sor vs. Bunların yüzde doksanı beni Derweşe Sado, Şerafettin Elçi, Şakir Epözdemir Ömer Çetin’e yönlendiriyordu.      

Melik Fırat Bey, birçokları gibi bana uğradı ben gitme dedim,gitmeseydi bu başına gelmezdi benzeri geçiştirmelerle konuyu hepten saptırmaya çalıştı. Uzun beraberlik sonunda, kulağıma eğildi, sır’mış gibi şöyle fısıldadı: Bildiğim tek şey, Barzani 30 yıldan bu yana MİT ile birlikte, gerisini sen düşün” dedi.       

Şerafettin Elçi’ye beni ortak bir tanıdığımız götürdü. Şerafettin Elçi’yi 49’lardan bu yana tanıyordum. Yazıhanesindeki görüşmemiz iyi geçmedi, çetin oldu. Her haliyle Dr. Şıvan’a karşıydı. Yanıtları net ve açık, çelişkileri çoktu, rahatlamadım diyemem. Kuşkularımdan haklıymışım meğer.    

Şakir Epözdemir’le Ankara’da yine ortak bir tanıdık aracılığı ile 3 kez görüştüm,. Sıkıntı veren bir vicdan dürtüsü her hareketine ve söylemlerine yansıyordu. Her seferinde ayrı şeyler söylüyordu.    

Dr. Faik Savaş, Şakir gibi anlatımlarında Dr. Şıvan  önüne geleni öldüren bir canavardı. Sonradan öğrendim ki akrabası Abdullatif Savaş Irak’ta “ajan” diye öldürülmüş. Akrabasını öldürtenin Dr. Sait olacağı sanısı ile Hişyar (Dr. Faik Şavaş) Komplocuların sahte beyanlarını edinip, Avrupa’da tüm ilgilenen tanıdıklara: işte bunlar Dr. Şıvan’ın el yazısı ile itirafı ve ifadesi her kese göstermeye başlamış ve kendisinin bu canavardan nasıl kurtulduğunu anlatıyormuş. Salt bu el yazması denen belgeleri görmek ve kuşkularını dindirmek isteyenler için Dr. Faik Savaş’ın kaldığı Berlin, bir “ziyaret yeri olur. Necmettin Büyükkaya, Kemal Burkay’ın bunlardan biri olduğunu ve Berlin’e gittiğini Hişyar’da kaldığını yazar. Bu belgeler Kürtçe yazılmış, içeriğini anlamak içinde Dr. Sait Kırmızıtoprak’ı çok iyi tanımak, azim ve kararlığını, neyi yazıp neyi yazmayacağını bilmek gerekir. Bu “belgeler” denen düzmecelerin, inceletilmesi sonucunda, Dr. Sait’in el yazısı olmadığı ortaya çıkıncaya kadar belirsizliği uzun süre sürdürüldü.

Nazmi Balkaç (Soro): Dr. Şıvan, Partisinin ikinci yetkilisi Soro, ketum davranmakla birlikte “Partisinin, Sait Elçi için alınmış kararları var diyenlere karşı oldukça sert ve tepkiliydi: Ne Şıvan’ın ne de T’de.KDPnin, ne de bir başkasının Said Elçi aleyhinde bir kararı yok, varsa altında benim, Ömer Çetin’in imzası mutlaka var. Göstersinler her cezaya razıyım. Böyle bir karardan söz edenler, söyleyenler, şerefsizlik ediyor” diye yakındı bana. Ben “itiraf” ve “ifade” sinden söz edince bana şunu sordu. “Niye sen Doktorun el yazısı tanımıyor musun?” Sonra sustu ben yargıdan söz edince de ne bileyim yaptık diyorlar. Bazı imalarda bulundu, konuşmaktan çekiniyordu. Bir söylemi için “imzala ver” dediğimde Hüseyin çocuklarım var anla beni deyince de üstelemedim. Soru, Musa Anter’in bilgi kaynağı için “sakıncalı biri” demişti.    

Ömer Çetin ve Şakir Epözdemir’in Irak’ta Barzanilerin tutukevinden çıkarılmasının, Saitler Komplosunu”, yani Dr. Şıvan’ın Sait Elçi’yi öldürdüğü yalanı koşuluna dayandığını çok geç öğrendim.     

WAR Degisi’nin; Şerafettin Elçi, Şakir’in ve Derweşe Sado’nun, Dr. Şıvan’ı katil” göstermeye yönelik tüm yazıların Türkçe, Kürtçe tekrarına yer verirken benim bir tek yanıtıma yer vermemesine uzun süre akıl erdiremedim. Oysa başlığında araştırma ve inceleme Dergisi yazıyordu. WAR Dergisi’ne, Komployu olumlamaya yönelik çalışan Ahtapotun kollarından biri”  olduğunu geç öğrendim” diyor.    

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çoğu Kürt Medyası/yazar-çizerinin, Kürt önderlerinin; Şıvan’ın azim ve kararlılığını, dava adamlığını, liderlik niteliklerini, artı eksileriyle bildikleri halde, yine de ondan yana tavır koymaktan kaçındıklarını görüyoruz. Doğrudan, haktan, hukuktan, sosyal ve toplumsal gelişimlerden çok, önceliği güçlüden yana olma alışkanlığını, “lafla kendi gemilerini yürüttüklerini görüyoruz. İkili oynamaya alışkın aydın kesim, tatlı su balığı gibi kaygan, ele gelmez ve en ufak bir akıntıda sürüsünü bırakarak, pislik de olsa bir gölgeliğe sığınmayı yeğler. Deryaların balığı değil: korkaktır ürkektir, egoisttir, ikircikli ve kısırdır.      

Bir kesim Kürt aydını, bu açık “Komplo” karşısında bulunç (vicdan) fermuarını kapatmış Kürt Sorununa zararı olur” bahanesine sığınırken; kimi Kürt aydınlarının bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın tavrı, yakışıksız bir sorumsuzluğu sergiliyor. Bu gün Saitler Komplosu’nun bir Barzani klasiği olduğunu bilmeyen yoktur. Birçok karanlık olayda görüldüğü gibi bu olay da iki uçlu; bir ucunda “ölen”; dürüst, yürekli, üretken halk kesiminden, öbür ucunda; ölüm kararını veren “mukaddesuzantısı; molla şeyh, seyit ve yargısız infazı yapanlarda “gölge” adamları olmaktadır. Bükemediği kolu keser, ölmez öldürürler. Bir de buna devletlerarası himaye eklenirse önünü alamazsınız.

Kürt toplumu için bir komediye dönüştürülen bu acı olayın ilk araştırması aşamasında, bu olayın içinde bir komplo olacağı, olursa bile bu komploda Dr. Şıvan’ın kendi “dava” arkadaşları olabileceğini hele hele yaşamını bu yola adayan, hizmetine giren Dr. Şıvan gibi yetenekli güvenilir biri için Barzanilerin olabileceğini hiç mi hiç düşünmemiştim. Bir arkadaşımın bana PDK hiç yalan söyler mi? Diyelim ki parti söyledi, ya Serok hiç yalan söyler mi? Olayın içine girdikçe bu açmazlarla karşılaşmak kaçınılmaz oldu. Sonunda Anladım ki hilenin, düzmecelerin, yalanların, kepazeliklerin, sahtekârlıkların, bulunçsuzlukların en korkuncunu, kendi yetersizliklerinden, kendilerine cani ruhlu insanları akıl hocası edinen, bilinçsizler yapıyor.   

1962’de, yeni anayasa ile yaşam bulan sol dergilerde yazılar yazmaya başladı.Doğulu Gençler Barış Dünyasına Cevap Veriyor” yazısından sonra “YÖN” Dergisinin devamlı yazarları arasında yer aldı. 3-10 Eylül 1962 tarihinde, Irkçı erkin müfettişlerinden Avni Doğan, Dünya Gazetesi’nde Barzanlı Olayının Altındaki Büyük Tehlike“ başlığında Turan Irkçılığını pompalayan bir yazı dizisine başladı. Bu yazı dizisinde dikkatleri Kürtlere çekiyor: Irak, İran, Türkiye toprakları üzerinde Kürt hükümeti kurmak artık bir düşünce olmaktan çıkmış, tehlike halini almış” diyordu. Avni Doğan’ın bu yazıları, Kürt çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Bu tepkinin kilit adamı Dr. Sait oldu. 14 Eylül 1962’de YÖN dergisinde Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” başlığında bir dizi yazı yayınladı. Dr. Sait bu yazısında Kürt-Türk kardeşliğinin asimilasyon yoluyla değil, ulusların eşitliği temelinde gerçekleşmesini savunuyordu. Yazıda Türk ve Kürtlerin bin yıldır kemikleşen beraber yaşamından ve iki halkın kardeşliği üzerinde duruyor ve şöyle yazıyordu:     

“Bugün yurdumuzun diğer bölgelerinde Türk aslından olmayan ve fakat onu dillerini muhafaza eden unsurlar nasıl karşılanıyorsa, onlara hangi gözle bakılıyorsa, Kürtler için de durum aynı olmalıdır. Kürtler, Kürt olmanın ötesinde yüzyılda beraberce yaşadıkları Türk kardeşlerinden ayrılmayı asla düşünmüyorlar. Bu yüzyılda önemli olan beraberce, bir arada, kardeşçe yaşama ortamını yaratabilmektir… asıl olan aynı ırktan gelmek, aynı ana dile sahip olmak değil, yurdumuzun kalkınmasında, insanların insanca yaşama düzeyine ulaştırılması çabasında aynı asil heyecanlara ve ülküye sahip olmaktır. Biz Doğulular şahsiyetimize biçim veren, görüş ufuklarımızı aydınlatan Türk kültürü ve diliyle de övünüyoruz. Türk edebiyat ve dilini en azından ana dilimiz kadar seviyoruz. Kütahya’nın, Konya’nın alelade bir köylüsünü Doğulularla kardeş biliyoruz; aynı çileyi, aynı yoksulluğu yüzyıllardır birlikte yüklenmişiz. Zaten açık bir gerçektir ki, Anadolu halkları asla düşman değildir. Anadolu köylüsü, işçisi, esnafı Kürt dendiği zaman en ufak bir kuşku, bir küçümseme, bir tehlike ve bir ayrıcalık aklından geçirmiyor. Kürtleri mert, cesur ve kara günlerin en sadık dostu ve kardeşleri olarak bilirler. Halklar arasında en ufak ihtilaf yokken, illa Kürt diye bir ırk, Kürtçe diye bir dil yoktur demek, neyi halleder?

İnsanların beraberliğini kan ve ırk kavramları üzerinde bina etmeye çalışanlar sosyal kanunların tabii gelişimi karşısında ezilmişlerdir. Türkiye’deki ırkçılar Turancı ırkçılardır”.    “Açık konuşalım; Doğu’daki topraksız vatandaşlarımızı Türkleştirmek için toprak dağıtılacaksa, Batı’daki topraksız kardeşlerimize hiçbir zaman toprak verilmeyecek demektir. Türkiye’nin her bölgesinde –ama her bölgesinde- toprak reformu uygulanmalıdır. Eğitim, sağlık hizmetleri parasız olmalı, devlet eliyle ağır milli sanayi kurulmalı, sosyal adalet gerçekleşmeli; emekçilerin, köylülerin, memurların hakları korunmalıdır. Bu hamlelerin aksiyon safhasında bütün halk kitlelerinin samimi demokratik fikir cereyanları etrafında birleşeceğine inancımız tamdır…” (YÖN, 19 Eylül 1962). Yazı, bu ana fikirler etrafında, detaylarıyla devam ediyordu.

Hemen belirtelim, Dr. Sait’in Toprak Reformu’ndan söz etmesini komünist rejime çağrı kabul eden kimi mütegalibe artıkları, Dr. S. Kırmızıtoprak ve arkadaşlarına karşı çıktılar. Dr. S. Kırmızıtoprak’ın başını çektiği “Solcular”,Kürt liderlerce de; ağa-şeyh karşıtı Kürtlerin istemlerinden “taviz vermekle” suçlanmaya başlandı. Türkiye de (S) harfinin kullanılmasının Sosyalist, (K) harfinin Kürt-Komünist ve ikisini birde kullanmanın koşulsuz “Vatan haini-ayırımcı-terörist” sayıldığı bu dönemde, Dr. Sait’in açıklamalarına salt Türk ırkçı erki değil, Kürtlerin önde gelen büyük çoğunluğu ile tek “aykırılık” noktasıydı. Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın bir yargılamasında bu düşüncesini dile getirmesi, Kürt önderleri arasında büyük gürültülere neden olmuştu… Dava arkadaşları Dr. Sait’i, “paçayı kurtarmak, korkaklık, davadan dönme, bencilik, gösteriş, taviz vermek” vs. ile suçluyordu. Kürt sorununu, Türk-Kürt unsurların eşitliği ve bağımsızlığı ekseninde ele alan Dr. Sait ve arkadaşları YÖN Dergisinde yer alırken, kendilerini feodal eksende sağcı görenler, Barış Dünyası Dergisinde, Kürtler için ABD himayesinde bazı yaptırımları öngören yazılar yazan “Ape Musa” etrafında kümeleşmişti… Musa Anter, Dr. Sait’in sol düşüncesini eleştiriyor ve yazılı yanıtlarında Dr Sait Kırmızıtoprak’aİlmi Sait diyordu.    

1960 Anayasası’nın estirdiği “özgürlük” havası, Doğu’dan Batı’ya yığınların birlikteliğiyle, Türkiye yüzeyine yayıldı. “Doğu Mitingleri” etkinliğindeki bu gelişmeler, TİP olgusuna dönüştü. Kürt aydını ve gençlerin sol kesimi tümüyle TİP’te yer aldı. TİP, ilk girdiği seçimde 15 milletvekili ile TBMM’de özgürlük dâhil, ezilmişlerin sesi oldu. Ancak, aşiret yapısının inanç kıskacında ezilen Doğulu yığınların istemlerini karşılayamayınca, ayrılan Kürt aydınları yeni arayışların içine girdi.   

Dr. S. Kırmızı toprak ve arkadaşları Yön’de yer alırken, Musa Anter, Barış Dünyası dergisinde, Kürtler için, Amerikan himayesinde bazı yaptırımları öngören yazılar yazmaya başladı… Musa Anter, Dr. Sait’le aralarındaki tartışmayı şöyle özetler:

“Sait Kırmızıtoprak öncülüğünde birçok Kürt genci, YÖN idaresine giderek T. Hükümeti doğrultusunda Amerika’ya protesto etti… Ben ise, bugüne kadar başarılı olamamış bir Türkiye solculuğunun kabul edildiğini ve bizim Kürt gençlerinin kandırıldığını Barış Dünyası’nda yazdım… Yön’ün Ağustos 1962 sayısında, S. Kırmızıtoprak, beni ve tüm Barış Dünyası yazarlarını; ‘burjuvazi köpekliğiyle’ suçluyordu. Bakınız, aynı yazıda beni gayrı ilmi gaf şampiyonu ve pratiklikle itham eden ‘İlmi Sait’, bana neler söylüyor: ‘…Ama tarifini yaptığı bajarilerin (burjuvaların) köpekleri ile aynı sütunlarda aynı ağzı kullanan Kımıl yazarına ne oluyor, çok ayıp!’” (M. Anter, Hatıralarım, s. 183-185).

Görüldüğü gibi kavga, sağ-sol çatışmasından başka bir şey değil, S. Kırmızıtoprak’ın öldürülmesi olayında, Musa Anter’in susması, “komplocular”ağzıyla, konuyu hatıratına aktarması, bu çatışma ve Dr. Sait’in solcu oluşu dışında neyle izah edilir?

Dr. Sait’in, “Kürtçülükten” ve Komünistlikten yargılanması devam ederken, yine de O; yazılarıyla, katıldığı panel ve gezilerdeki söyleşileriyle, Doğu’daki geri kalmışlığa, dolayısıyla Kürt sorununa çözüm arıyordu. TİP içinde demokratik yolla, bu sorunların çözülebileceğini düşünüyordu. Dr. Sait, Faik Bucak’ın ölümündün sonra TKDP liderliği teklifini kabul etmedi. Bu partinin başkalarının güdümünde, öncelikle; sağcı, gerici aşiret düzenini korumakta, halka dayanmayan hiçbir hareketin başarılı olamayacağını belirterek, bu partiye girmedi. Musa Anter, anılarında, Dr. Sait için; “Daha önce, bu partinin kapatılmasını istemişti” diyor.  Kürt sorunun iki yönü vardı. Birincisi, Türk kesiminin Kürtlere bakışı… İkincisi Kürt aydınları veya militanlarının hareket tarzı idi. Dr. Sait, Türkiye’nin Kürtlere bakışını şöyle değerlendirir:  

“Kürt aydınları ve ne istediklerini çok iyi bilen Kürt militanları, Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda, ırkçı-Turancı safsatalarla vatanperverlik fiyakası satan herkesten daha fazla hassas ve sadık olduklarını ve asla Türkiye’yi parçalamak gibi bir niyetleri olmadığını, matematik bir kesinlikle, sevk edildikleri askeri ve sivil mahkemelerde ispat etmiş bulunmaktadırlar.

Nitekim tüm engellemeler ve suçlamalar, baskı ve yıldırma hareketlerine rağmen; mücadele açık olarak Türkiye kamuoyu önünde verilmektedir. Siyasi partiler, mitingler, basın konferansları, folklor gösterileri, ilerici dernekler vs. gibi demokratik araçlar, bu mücadelenin yegâne faaliyet mihrakları haline gelmiştir. Hiçbir ‘polis oyunun’(!) ve hiçbir ‘Cunta maceracılar grubu’ Kürt halkının bu olumlu, şuurlu, realist ve demokratik mücadele metodunu rayından çıkaramaz. Türkiye’de politik iktidarı günümüze kadar elinde tutmuş bulunan elitleri, Kürt gerçeği konusundaki bu ırkçı-Turancı tutum, maalesef Türkiye’nin fikir ve düşünce hayatını da felce uğratmıştır. Türkiye fikir ortamı bu konuda öylesine şartlandırılmış ve kısıtlaştırılmıştır ki Türk asıllı kitlelerin yani kullanılan deyimle bizzat milletinin temel demokratik ve sosyal istekleri bile hep bu ‘Kürt tehlikesi’ve ‘aynı demokratik hakları Kürtlerin de kullanacağı ve o zaman Türkiye’nin parçalanacağı!’ şeklinde yıllar yılı uyutulmuştur.” Dr. Sait, bu düşüncesini Marksist düşünceyle uyumlu Lenin’den, Stalin’den alıntılarla güçlendirir.      

Milliyetçi mücadele, burjuva ya da feodal menşeli kadroların önderliğinde yapılsa bile, bu milliyetçilik şayet ezen bir milletin milli imtiyazları ve milli baskısına karşı verilmekte ise kaçınılmaz bir şekilde, demokratik bir içerik taşır” “Böylece millet durgun bir antite olmaktan çıkar ve kesin olarak varlığını, inkâr eden kuvvetlere karşı varlığını ispat etmek için mücadeleye girişen canlı(dinamik) bir realite haline gelir.”

Dr. Sait, Irkçı-Turancı görüşün korunmasının, Kürt kimliğini, zorunlu hale getirdiğini savunuyordu. Türkiye’de ki otoriter güç; Irak, Suriye, İran’da vs. yerlerde bulunan Kürtleri “Kürt” kabul ediyor. Türkiye’de, “Kürt” diye bir halkın, “Kürtçe” diye bir dilin olmadığı çelişkisini bir anı ile örnekler:  

“Sosyolog ve din bilgini M.E. Bozaslan, 1968 yılında, Kürtçe okuyup yazmayı öğreten bir alfabe yayınladı. Ve arkasından da kitabı toplatılarak kendisi tevkif edildi. C. Savcısı, sorgu sırasında, son derece kızgın ve azarlar bir tonla, ‘Bu nedir?’ diye sorar. M.E. Bozarslan, ‘Alfabe efendim’yanıtı verince savcı küplere biner; ‘Nasıl olur! Kürt diye bir millet mevcut değildir. Kim sokuyor bu zehirli fikirleri kafanıza?’ M.E. Bozaslan gayet sakin bir tavırla; ‘O halde siz kendinizi üzmeyiniz Savcı Bey. Mademki Kürt yoktur, Kürtçe yoktur, inanınız ki şu elinizde tuttuğunuz Alfabe de mevcut değildir. Bari bırakınız da evime, çoluk çocuğumun yanına döneyim. Mevcut olmayan şeyler için birbirimizi yormak anlamsız’”.

S. Kırmızıtoprak, “Kürt Sorunu”nun ancak sosyalist teoriye göre çözümlenmesinden yanaydı. Kürtlerin olduğu kadar Türklerin de (özellikle Türk solu) sorunu olduğunu söylerdi. Bunun için 1960’tan sonra, solcu-sağcı birçok köşe yazarlarıyla konuştu. Çetin Altan, ilhan Selçuk, İlhami Soysal gibi birçok yazarla, konuyu derinlemesine tartıştığını anımsıyorum. Bu tartışmaların birinde; Çetin Altan’ın: Siz mücadeleye başlayın, şahsen ben, yazılarımla sizleri desteklerim” önerisine yanıtı sert olmuştu;

Olmaz, olmaz, bizde yazmasını biliriz, Türk-Kürt demeden sol kesim olarak birlikte mücadelemizi sürdürmeliyiz, aynı saflarda çarpışmalıyız”Söylemlerinde, yazınlarında, Kürt aydınları ve militanları içinde bu çabayı, sürdürdü. “Halkla bütünleşmeyen, tavrını; köylü ve proletaryadan yana koymayan hiçbir hareket başarılı olamaz” derdi. O sıralar, meclise CHP’li H.O. Bekata’nın, Dr. Yusuf Azizoğlu’na, “Türk olduğunu söyle!” baskısı olmuştu. Sonradan bu tartışma; Dr. Sait’le Kemal Burkay arasında, küçük bir tartışmaya yol açtı. Burkay, “Azizoğlu ağadır, savunulamaz” demiş ve bu nedenle Dr. Sait’in, onunla “dost”olmasını kınamıştı. O sıralar Kemal Burkay, Tunceli’den seçime girmişti. Birkaç dost, birlikte Civarik Köyüne gittik. Sait’in, kendi akraba ve sevenlerine seslenişini unutamıyorum: “Dostlar, beni evlat, akraba ve dost kabul etmenize teşekkürler, ancak bunu, sandıkta Burkay dışında bir tek oyun başkasına kullanılmamasına bağlıyorum” demiş ve ayrılmıştı (Hüseyin Akar, Dersimden Portreler, s.155-168).      

Dr. Sait, Bu sorun Kürtlerin olduğu kadar Türklerin, cumhuriyet-demokrasimizin sorunu” diyordu. Türk solu ve TİP’liler, ezilen tüm halkın ve Kürt yığınların istemlerini karşılamaktan uzak kaldı. Kürt kimliğini tanımamakta direnen, ırkçı erkin bir devlet politikası haline getirdiği inkârcılığın zincirini kıramadı TİP. Bu nedenle Partiden ayrılan Kürt aydınları yeni arayışların içine girdi. Dr Sait birçok idealist gençle birlikte 68 Dünya Gençlik Hareketi, DDKO ve Doğu Mitinglerine katıldı. Ancak bütün çalışmaları ırkçı düzenin çarkında ki bu çözümsüzlük ve kargaşa karşısında bir arkadaş gurubuyla ulusallığın gereği Kürt dilini yerinde öğrenmek, mücadeleye katılmak için Irak’a geçer. Irakta kurduğu kamp kısa zamanda yerleşmeye ve teşkilatlanma yanında halkın sağlık sorunları çözecek hastane olur. Dr. Sait, her yönü ile yoğun bir çalışma temposu içine girer. Parti kurma çalışmalarını yürütürken sıklıkla Türkiye’ye gelir, bir taraftan da çok iyi bilmediği Kürtçeyi (Kırmanç lehçesini) geliştirme çabası içine girer ve mükemmel derecede öğrenir.        

Dr. Sait Irak’ta kendini okumaya ve bu sorunla ilgili uluslar arası boyutta edinimlere verir. Önce Dil sorununu hal eder. Bu konu ile ilgili ve önemli birikimler edinir. Kürtçe lügat hazırlar. Sonra uluslararası boyutta Millet Meselesini inceler. 

DEVAM EDECEK