7C82404E-252F-4B28-A294-2C58A15EB86D

Attila Tuygan

bir varmıştı, bir yokmuştu… bundan birkaç yıl önce jitem eliyle doğu’daki birçok kayıp ve faili meçhul cinayette rol oynamış subayların; kürt halkına yönelik özel savaş suçları faillerinin; devlet içindeki egemenlik mücadelelerinde hep darbe-sevici kanatta yer almış; her sıkıştıklarında ‘ordu göreve’ çığırtkanlığı yapmış nasyonalsosyalist siyasetçilerin, gazetecilerin, rektörlerin, belediye başkanlarının, mafya reislerinin ‘güya’ yargılanacakları bir dava açılmıştı: ergenekon.. ancak faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlarda yaşamlarını yitirenlerin yakınlarının müdahil olma talepleri reddedilmiş; özellikle 2010 referandumuyla birlikte erdoğan ve cemaat arasındaki iktidar mücadelesinde yaşanan restleşmeler sonunda davanın rengi tamamen değişmiş ve ‘hükümete karşı darbe girişimi hazırlığı’ gerekçesiyle birilerine karşı ‘demokles’in kılıcı’ niteliği kazanmıştı dava. o sıralarda devlet kurumlarının paylaşılması ve hükümetin özellikle suriye savaşı sürecindeki ‘ikircikli tavrı’ çerçevesinde hükümet ve cemaat arasındaki mücadele sertleşmeye başlamıştı. işte bu noktada, kendi kadrolarını yetiştirdiği için bir zamanlar kullandıkları hazır kıta kadrolarına artık ihtiyacı kalmayan ve cemaat’e karşı egemenlik mücadelesinde yeni müttefik arayışına giren hükümet, başlangıçta savcısı olduklarını ilan ettikleri davada ‘millî ordumuza kumpas kurulduğunu’ söylemeye başlamıştı. ve sanıklar ‘hak ihlal edildiği gerekçesiyle’ teker teker beraat etmeye başlamışlardı.

giderek, muhtemelen davanın seyrinin geleceği üzerinde yapılan planlar çerçevesinde, dosyaya, ergenekon’la ilgisi olmayan birçok muhalif de sokuşturulmuştu. siyasî düzlemde de, özellikle 15 temmuz ‘girişimi’ sonrasında iyice açığa çıkan erdoğan-ergenekoncular ittifakı, özellikle fırat kalkanı ve afrin operasyonları gibi kürt karşıtı savaşla birlikte yeni bir boyuta taşınmıştı. hükümetin belli bir pragmatizm doğrultusunda rusya ile yakınlaşma siyaseti izlemesi ve avrasyacı söylemler kullanması sonrasında, en önemli ‘agent’lardan perinçek’in erdoğan’ı ‘vatan savaşının’ başkumandanı ilan edip herkesi arkasında saf tutmaya çağırmasından da anlaşılacağı gibi, hükümetin ergenekon çizgisine girdiği iyice belirginleşmişti.

ve.. kısa geçelim, bütün bu gelişmeler temelinde geldik düne. sonunda dün ‘ergenekon diye bir silahlı örgütün varlığının, kesin ve inandırıcı delillerle kanıtlanamadığı, dolayısıyla olmayan bir örgüt adına suç işlenmesinin de söz konusu olamayacağı’ gerekçesiyle ‘gökten üç elma’ düşürüldü ve ortada dava mava kalmadı.

ve bizler, yani topal osman’ın zürriyetinden gelen veli küçüklerin, şahinlerin, tekinlerin, kerinçsizlerin, çatlıların ilişki ağlarını filan gayet net tahmin edenler; dink’in katlinin, danıştay, zirve yayınevi, rahip santoro cinayetlerinin, cizre’deki katliamların ve on binlerce yargısız infazın müsebbiblerinin uzaydan gelmediklerine inananlar; “jitem’in sahibi benim, bu vatan için kimsenin gözünün yaşına bakmadım” demesine rağmen salınan em. albay arif doğan’ın sütten çıkmış ak kaşık olmadığını; özgür gündem gazetesi, belge yayınevi, umut kitabevi’ni kimlerin bombaladıklarını; musa anter’i kimlerin katlettiklerini; adapazarı infazlarının ardında kimlerin olduklarını bilenler yanılmamış olduk!

ben şimdi ergenekon davası kapsamında örgütün üst düzey yöneticisi olduğu iddiasıyla uzun süre tutuklu kaldıktan sonra birkaç yıl önce tahliye edilmiş; türkeş’in genel başkanlığı döneminde mhp milletvekili adayı olmuş; gizli bir tanığın itirafına göre, hrant dink’in kaçırılıp yabancılar mezarlığı’nda görüştürüldüğü türk ortodoks patrikhanesi basın sözcüsü sevgi erenerol’a ve büyük dedesinin kilisesine değinmek istiyorum.

A795D311-5A9E-4334-AC12-9A71A02153B8

sevgi hanım, bundan 97 yıl önce anadolu hıristiyanlarını baskı ve denetim altında tutmak üzere m. kemal’in emir ve himayesiyle kurulan türk ortodoks patrikhanesi’nin basın sözcüsü, aslında kurucu eftim (ya da erenerol) hanedanlığının son mirasçısı. meryem ana kilisesi olarak bilinen kurum, merkezi şimdilerde fazlasıyla ‘yükselen bir emlak değeri’ olan karaköy’ün arka sokaklarındaki bar ve kafelere komşu. 1965’de yunanistan’la yaşanan kriz sırasında galata’daki ayios ioannis ve ayios nikolaos kiliselerine de el koymuşlar. “fener patrikhanesi(nin), dinî ve ruhanî vazifesini ihmal ederek, şanlı türk milletinin, şanlı biz evlatlarını hilelerle yunanlı yapmaya kalkışması”na sinirlenip ve m. kemal’in dost çevresine ‘yamanıp’ milli mücadele’yi destekleyen ve annesi rum, babası ermeni olmasına rağmen kendini ‘türkoğlu türk’ olarak gören papa eftim’in kurduğu ‘tırışkadan’ bir kilise bu. papa eftim ölünce oğlu turgut 2. eftim olarak başına geçmiş kilisenin. onun da ölümüyle de öbür oğlu selçuk 3. eftim olmuş; sonra torunları, en sonunda da sevgi erenerol başa geçmiş. eftim ailesinin hiçbir ilahiyat eğitimi olmamış ve başından beri hiçbir ortodoks âdetine uymamışlar; dolayısıyla patriklikleri hiçbir kilisece tanınmıyor. bir rivayete göre halihazırda dört kişilik bir cemaati var; hatta zangocu, kandilcisi ve papazı da yok; ama üç tane kilisesi var. bir de, arkada koskoca ‘derin’ ilişkileri! bu, türk-turanî patrikhane tam bir rantiye. beyoğlu ve karaköy mıntıkasında 20’den fazla dükkâna, iki büyük işhanına; 200’ü aşkın kiracıya sahip. m. kemal’in “papa eftim, bir ordu kadar bize hizmet etti” dediği biliniyor. işte şimdilerde sülale bu hizmetin karşılığını yiyor!

içine hiç girmedim –hoş girmek isteseydim de muhtemelen sokmazlardı– ama gözümün önüne duvarlarında m. kemal’in; ismet inönü’den başlayarak eski-yeni genelkurmay başkanlarının, recep peker’den mahmut esat’a bir dolu siyasetçinin; nihal atsız’dan hüseyin cahit’e ve ömer seyfettin’den hamdullah suphi’ye bir dizi ırkçı yazarın; alparslan türkeş’ten abdullah çatlı’ya, devlet bahçeli’den veli küçük’e kadar bütün ‘türk büyüklerinin’ ikonaları bulunan; tavanında ise geleneksel pantokrator imgesi yerine hilale bakarak uluyan kurt freskinin olduğu bir garabet kilise geliyor!