03D5E5B5-3C2A-461E-BCF7-33F53AF3A028

M. Mamaş

31 Mart Yerel Seçimlerinde yaşadığı başarısızlık AKP iktidarının çöküş dönemine girdiğini göstermesi ve yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde 59 kat farkla bu çöküşü bariz biçimde tescil etmesi bağlamında çarpıcı bir sonuçtur.

AKP iktidarı ve bağlaşığı “Cumhur ittifakının” sarsıcı bu yenilgisinin kolayca toparlanamayacağının kendileri de farkındadır. Seçimin son günlerindeki ‘panikatak’ manevraları ve hamlelerinin yanlızca çöküşün boyutunu arttırdığını 31 Mart’taki onüçbin oy farkının 23 Haziran’da sekizyüzbini aşmış olmasından anlıyoruz.

Yaşanan bu süreç kendi başına AKP iktidarının çöküşü ile sınırlı değildir. Sistemin bünyesindeki çalkantıyla, buna sebep olan bölgesel ve küresel gelişmelerin dinamiği ile de doğrudan ilişkilidir.

AKP iktidarı özelinde konuyu üç döneme ayırarak bu noktaya nasıl gelindiğine bakacak olursak;

Birinci dönem, İktidara geldiği ilk dönemdir. 2010 yılında AB tam üyelik şartnamesini imzalayacağını taahhüt ettiği, Ordu vesayetine son vereceğini, insan hak ve hürriyetlerinin yasal alanını genişleteceğini, Kürt sorununu çözeceğini ve Ecevit Hükümeti döneminde dip yapmış ekonomiyi düzelteceğini vb deklare ettiği reformcu dönemdir. Reformatör olarak kendini ortaya koyan AKP hem toplumun geniş kesimlerinden hem de Küresel sistemden geniş bir destek buldu. Halk kitlelerini ve seçmenlerini bu programla ikna etmeyi başardığı bu dönem AKP’nin gelişme sürecidir.

İkinci dönem; vaadettiği reformları gerçekleştirme iradesini beyan etmiş olan iktidara küresel sermayenin bonkör desteği ile oluşturulan ekonomik balonun halk desteğini pekiştirdiği ve dolayısıyla seçmenin “satın alındığı” yükseliş dönemidir. Ergenekon – Balyoz operasyonları ve “çözüm Süreci” üzerinden belki de hiçbir hükümetin atmaya cesaret etmeyeceği adımlarla önemli kırılmalara ve sorgulamalara yol açtı. Ayrıca büyük burjuvazinin gayet memnun olduğu bir dönemdir, bu!

Üçüncü dönem; devletin kuruluşundan beri süregelen egemenlik ilişkilerinin ciddi ölçüde kutuplaştığı, iç direnç ve mücadelenin AKP’yi tarihsel saflaşmada “müesses nizam” lehine büktüğü dönemdir. Ekonomik köpürtme en nihayetinde siyasi yozlaşma ve “deveyi hamuduyla yutma” tarzında vurguncu kesimlerin önünü açarak sürdürülebilirliğini yitirmesinin yanında, bu ekonomipolitik kendi yarattığı yeni zengin elit tarafından dahi sorgulanır duruma düştü . Büyük burjuvazi de bu dönem zarar etmeye ve dolayısıyla mevcut iktidardan endişelenmeye başladı.

AKP iktidarı her yükselen gücün kendi zirvesine ulaşınca yaşadığı çözülmesini yaşadı. Bu üçüncü evre çözülme evresidir ve kitleleri adeta rehin aldığı bir dönemdir. Bırakalım AB tam üyelik şartnamesini, vesayet rejimini sonlandırmayı, Kürt sorununun çözümünü, hak ve hürriyetlerin geliştirilmesini vs, Cumhuriyet döneminden beri kalan teamüllerin ve kadük hakların tümünü alabora etti. İşi Batı ittifakından kopmaya kadar vardırdı.

Bu noktalardan bakılacak olursa AKP’nin; reformatör olduğu ilk döneminde kitleleri ikna ettiğini, Küresel sermayenin kendisine akıtılmasıyla kitleleri satın almasıyla yükseldiği, çözülme döneminde ise devletin zor aygıtlarını devreye koyarak kitleleri adeta rehin aldığı biçiminde bir iktidar süreci var.

Bu çözülmesinin özellikle 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası gelişmeler ( İkinci döneminde tasfiye etmeye çalıştığı Avrasyacı güçlerin kontrolü ele geçirmeleri, Başkanlık sistemine geçiş vb) dikkate alınırsa kendi çöküşüne ilerlediğini tespit edebilmiştik. En güçlü gibi göründüğü bu zaman, aslında en güçsüz zamanlarıydı…

Gelişme ve yükseliş döneminde ABD ve Batı ile uyum içindeydi. Genişletilmiş Orta Doğu Projesinin (GOP) parçasıdır. ‘Ilımlı İslam’ modelinin rol modelidir. Fakat ‘Arap Baharı’ olarak başlayan ve Mısır’da İhvancı Mursi’nin iktidara getirilmesi ve alaşağı edilmesiyle raf ömrünü doldurduğu çarçabuk ilan edilen bu ‘Ilımlı İslam’ projesi icabı kendisine alan açılan AKP iktidarının da fazla sürmeyeceği belliydi. Sonuçta AKP iktidarının beslendiği ve liderliğine oynadığı bölgesel İhvancı ve benzeri örüntü Cezayir’deki FİS’ten en son Sudandaki El Beşir’e kadar sökülüp dökülerek tasfiye ediliyor.

AKP iktidarı bu tasfiyeden kurtulmak maksadıyla Şanghay İttifakı’na yaslanmaya çalışırken, yüzyıldır bu devleti taşıyan Batı sisteminin ve onun iç dinamiklarinin buna karşı koyamayacağı zehabına kapıldı. Avrasyacı kanadın kendi kitlesel gücüyle birleşince herşeyin halledilebilirliğine cidden inanmış olmalı.

Oysa ekonomik yapının ‘dolardıman’ edilmesi ve diplomatik sıkıştırma üzerinden verilen tepki en son yerel seçimlerdeki kayıplarla birleştirildiğinde tüm bu olağanüstü gelişmelerin devletin çekirdeğinde kritik hesaplaşmaların önünü açtığını ifade edebiliriz.

Dış politika cephesinde kaybeden bir gücün iç cephede kazanması bu çağda mümkün değildir. Son seçim AKP’ye bunu ıspatladı. Ve 31 Aralık yenilgisi ile ilgili söyledigimizi yeniden tekrarlayacak olursak; “Müesses Nizamın” liberal ulusalcı kanadı AKP’ den kurtulma kararını vermiştir. Avrasyacı ekiple bunun mücadelesi sürüyor. Ekrem İmamoğlu’nun 800 binden fazla oy farkı alması hem bir gövde gösterisi hem de çöküşün başladığının ilanıdır. Böylece 31 Mart seçimleri iptal edilirken; “daha büyük kaybetmesi istendiği için iptal edilmiş olabileceği” öngörümüz de doğru çıktı.

Bu seçimin kilit partisi olan HDP kitlesine de şunu söylemek isterim. Dünün Erdoğan’ı bugünün Ekrem’i, bugünun Ekrem’i de yarının Erdoğan’ıdır. Bu sistem tümden değişmediği sürece bu denklem böyle sürüp gider.

26.06.2019