img_1697

Yakup Aslan

Egemen devletler kazanımlarını asla paylaşmak istemezler ve zor zamanlarda verdikleri sözleri tutmazlar. Barışın önündeki en büyük engel budur. Dünyada bunun aksini yapabilen devlet örneği yoktur. Zorla aldığı yerlerde, herkesi kendisine dönüştürme, kimlikleri yasaklayarak devşirme kişileri inşa etme veya tamamen imha etme çabasından geri kalmazlar. Buna rağmen hakları gasp edilenler, inkar edilip, yok sayılanlar her zaman barış yanlıları olmuşlardır.

 
Tüm zamanlarda, en fazla ihtiyaç duyulan evrensel değer, elbette barıştır. Gelecek nesillere umutlar ve güzel bir dünya bırakabilmek; insan yaşamını tüm değerlerin üzerinde tutabilmekle maksadıyla barış gerçekleşir ancak kin ve öfkenin metaforunda kaybolmuşlar bunun farkına varmaz. Yaşam hakkını kutsayarak, ölümcül şartları ortadan kaldırmak, barışa saygı duymak ve onu sahiplenmek insani bir görevdir. Beraber kazanmak üzerine kurulu bir barış stratejisinin kaybedeni olmaz. Akıl tutulmasının bertaraf edilmesi, ancak böyle erdemli bir evrilmeyle mümkün olabilir. Samimiyet, güven ve haklıya hakkını teslim etme perspektifinde çözüme inanma temelinde barış ve huzur ortamının inşası mümkündür. Diyalog, çözümün ve devamında hakkaniyete dayanan bir barışın gerçekleşmesinin anahtarı olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.

 
Kürdistan ve Kürtler Fars İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Kasrı Şirin Antlaşmasıyla bölünen bir ulus ve ülke sorunu iken; Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra dörde bölünen bir ulus ve ülke sorunu oldu. Sivas ve Erzurum kongrelerinde yapılan “ortak vatan” sözleşmesiyle başlatılmasına karar verilen ve zaferle sonuçlanan “Kurtuluş savaşı” sonrasında Osmanlının İttihatçılarının projesi olarak başlattığı uygulama geleneğine uyularak kurulan devletin, Kürtleri yok sayıp inkar edip sadece Türk ulusunu ve kültürünü esas alarak yaptığı Anayasa bugüne kadar süren sorunun ana damarı olmuştur. “Biz zaten biriz, et ve tırnak olmuşuz. Kardeşiz. Kız alıp vermişiz. Bir sürü Kürt arkadaşım var. Kürtler Cumhurbaşkanı da olabiliyor. Hepimiz Türkçe biliyoruz başka dile ne gerek var?” salvoları politize olmuş bir toplumda geçerli olmuyor. Kürtler bu lafları yemiyor artık, inanç, kimlik, dil, can, mal, kültür ve kazanımlarını hukuksal garanti altına alan bir Anayasa istiyor. Eşitlik istiyor!

 
Osmanlıdan bu yana dönüşmeyi, Türkleşmeyi kabul etmeyen Kürtler konusunda kin ve nefret sözleriyle, körüklendi bu düşmanlık ve şiddet. “Türkiye Türklerindir.” tarzı itici sloganlardan bu toplum yorgun düştü. Dağa taşa “Ne Mutlu Türküm Diyene.” diye yazmamak, Türk olmayanı, “Türküm, doğruyum…” diye bağırtarak, aklının henüz anlamaya yetemediği bir çelişki içine sürüklememek gerek. Ortak yaşam alanlarının da kin ve nefreti uyandıran ad ve tanımlardan arındırılması lazım… Çoğumuzun “Muğlalı” olayını biliriz. 33 Özalp’lıyı katleden bir komutanın ismini Özalp’taki bir kışlaya vermek akıl işi mi? Bunun anlamını açıklayabilecek bir akıl sahibi bulunur mu acaba? Öldürüp ardından katilin ismini mağdurların hergün görebileceğin bir yere asılması!

 
Dersim katliamında yer alan komutanın adı Dersim’de bir mahalleye verilmişti. Yine, Sabiha Gökçen isminin bir hava alanına verilmesi tesadüfü değil… Bütün bunların bilinçsizce yapıldığını söylemek saflıktır. Baskıcı, totaliter, inkar ve imha politikalarına ve kaba asimilasyonist uygulamalara rağmen Kürtlerin, çok ağır bedeller ödemelerine rağmen diğer bazı uluslar gibi Türkleştirilmesi sağlanamamıştır. Bu politikalar her defasında ciddi bir dirençle karşılık bulmuştur. Milleti hakime kibri ile “sizin için en iyisini ben düşünürüm” anlayışın toplumsal desteği sağlama şansı olmadığı gibi, karşıtını da beslemiştir. Şiddetin, şiddeti beslemesi gibi…

 
Kürdistan Meselesi, Yavuz Sultan Selim ile Kürt Mir ve Beylerinin arasında İdris-i Bitlisi aracılığıyla yaptıkları anlaşmanın Tanzimat süreci ile başlayan Osmanlı’nın kendi varlığını kurtarma formülleri arasında yer alan Irkçı/milliyetçi anlayışın hakim olmasıyla yapılan sözleşmenin tek taraflı feshi ile başlayan ve Cumhuriyet döneminde Irkçı/faşist bir anlayışla Kürtlerin asimilasyon, tedip ve tehcir ile yok edilmesi için kendini Türk olarak niteleyen halkın da adaletten, hukuktan, huzurdan ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmasıdır. Ülkenin zenginliklere rağmen geri kalmasının temelinde bu şoven politikalar yatıyor. Bunun neticesi ağır bedel olmuştur. Şiddetin yanı başında düşünce ve psikolojik alan da ağır hasar almıştır. Kürtler ile Türk aydınları arasındaki “epistemolojik kopuş” tartışmalarının devamında, farklı etnik grupları bir arada tutan “İslam kardeşliği”, “ümmetçilik” kavramları da tartışmaya açılmış olması tahribatın, güvensizliğin boyutunu gösteriyor aslında.

 
Gerekçe ne olursa olsun insanlık için en büyük felaket savaştır. Savaş bir kuvvet kullanma eylemidir ve kuvvetin kullanılmasında hiçbir sınır yoktur; taraflar birbirlerini daha fazla kuvvet kullanmaya iterler; böylece doğal olarak aşırılığa kaçmak, insan haklarını çiğneme, şiddetin şiddet doğurması zorunlu hal alır. Acı, gözyaşı ve felaket olan savaşa karşılık barış “iyi”dir, savaşların efendisidir ve savaş felakettir; hiç kimse barışı savunmasa dahi onu savunmak her erdemli, bilinçli, vicdanlı insanın görevidir.
“Barış” girişimleri konusunda insanlık tarihinin kabulleri, tecrübeleri ve dünya örnekleri var.. Müzakere masasında muhataplarını öldürmeyi gelenek haline getirmiş İran devletinin dışında devletler genellikle muhaliflerini bıktırmak, yorgun düşürmek amacıyla barış müzakerelerini uzun bir zamana yaymayı gelenek haline getirmişler. Barış tecrübelerinin neredeyse önemli bir kısmında bu yöntem hakimdir. Filipinler devleti zamana ihtiyaç duyduğu veya politik olarak sıkıştığı her dönemde “BARIŞ” görüşmelerini gündeme getire getire süreci bugüne taşımanın, idare etmenin başaktörüdür. Ormanlarda, dağlarda, yer altındaki sığınaklarında yaşayarak mücadeleyi sürdürenler stratejik olmayan bu taktik barış çıkışlara alıştılar artık. 1973’te masaya oturdular ve ilk barış antlaşmasının 1976 yılında imzalandı. Moro Kurtuluş Cephesi ile Filipin devleti arasında yapılan ateşkesin bozulmasıyla taraflar tekrar 1996 ve 2001 yıllarında barış masasına yeniden oturdular. Barış görüşmeleri, 3. Taraf ve “Barış Süreci”ni izleyen tarafsız bir komisyon denetiminde Malezya’da yapılıyor. Belki de en sistemli bir barış sürecidir. 40 yılı aşkın süredir Filipinler devleti ile Moro halkı arasında devam eden çatışmalarda yüz binlerce insan hayatını kaybetti, 2 milyondan fazla kişi mülteci oldu. Filipinler’de yaşayan Müslümanlar, Hristiyanlar ve diğer azınlıklar artık ne olursa olsun barış istiyor. Barışı isteyenler çoğunlukta, ama istemeyenler de çok net bir şekilde “ülkeyi bölüyorsunuz, ihanet ediyorsunuz” diyerek karşı çıkıyorlar.
İsrail ile Filistin ulusal hareketi arasındaki barış görüşmelerinde de çözümden yana olanlar olduğu gibi, bunun bir ihanet olduğunu söyleyenler de yok değildi. Camp David’de tarafları biraraya getiren Amerikan Başkanı Bill Clinton, Mısır-İsrail görüşmelerindeki “başarılı” sonucu yeniden, bu kez başka bir platformda, İsrail-Filistin arasında almak niyetindeydi. Barışı isteyenler kadar, istemeyenler de vardı. Barışa karşı olanlar Enver Sedat’ı öldürdükleri gibi diğer birleşenleri de ihanetle suçladılar. Barış görüşmelerine hakim olan akıl, ‘Devlete evet, ama askeri gücü olmayan, hava sahasını kontrol edemeyecek, yani iğdiş edilmiş bir Filistin devleti.’ diyordu. Yani kendilerine hak gördüklerini, Filistinlilere hak olarak görmüyorlardı..

 
Savaşı, kılıç zoruyla ve birlikte elde edilen kazanımlara ortak kabul etmemek, üstünlük kibri ve gurur başlatır, barışı herkesin gurur bakımından, hak paylaşımı açısından eşit olduğu düşüncesi sağlar. Eşitlerden bir tarafın gururunu üstün tarafın gururu gibi sunması, ‘milli gurur incinmesin’ gibi ‘muktedir milli gurur’ damarına vurgu yapılması barışa hizmet etmez. Zaten sorun hakta, hakikatte, gururda eşit olamama sorunudur. Taraflara asimetrik sorumluluklar ve hedefler yükleyen bu kardeşlik ütopyası Kürtlerin meşru talep ve hesaplarıyla çok da örtüşmüyor.

 
Barış içerisinde yaşamak varken, kim kavga etmeyi tercih eder… Savaş bir kuvvet kullanma eylemidir ve kuvvetin kullanılmasında hiçbir sınır yoktur; o halde taraflar birbirlerini daha fazla kuvvet kullanmaya iterler; böylece mantıki olarak aşırılığa kaçması zorunlu bir karşılıklı etki doğar. Acılar derinleşiyor, kan akıyor. Düşmanlıklar ayrışmayı pekiştiriyor. Bölücülük, ırkçılık refleksidir, normal zamanlarda “nefret suçu” olarak kabul edilir, ırkçılık kibridir, kimseye faydası yoktur. Daha fazla tabut, daha fazla mezar ve daha fazla ayrılıktan, düşmanlıktan, kin ve nefretten başka bir neticesi yoktur. “Sizinle savaşanlarla siz (de) Allah yolunda savaşın ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara-190)

 

Clausewitz’in tanımları kadar ünlü olan sözleriyle açıklamıştı düşüncelerini: “Savaşmaktan bıkıp usandım. Savaşın şan şerefi boş laftır… Aslında savaş cehennemdir.” Yaşar Kemal “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.” Diyor.

 
Bilinmelidir ki, Kürt realitesinin inkarı, realitenin kendisini soruna dönüştürmüştür. Bir realiteyi soruna dönüştürmek realitenin kendisine haksızlıktır, hukuksuzluktur, sorunu daha da derinleştirme argümanıdır. Barış, geçmişteki düşmanlıkları, kini, öfkeyi, ötekileştirmeleri ve kendisine hak gördüğünü muhatabına hak görmeme gibi ucube hurafeleri izale eden ve adaletin ikamesi için gerekli olan erdemli uygulamadır, çıkış kapısıdır. Barışta önemli olan süreci doğru yönetebilmektir.

 
Kürt realitesi hak, hakikat ve adalet temelinde görülmedi. Bütün inançlar, insanı değerler ve evrensel normlar bu realiteyi yok saymıyor. Bölenler hariç. Toplumun yaşadıklarını daha fazla travmalaştırıp yaşatmamak için realite görülmeliydi. Hakikate dokunulsaydı, bunca acı yaşanmamış olurdu. Sonucun kaya gibi sert ve çıplak olarak sergilediği realite/gerçek, yoksul gençlerin hayatları, savaş, ölüm, hayatın orta yerinde şehirleri harabeye çevirmek, yıkılan mahalleler, sokaklarda veya buzdolaplarında bekletilen cesetler, omuzlarda taşınan tabutlar, ölü çocuk bedenleridir. Gerçek olan, toplumun travması haline gelen sorunların inkar ve imha politikalarının neticesi olduğudur. Dolayısı ile hak, hukuk ve huzur yanlısı iyi insanların önündeki biricik seçenek barıştır. Savaş değil, barıştır. Realiteyi görmezlikten geldiğinizde, realite yok olmuyor. Görmeyişiniz, sorunu besleyen akıl almaz paradoksları üretiyor. Sorunu görmezden gelmek, realitenin dayandığı zemini inkar etmek, askeri ve güvenlik perspektifiyle sorunu görmeye çalışmak sorunun kendisiyle değil sonucuyla uğraşmaktır. Yaşadığımız tecrübeler benimsenen bu politikaların sadece toplumun canını yakmaya yaradığını gösteriyor.

 
Ülkenin tek sahibi olma düşüncesinden vazgeçilmeli, diğer ulusları kendi bünyesinde eritmeye çalışıp, imha etme politikaları terk edilmeli, egemen ulus olma duygu ve bilgisinden geri adım atarak gerçekleri kabul etmek insanlığın faydasına olacaktır. Bazı annelerin acısı görünür olsa da görünür olmayan annelerin acısı da benzerdir. Toplum bazı annelerin acısını görüp, hissediyor ancak bazı annelerin yasını bile tutamadıkları travmalaşmış acılarının olduğunun farkında bile değil. Ölümlerin, yaraların, adaletsizliklerin, kamplaştırmaların topluma dayattığı acının tarifi mümkün değil. Kürt meselesi hakkaniyetle çözülmezse, Kürt meselesinin toplumu çözme, ayrıştırma, kopuşa sürükleme riski her geçen gün daha faza büyüyor. Devletin nesnesi olarak değil, sahibi ve ortağı olarak Kürtleri tanımak şarttır. Gerisi özgürlüklerin, hakların güvence altına alındığı bir anayasa, Türkçülükten arındırma, eyalet sistemine geçiş, yerel yönetimde bürokrasi yerine demokrasinin geçerli hale getirilmesidir.

 
Nasıl ki Filistin sorunu için Filistin sorunu diyor ve doğrusunu yapıyorsak, bu durum için de Kürdistan sorunu diyerek doğrusunu yapmalıyız. Şiddeti öteden beri dayatan, şiddetin kaynağı olan ve şiddet ile Kürdistan’da egemenliğini devam ettiren devlettir. Kürt sorunu Kürtlerin kültürel, siyasal, sosyal temel hak ve özgürlüklerinin ihlali sorunudur. Kürtlerin tarihsel süreçte yok sayılmaları, inkar edilmeleri, asimilasyona tabi tutulmaları, bunlar yeterli olmayınca katliamlara, faili meçhullere, zorunlu göçe, baskı, sindirme ve işkencelere maruz bırakılmalarıdır Kürt sorunu. Klişeleşmiş bazı kavramlar, tek başına sorunu çözemediği gibi tarihi bir yara olan Kürdistan meselesi sadece sözle tanımlanamaz. “Eşit yurttaşlık” talebine verilen “Kürtler bakan, başbakan bile olabiliyor bu ülkede” cevabı bunun en temel göstergesidir. Kürtler bakan, başbakan olabilirler ama Kürt olamazlar. Kürt kalırlarsa da onları o makamlarda uzun süre tutmazlar.

 
Barış tecrübelerinden biri İspanya’da yaşandı.. İspanya-Eta görüşmeleri yıllarca sürdü. Ülkesinin ve vatandaşlarının geleceğini düşünen, büyümek ve yükselmek isteyen bir ülke kendi içindeki halkı ile savaş sürdüremez. Bugün bile ETA’nın 50 yılı aşkın süre devam eden bombalı ve silahlı eylemlerinin yarattığı öfke ve anlaşmazlıkların etkisi yok olmuş değil. Diğer yandan İspanya ve Fransa hükümetleri hala “terörist” diye tanımladıkları grupla müzakereyi reddediyor. ETA yıllarca gizli bir müzakere kanalı yaratmaya uğraştı. Geçen yıl üst düzey Fransız yetkililerle temaslar olduğuna dair haberler var. İspanya ise ETA’nın bu çabalarını üç kez engelledi. Dolayısıyla hükümetlerin barış sürecinde önemli rol oynadığı Kuzey İrlanda ve Kolombiya’dan farklı olarak ETA’nın silahsızlanması uluslararası örgütler ile kiliselerden sendikalara bir dizi sivil toplum örgütlenmesi ve bireyinin kendine özgü işbirliğiyle sağlandı. Türkiye’de ne yazık ki, bağımsız ve Barış Sürecinden direkt insiyatif alabilecek bir dini otorite yoktur. Mevcut Diyanet daha fazla savaşın argümanı olmanın ötesinde düşünme ve dinin esaslarına göre hareket edebilme potansiyeline sahip değil. Kısırlaştırılmış, çorak bir zemin gibi duruyor.

 
Gerry Adams 1983’te Sinn Fein’in başkanlığına seçildikten sonra Kuzey İrlanda’nın en büyük milliyetçi partisi Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi’nin başkanı John Hume’la işbirliği yaptı. Good Friday Agreement “Hayırlı Cuma Anlaşması” barış müzakerelerinde dönemin İngiltere Başbakanı Blair’in karşısında oturan Kuzey İrlandalılardan biri de Gerry Adams’tır. Gençliğinde ancak sırtını duvara vererek yürüyebildiği Belfast sokaklarında hala korumasız adım atamayan tedirgin bir ruh… Gerry Adams kurban olarak doğdu, kurban olmanın isyanını dünyaya anlattı, sonra affetti ve affedildi ve Barışı getirdi.

 
ETA’yla savaşan İspanya, Açeli savaşçılarını dağdan indiren Endonezya, dinamikler, şartlar açısından Türkiye gibi değil elbette. Ama iyi bir çözüm örneğinin birçok tavsiyeden daha değerli olduğu da bir gerçek. İngiltere Kuzey İrlanda sorununu, Endonezya Banda Açe’deki 30 yıllık krizi nasıl çözdüyse, bunun tecrübelerinden faydalanmak gerekir. Bir devletle bir terör örgütü masaya oturduğunda belli kesimin ciddi muhalefetiyle karşılaşılır. Görüşmelerin püf noktası görmek lazım. Kilise, üçüncü göz, sivil toplum örgütleri ve tarafların olaya samimiyetle yaklaşması barışın kapılarını aralar. ETA’nın ateşkes ilan etme sürecinde İspanya neyi doğru yaptı, neyi yanlış yaptı, kimler ne kadar taviz verdi, ne kadar affetti gibi konulardan doğru sonuçlar çıkarmak gerekir. Dünyanın krizleri, doğaları ne kadar başka türlerde olursa olsun vicdanlı insanlar tarafından çözülmeyi bekler.

 
Barış yapmak, düşman bellediğiniz tarafla iletişime girmek, müzakere masasına oturmak, onurda eşit olmayı kabullenmek çok ama çok zordur. Zaman ister, şartların olgunlaşması, gerekli taşların üst üste birikmesi lazımdır. 90’ların başında Sinn Fein ve İngiliz hükümetinin gizli görüşmeleri başladı. Diğer bir adım ABD’deki İrlandalılarla bağlantı kurulması ve ABD’nin devreye girmesiyle sağlandı. En önemlisi IRA’nın 1994’te tamamen silah bırakmasıydı. Askeri bir kördüğüm vardı, yani ne IRA İngiliz ordusunu ne de İngiliz ordusu IRA’yı yenebiliyordu.. Savaş sonsuza kadar sürebilirdi. Sinn Fein’in barış stratejisi; İrlanda devleti, John Hume, ABD’deki İrlandalılar ve Beyaz Saray’ı yekvücut haline getirmekti. Silah bırakmadan sonra politik krizin kilidi açıldı. Bugün bile İngiliz istihbarat servisinde ve ordusunda barış sürecine karşı güçler mevcuttur. Blair onlardan farklı düşünebildiği ve şiddeti bitirebileceğine inandığı için başardı. İngiliz hükümetinin içinde şahinler vardı, IRA’nın da içinde aynı türde şahinler vardı. Barış ortamında kimsenin derdini silahla anlatmaya hakkı yok. “En zor iş kendi tarafınla barış müzakeresi yapmaktır.”

 
30 yıllık savaşın sonunda Kuzey İrlanda halkı yoruldu artık. Savaş ve sorunlar öyle uzun sürer ve öyle bir noktaya gelir ki silinmiş, bitmiş gibi görünür, ama eğer kökü mevcutsa mutlaka bir gün geri döner. O yüzden sorunun kökünü kurutmadan, acının tamamen bitmesini istemenin pek manası yoktur.

 
‘Teröristlerle masaya oturmayız’ diyen bir devlet, hiçbir yerde bu açıklamasında samimi olmamıştır. Bu politik mesaja rağmen, gizli ve dolaylı görüşmeler hep olmuştur. Barış için hep arka kapılar bulunur, gizli görüşmeler yapılır. Dünyanın her yerinde bu yöntemler kullanılıyor olmuştur, Türkiye’de de böyle bir yönteme başvurulmuştur. Devletler ‘teröristlerle masaya oturmayacağını’ söyler ama bu halka karşı takınılan bir tavırdır, kamuya kapalı gayri resmi kanallarda görüşmeler yapılır. Zayıf görünmekten, milliyetçi kesimin desteğini kaybetmekten korktukları için böyle yaparlar. Asırlık sorunlar, Barış için risk alabilen liderlerle çözülür. Elbette devlet bunun önünde engel olmamalıdır. Diyelim ki bir yol bulundu, gizli veya açık, bir devlet terörist bellediği ya da onlarla doğrudan ilişkisi olduğunu bildiği kişilerle masaya oturdu… İngiliz devleti IRA’yla değil siyasi bir parti olan Sinn Fein’le masaya oturdu. Uluslararası örneklerden yararlanılarak, ortaya iki tarafın fedakarlık göstererek kabul ettiği şartlar konuldu.

 
Önce İrlandalıların bir ulus olarak geleceğine karar vermesi iradesine saygı gösterilmesi kararlaştırıldı, ardından yol haritası için gerekenleri sıralandı. Müzakere sürecinde sorun bütün yönleriyle konuşuldu. Bütün tarafların sürece iyi niyet ve inançla başlamaları esas alındı. Taraflar her anlamda birbirine eşit bir şekilde müzakere masasına oturdu. Ön şart ve veto hakkı yoktu. Alınan kararlardan vazgeçilememesi karara bağlanmıştı. Ve tabii süreçte konuşulacak her şeyin bir zaman çizelgesi, son tarihi karara bağlandı. Bunların hiçbiri kolay değil ama Güney Afrika ve İrlanda yaptıysa herkes yapabilir. Özellikle de Kürtler ve Türkler bin yıla varan bir kader ortaklığına sahipler.

 
Tony Blair başbakan olunca barış süreci hızlandı. 1998’de IRA ve İrlandalı Protestanlar silah bıraktıktan sonra iki ülke arasında Hayırlı Cuma Anlaşması imzalandı. Anlaşma Protestanlar ve Katoliklerden oluşan bir bakanlar kurulunu öngörüyordu. Kurul İngiliz ve İrlanda hükümetine bağlı olacak ama İrlanda’nın Kuzey İrlanda üstünde hiçbir anayasal hükmü olmayacaktı. Anlaşma Kuzey İrlanda ve İrlanda’da yapılan referandumlarla kabul edildi. Ama Kuzey İrlanda’da halen gerginlik sürüyor.

 
PKK Kürt sorununun sebebi değil, sonucudur. PKK’den önce de 27 Kürt isyanı olmuştur. Sorun, sürekli inkar edilse de Osmanlıdan bu yana hep vardı. Devletin inkar ritüeli hiç değişmedi. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren devlet politikası aynen devam etti, Kürt inkarı daha geniş boyutlara yayılarak devam etti. Uzun süre varlığı bile inkar edilen Kürtlerin en basit talepleri dahi “bölücülük” olarak adlandırıldı. Kürtler hiçbir zaman silahı çözüm olarak görmemişler, kendilerine başka yol bırakılmayınca, tüm siyasi ve legal alanlar Kürtlere kapatılınca silah yönelmişlerdir. Siyaset gündemini belirleyen, yöneten güçlerin fazlalığı Kürtler gibi bu bölgedeki halkların kendi kaderlerini tayin edebilme olasılıklarını da çoğu zaman olumsuz etkilemektedir. Bu topraklarda yaşayan insanların kimliklerini, kültürlerini ve dillerini yasaklamakla bir yerlere varılamayacağı günümüzde daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Barış süreci için, “Kürt kimliği ve dilinin anayasal güvenceye alınması en önemli başlıktır.’’

 
Kürt sorununun çözülmesi için en azından ilk önce tarafsız “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulmalıdır. Faili meçhul dosyaları, adil ve tarafsız yargıyla çözüme kavuşturulmalıdır. Dersim katliamı için özür dilendiği gibi diğer konularda da özür dileyip, geçmişle yüzleşmelidir. Aynı şekilde yetkililer “evet biz Kürtleri asimle etmek için her türlü yola başvurduk, Kürt dilini yok saydık, Kürt yok dedik, hapse attık, işkence yaptık, namuslarıyla, onurlarıyla oynadık bununla da yetinmeyerek birçok faili meçhul cinayet işledik onun için bu halka bir özür borçluyuz” demelidir.

 
Hükümet yandaşlarına sunduğu kadro, ekonomik imkanlarla sorunu çözeceğini umuyor ama bu halkı maddiyatı kullanarak asimle edemeyeceğini tecrübelerle biliyor olmalıdır. Çözümün şartları bellidir. Kürt kimliği ve dilinin anayasal güvenceye alınması en önemli başlıktır. Genel af da ortamın iyice olgunlaşmasına yardımcı olacaktır. En önemli sorunlardan biri de Kürdistan coğrafyasında, işgal görüntüsü veren militarist görüntünün, uygulamaların ve örtülü OHAL’in sonlandırılmasıdır. Bunlar hayata geçtikten sonra barışa yol açılmış olur. Kürt meselesi insan hakları, hukuk, demokrasi, anadilde eğitim ve öğretimden, kültürlerin özgürce kendisini ifade edebilmesine, eşit yurttaşlıktan, özgürlüğe, adalete, statüye, siyasal temsile kadar çözüm bekleyen sorunlar bütünüdür.

 
Türkiye’de Osmanlı’dan cumhuriyete miras kalan Kürt meselesi ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, kimliksel, tarihsel boyutları olan en önemli sorunumuzdur. Ret, inkar, asimilasyon, şovenizm, resmi ideoloji, tabular statüko, tekçilik, İstiklal mahkemelerinden, DGM’nin ad değiştirmiş hali olan Özel Yetkili Mahkemelere devasa ayrımcılığın kaldırılması sorunun kaynağıdır. Anayasal ve yasal değişimlerle çözüm bekleyen sorunun can alıcı noktası, otuz yıldır süren silahlı mücadelenin dışında barışçıl demokratik bir çözümün olası olması, konjonktürel olarak ciddi bir kamuoyu desteğini arkasına alması günümüzde daha fazla karşılığı olan bir olaydır. 1993 Özal döneminden günümüze kadar, ayrıntılarına sahip olmasak da zaman zaman görüşmelerin olduğu biliniyor, Oslo sürecinden sonra, İmralı süreci çözüm için yeni bir umut kapısı aralamıştı. Çatışmasızlık-sınır ötesine çekilme-silahların temelli susması aşamaları konusunda Newroz bayramında önemli bir açılım yapılmıştı. Sonra Dolmabahçe Sarayında hükümet temsilcileriyle birlikte okunan 10 maddelik Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı mutabakat da, toplumun genelinde olumlu bir karşılık bulmuştu. Devletin en üst makamlarından “arzuladığımız manzara buydu!” türünden açıklamalar yapılmıştı.

 
Sırrı Süreyya Önder, Öcalan tarafından müzakerelere geçilmesi için hazırlanan 10 maddelik taslak metni de bu açıklamada tekrarlamıştı. Bu taslak metin içinde yer alan maddeler şu şekilde:

1-Demokratik siyaset; tanımı ve içeriği
2-Demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması
3-Özgür vatandaşlığın yasal ve demokratik güvenceleri
4-Demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşmasına dönük başlıklar
5-Çözüm sürecinin sosyo-ekonomik boyutları
6-Çözüm sürecinin yol açacağı yeni güvenlik yapısı
7-Kadın, kültür ve ekolojik sorunların yasal çözümleri ve güvenceleri
8-Kimlik kavramı, tanımı ve tanınmasına dönük çoğulcu demokratik ve eşit mekanizmaların güvenceleri
9-Demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması
10-Bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa

 
Barış süreçlerinde silahların bırakılması, yol haritalarının en zorlu ve kapsamlı dönemecidir. Güvensizlik sorun olduğu bir dönemde böyle bir şey yapmak kolay değil. Zira hükümetler, Türkiye’de de olduğu gibi, genellikle müzakerelerde ilerleme için silahsızlanmayı sürecin başında talep ediyor.

 
Sonra Kobanê düşmeyince, gizlenen tavırlar sırıtmaya başladı. Ahmet Davutoğlu’nun “ya bizdensiniz, ya düşman. 3. Şık yok. Düşman olanları imha edeceğiz” tarzındaki çıkışlarından sonra Ceylanpınar’da derin bir komplo olduğu sonralarda ortaya çıkan polislerin öldürülmesi olayı vardı ve bu provokatörce eylem çatışmaların yeniden başlamasına sebep gösterildi. Sonrası malum.. Çatışma sürecinden önce bolca kalekol yapılması, Suriye sınırına boydan boya beton bloklar örülmesi, eski ceza evlerine yeni F Tipi ceza evleri yapılması, Kürtlerin referandum yapmasına karşı ağır bir baskı uygulanması, Kerkük’ü Kürtlerin elinden almak için İran’ın kullanılması, bütün alanlarda IŞİD’in Kürtlere saldırmasına önayak olunması, bir Kürt kenti olan Afrin’e Rusların desteğiyle girdikten sonra başka ulustan insanların getirilip buraya yerleştirilmesi, Kürtçenin yasaklanıp, oraya vali tayin edilmesi, OHAL uygulamalarıyla her türlü hukuksuzluğun uygulanması, Kürtlerin yaşadığı onlarca şehrin yerle bir edilmesi, belediyelere kayyum atanıp, on binlerce siyasinin tutuklanması gibi uygulamalar Barış Sürecinin asıl hedefi konusunda ciddi kuşkuların doğmasına da sebep oldu.

 
Barış, eğitim ve bilinç endekslidir.. Geri kalmış toplumlarda güçlü olanlar her fırsatı kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmezler. En samimi duyguları ilkesizliklerine feda ederler. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, barışa dair yeni ümitler doğmuştur. Bu yeni süreçte bilinçlenme ve toplumsa baskı yoluyla barışa katkı sunmak gerekir. Yeni barış sürecinin bütün sorunları bertaraf edici, hakkaniyet çizgisinde sonuçlanmasını diliyorum…