AD64B661-062E-4737-A065-228CFC6564E5

Nihat Veli Yüce

“Kılıcın zoru olmadan ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez” Hobbes

Devletin babası diyebileceğimiz, Platon’dan, Aristotelese uzanan antik çağ filozoflarının toplumsal sözleşmenin koruyucusu olarak devlet fikrine odaklanmaları üzerinden yaklaşık olarak 2350 yıl geçti. İnsanlık sağlıklı ve mutlu toplum hayatı için düşünülen ideal devlet modelini inşa edemedi.

Rousseau, Locke ve Hobbes ideal toplum sözleşmesinin hakemi olarak devleti zorunluluk olarak görürlerken, Hobbes bunu sağlayacak olan kılıcın, özcesi devletin zoru olmaksızın toplumsal sözleşmelerin uçup giden sözlerden öte bir anlam ifade etmeyeceğini salık vermiştir.

Hegel’de devletin milli bir ruh meydana getirdiğininden hareketle, bu milli ruhun devlet olmaksızın sağlanamayacağını ve devleti milli ruh, din, hukuk, sanat, bilim, sanayi gibi farklı alanlara ayırmıştır.

Platon’dan, Hegel’e uzanan filozofların ve devleti savunan düşünürlerin, devletsiz bir yaşamı tasavvur etmediklerini görürüz. Bu düşünürlerde ideal devletin nasıl olacağı konusunda ütopik düşünceler yığınını görürüz.

Devletin olmazsa olmazı ve bunun üzerine bina edilen ideal devlet eksenli yürütülen bu tartışmalar, iş bölümü ve bunun üzerinden yükselen elitler sınıfının örgütlenme biçimi olarak ortaya çıkan devletin, iş bölümünün ortadan kaldırılmasıyla gereksiz bir araç olacağı olgusu es geçilmiştir. Sınıflara bölünmüş olan toplumsal düzenle devlet ilişkisini kurmak gereksiz bir düşünce görülerek ötelenmiştir.

Liberalinden, muhafazakarına devletin rolünün sınırlanmasını isteyen bütün sistem içi akımlar, devletin ekonomik alandaki rolünü azaltıp, güvenlik boyutunu arttırarak, sermayenin vurucu gücü olarak var olmasını savunmuşlardır. Özel mülkiyetin tanrısal buyruk olarak görüldüğü, devletinde özel mülkiyeti koruyan tanrısal araç haline getirildiği anlayışların insanlığın üzerine karabasan gibi çöktüğü bir düzlem hayatı şekillendirmeye devam ediyor.

Hobbes’in “Kılıcın zoru olmadan ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez” biçiminde formüle ettiği devletin zorunluluğu, toplumsal sözleşmenin koruyucusu değil, üretim araçlarını elinde bulunduran sömürücü sınıfların şiddet aracı olarak insanlığın karşısında konumlanmış devasa kirli şiddet aygıtının ulus devlet biçiminde örgütlenen burjuva versiyonu, zulmüde modern hale getirmiştir.

Lenin’in Devlet ve Devrim çalışmasında ” Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin mümkün en iyi siyasi kabuğudur” dediği o kabuk burjuva cumhuriyette ete ve tırnağa büründüğü devasa zulüm aygıtına dönüşen bir canavar olarak vücut buldu. Ezilen sınıfın bastırılmasının temel aracı, işlevi gören devlet, demokratik cumhuriyetin canına okuyarak, özgürlükleri sınırlayan, insanın gelişmesini sınırlayan bir canavardan başka bir role sahip değildir. Küresel emperyalizm koşullarında “Kapitalist düzende proleterya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız” diyen Marks’ın bu kelamının kıymeti harbiyesi kalmamıştır.

“Bütün devrimlerin sonucu sadece bu öldürücü kâbusu (devleti) kaldırıp atacağı yerde, devlet aygıtını daha da yetkinleştirmek oldu” Fransa’da iç savaşın birinci yazma denemesi adlı çalışmasında Marks’ın söylediği bu realite bugünde temel destur durumundadır. Devleti parçalayıp atmak yerine, devleti proleteryanın sosyalizmi inşanın aracına dönüştüren sosyalist düşünürler, tepeden tırnağa insanlığı öğüten başka bir devlet biçimini inşa etmişlerdir. Stalinin uygulamaları bir yana devleti devasa bir canavara dönüştüren uygulamasının kökleri öncüllerindedir. Yaşamı dönüştürmenin aracı olarak özel mülkiyetin ortaya çıkardığı devlet denen canavarı kullanmak, insana yabancılaşan, baskı ve zulümün bürokratik ordusunun vuku bulmasından başka bir sonuç doğuramazdı.

“Kılıcın zoru olmadan ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez” diyen Hobbes’in kılıcını bujuvazinin elinden alıp proleteryanın eline vermekle inşa edilen eninde sonunda bürokratik zulüm aygıtı olacaktır.

Stalin’e bu konuda yapılan suçlamalar öncüllerinin sosyalist devlet veya proleterya diktatörlüğü olarak sunulan canavarın işleyişindeki nüans farklarına dairdir. Devlet varsa burjuva cumhuriyet veya sosyalist devlet adı ve niteliği ne olursa olsun, insanlığa yabancılaşarak, bürokratik zulüm aygıtına dönüşmesi kaçınılmazdır. Baskı aracı olarak vücut bulan devletin niteliği, özünü yadsımaz ve o öz bir şekilde bürokratik bir canavara dönüşerek insanlığın karşısında konumlanır. Güçlü sosyalist devlet, tıkır tıkır işleyen devasa proleterya diktatörlüğü aygıtı, eninde sonunda özüne döner. Doğal işlevini yerine getirir. Bu işlevde insanlığın gelişmesinin karşısında konumlanan baskı ve zulüm aygıtı olma özüdür. Devletin reddi üzerine bina edilmeyen bütün düşünceler ve uygulamaların buluşacağı kavşak baskı ve zulüm aygıtı olarak örgütlenmiş bir devlet canavarı ile halkı öğütme kavşağıdır. Baskı ve şiddet aracı olan devlet, niteliği ne olursa olsun, insanlığın gelişmesinin frenidir. Tarihsel tecrübelerle sabit bu realiteden başlayarak yapılmayan bir sorgulama başarısızlığa ve ögretilmiş çaresizliğe mahkumdur.

Türkiyede ulus devlete methiyeler dizen, ulus devlet canavarını islamcı gericiliğin alternatifi olarak yüceltip, o devletin buyruklarını tanrısal buyruk haline getiren zavallılığın insanlığa sunacağı tek şey ötekileştirme zeminine oturtulmuş, sömürü ve zulüm çarkını meşrulaştırmaktır. Bugün Türkiye’de ümmetçi, islamcı gericiliğin şeriat devleti özlemi ile, sahte ve çarpık laiklik üzerine inşa edilen ulus devletçi zulüm aygıtını savunanlar arasındaki çatışmada taraf olmak gibi bir aptallık üzerinden şekillenen çatışmalı sürecin özü sömürücü sınıfların kendi aralarındaki mücedelesi ve bu temelde devlete hakim olarak, kârlarını büyütme dalaşıdır. Buradan ezilen halk yığınları lehine çıkacak sonuç çim misali ezilmektir. Fillerin sevişmeside, döğüşmeside çimleri ezer, özcesi halkı ezer. Solun bu mücadelede devrimci duruşunu dayandırdığı hedef olan sosyalizme ulaşma ve proleterya diktatörlüğünü tesis ederek sosyalizmi inşa etme çabası son tahlilde bürokratik bir canavara dönüşme serüvenine özlemden öte bir anlam ifade etmemektedir. 21. yüzyılın sosyalizm anlayışı burjuva devlet aygıtını parçalayıp, yerine sosyalist devleti inşa etmek değil, devleti tamamen reddderek komün örgütlülüğünü yaygınlaştırmak olmak durumundadır. Devlet ister burjuva, ister sosyalist anlayışla ele alınsın insanlığın gelişmesini dizginleyen, insanı özne olmaktan çıkarıp, nesneye dönüştüren bir canavara dönüşmesi kaçınılmazdır. Devlet varsa baskı vardır, zulüm vardır, yabancılaşma vardır. Devlet varsa özgürlük yoktur, özgürlük yoksa, insanın gelişmesi önüne set çekilmiştir. Bu realiteyi özgürlük, bağımlılık ikilemine indirgeyerek izah etmekte aynı sonuca götürecektir.

21. yüzyılın sosyalist paradigmasının ayrıt edici ana karakterinden biri budur. Buradan başlanmadan sosyalizmin sorunlarına doğru çözümler üretmek mümkün değildir. Stalinci pratiğin savunusuyla devleti savunanlarla sosyalizmin hiç bir sorunu aşılamaz. Bu kesimlerle girilecek bir tartışmanın gelişmeye katkısıda olamaz. Bu anlayışın katı savunucusu olan anlayışlarla meseleyi tartışmak tamamen bir zaman kaybıdır. Geleceğin inşasında bir katkısıda olmaz. Yeni paradigma geçmişin kaba tekrarı üzerine inşa edilemez.