D41B33F3-99DA-4185-B420-AFB9F3F42261

Yakup Aslan

Bu topraklar üzerinde Kürt meselesi ve bunun hayata yansıması köklü bir sorundur. Çözümünden önce anlaşılması gereken, çözme iradesine ihtiyaç duyulan, toplumda ciddi bir karşılığı olan bir sorun olduğu bilinmelidir. Bilmeliyiz ki, Kürt realitesinin inkarı, realitenin kendisini soruna dönüştürmüştür. Ulus devlet inşasından sonra yürürlükte olan inkar ve imha politikalarının bedeli çok ağır olmuştur. Bir realiteyi soruna dönüştürmek realitenin kendisine haksızlıktır, hukuksuzluktur, sorunu çözmekten kaçıp daha fazla derinleştirmenin zeminini oluşturmaktır. Sorun olarak görülen fiili durum Kürtlere yapılmış haksızlıkların ve hukuksuzlukların toplamına denk gelmektedir. Kürt realitesi hak, hakikat ve adalet temelinde görülmedi, yok sayıldı, inkar edildi, öteki görüldü.. Oysa “Kuran’ı hakem edelim!” dendiği zaman sular durmalıydıve zor da olsa realite görülmeliydi.

Kürt Meselesini, terör sorunu olarak görmek sorunun çözümüne katkı sunmaz, sorunu ağırlaştırır, zaman geçtikçe, ağır bedeller ödenip acılar çekildikçe de çözümü güçleştirir.Bugün yaşamakta olduğumuz sorunun temel nedeni hakikatın sorun olarak algılanmış olmasıdır. Sorunu görmezden gelmek, realitenin dayandığı zemini inkar etmek, askeri ve güvenlik perspektifiyle sorunu görmeye çalışmak sorunun kendisiyle değil sonucuyla uğraşmaktır. Kabul etmek gerekiyor ki, Kürtlerin bugüne değin kendi varlıkları için ödemediği her hangi bir bedel kalmamıştır. Sorunun çözümü için gerekli olan şartlardan birisi de Türklerin kendilerini diğer halklarla eşit görmesidir.Allah’ın bütün halkları eşit yarattığını zor da olsa kabul etmesidir. Ülkenin tek sahibi olma düşüncesinden vazgeçmeleri, egemen ulus olma duygu ve bilgisinden geri adım atarak gerçekleri kabul etmeleri gerekiyor. Bilinmelidir ki, insanlar ve halklar yaratılış, özellik, gurur ve onur bakımından eşittir. ‘Hiçbir halkın diğer halktan üstün olmadığı’ hakikati erdemli toplumlarda kabul görmüş bir hakikat ve ilkedir. Savaşı, üstünlük duygusu, ulusçu gurur başlatır, barışı herkesin gurur bakımından herkesle eşit olduğu düşüncesi sağlar. Eşitlerden bir tarafın gururunu üstün tarafın gururu gibi sunması, ‘milli gurur incinmesin’ gibi ‘muktedir milli gurur’ damarına vurgu yapması barışa hizmet etmez. Zaten sorun hakta, hakikatte, gururda eşit olamama ve bir ulusun kendisini diğer uluslardan üstün görme sorunudur.

Barış, her savaşın, çatışmanın, kavganın kaçınılmaz bir sonucudur. Yüz yıllar süren savaşların vardığı nihai kaçınılmaz menzil barıştır. ‘Savaşta hile olabilir ama barışta hile olmaz, barış beyazdır’.Beyazın kendi fıtratını koruyabildiği bir sürecin devamı, yürütülen çalışmanın en az eksikle sürdürülmesi kadar, hile, kurnazlık, oyalama, zaman kazanma gibi barışın ruhuyla bağdaşmayan savrulmaları engellemek de sağlıklı bir sonuç için kaçınılmazdır.

Durup dururken neden barış? Meşhur ama meşru olmayan barış sürecinin akamete uğratılmasının ardından, bugünlerde barışla ilgili yeni çabaların olduğu fısıltıları var.. Barış Süreci, savaş gibi algılanıp tamamen hile içerikli olduğu için bana göre meşru değildi… Şartları oluşturulmamış ve tek tarafın onuruna, kibrine teslim edilmiş bir süreçti… Kürt halkının olmadığı bir süreçti, zaman kazanmaya yönelik bir oyalamaydı.. Hazırlıklar bitince süreç bitti.. Kürt iradesinin kırılması için bütün yollar denendi.Realite ile yüzleşmenin yerine sonuçla uğraşmak esas alındı…

Yeniden bir sürecin başlatıldığı emareleri var. Bu süreçten tarafların ne anladığını, süreç ile ilgili stratejilerin neler olduğunu, egemenlerin sonuç yerine realiteyle yüzleşip yüzleşmeme niyetinin olup olmadığını da bilmiyoruz doğrusu. Kadim tarihlerden beri egemen güçlerin müzakerelerden ne anladığına dair tarihi tecrübeler ve son Barış Süreci gerçekleri ışığında, ciddi oranda bir güven sorununun olduğu aşikardır. Güven sorununu tetikleyen birçok etkenin olduğu da malum. Kürtlerin her alanda yasal güvenceyle inşa edilen eşit olma taleplerinin nasıl karşılık bulacağını, devlet ve hükümet bu süreçle neyi hedefliyor, olaya nasıl bakıyor, sonuçla uğraşmaktan vazgeçip realiteyi tanıyıp, tanımayacağını bilmiyoruz. Hedef Kürt Meselesini çözmek mi, Kürt Hareketini tasfiye etmek mi, Kürt iradesini kırmaya çalışarak realiteyi yok saymak mı, PKK’yi silahsızlandırmak mıdır çok da belirgin değildir.  Geçmişte defalarca denen yöntemlerin asla sonuç vermeyeceği açık olmasına rağmen defalarca barışın akıl tutulmasına tosladığına şahit olduk. Hile, kibir ve kurnazlık esaslı barış süreçleri dün fayda vermemiştir, bugün de vermez.Kürt analarına “oğlum Barzan nasılsın?”sloganını dayatan, ezberleten zihniyetin inşa ettiği sonuç ortadadır. Barışta samimiyet esas ise, eskinin tekrarı denenmiş yöntemleri yeniden denemek olmaz, bir de ‘şu yöntemi de deneyelim’ mantığı işletilmez. Eski yöntemler soruna çare olmadı, olmaz. Sorunu askeri tedbirlere teslim etmek, Kürtleri parçalamak, şeyhlere mürid yapmak, cemaatlerin çabasıyla İslamileştirmek, ihanetçilerle yol almaya çalışmak, kumpaslar-tuzaklar kurmak, ulusçu kurgularla baskıcı politikalar uygulamak, modern yöntemlerle asimilasyon yöntemleriyle iradeyi öğütmeye çalışmak ve diğer argümanları devreye sokmak yoluyla bastırma çabaları sorunu çözmedi, çözmez. Bu akıl tutulmaları sorunu her geçen gün daha da ağırlaştırdı.

Barış Sürecinde her platformda önerdiğimiz bir çözüm vardı… “Devlet eğer siyasal Kürt hareketini muhatap kabul etmiyor ve kendisini barışın patronu olarak görüyorsa, müzakerelere gerek yok Kürtlerin talebi açıktır. Bu ülkede Türkler kadar hak sahibi olmak haktır. Bütün alanlarda eşit olmak talepleri var. Onurunun, kültürünün, tarihinin, dilinin, sosyal yapılanmasının korunmasını, can ve mal güvenliğinin inandırıcı bir şekilde sağlanmasının arzuluyor. Bunları yerine getirmek için müzakere görüntüsüne, “Akil Adamlar” türünden tiyatrolara gerek yoktur. Yok eğer ‘bu ülkede Kürtler ağır bedeller ödediler, acılar çektiler ve toplumsal barışı sağlamak amacıyla onları muhatap kabul edip, eşit şartlarda barışı konuşacağız’ deniliyorsa, bunun nasıl olduğu ve olması gerektiği tecrübelerle sabittir..”Böyle bir niyetin tezahür etmesi durumunda, geçmiş tecrübelerden orta yere bırakılan endişeler var. Bu endişelerden biri, sorunu yönetilebilir düzeyde tutarak Kürtleri oyalamak ve hazırlıklar yapmak veya bazı eşikleri aşmak maksadıyla iktidar için zaman kazanmaktır. Bu yöntem geçmiş dönemde denendi ve sonucu telafisi imkansız ağır acılar, bedeller oldu. Kürt tarafının iddiası görüşmeler olumlu gidiyordu, tüm seçimler bitmişti, “artık görüşmelere gerek yok” denilerek sürecin sonlandırıldığı şeklindeydi. Hükümetin iddiası ise sürecin Kürtler tarafından bitirildiği yönündeydi. Bizim de iddiamız, “hükümetin yani devletin barış diye bir niyeti yoktu, hazırlıklarını tamamlamak için belli bir zamana ihtiyaç vardı. Bu ne olduğu belli olmayan tek taraflı kontrol altındaki barış süreci, oyalama ve hilenin ötesinde hiçbir hayırlı amaç taşımıyordu.” Yeni bir seçim dönemine girildiği, bir kaç seçimin olacağı, çatışmasızlık ortamına hükümetin ihtiyaç duyduğu görüşü de Kürt tarafında yaygın bir görüştür. Bu teze gerekçe olarak görüşmelerin başladığı ilk dönemlerde ileri sürülen Hudeybiye Antlaşması’ydı. Bunu ileri sürenlerin cehalet paçalarından akıyor… Hilelerini bu benzetmenin arkasına gizlemeye çalışanları, “onların hepsi Zerdüşt’tür, din ile bir alakaları yoktur” salvoları besler oldu..

Hudeybiye Antlaşmasıhicretin altıncı yılında Müslümanlar ile Mekkeli müşrik/putperestler arasında imzalanmıştı. Mekke’lilerin Hendek Savaşı’ndaki başarısızlıkları, Müslümanların giderek güçlenmesi, güçlü bir irade ortaya koymalarından korkuları bu antlaşmayı zorunlu hale getirmişti. Müslümanlar, Hacc döneminde Beytullah ziyareti için Mekke’ye doğru yola çıkmışlardı. Mekkeliler Müslümanların savaş için geldiklerini zannedip korkuya kapıldılar, şehir dışında onları karşılayıp anlaşma teklif ettiler.

İki tarafın eşit bir şekilde müzakereye oturmasının ardından antlaşmaya varıldı. Antlaşmanın maddeleri şöyleydi:

Müslümanlarla Mekke otoritesi arasında 10 yıl savaş olmayacak, iki tarafın hiçbiri diğerinin malına ve canına el atmayacak.

Müslümanlar bu yıl Beytullah’ı ziyaret etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl üç günden fazla olmamak üzere Mekke’ye gelip Beytullah’ı ziyaret edecekler. Bu üç gün süresince Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.

Müslümanlardan Kureyş’e sığınacak olursa, geri döndürülmeyecek, fakat onlardan Müslümanlara sığınanlar geri döndürülecek

Müslümanlardan Hac, Umre ve ticaret için Mekke’ye gideceklerin canları ve malları güven altında olacak. Kureyş tarafında Mısır’a ve Şam’a gidenlerle ticarette bulunmak üzere Medine’ye gelenlerin de canları ve malları güven altında bulunacak.

Kureyş’den başka diğer kabileler isterlerse Müslümanların, isterlerse Kureyş’in koruması altına girebilecek.

Elbette Barış Antlaşmasındaki maddelerden çok, uzun bir süre inkar ve imha politikalarıyla çözüm üretmeye çalışan Mekke otoritesinin bu antlaşmayla, onların varlığını resmen kabul etmiş olmaları büyük önem taşıyordu.

Mekkeliler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul ettiler.

Barış ortamının oluşması İslamiyet’e geçişi hızlandırdı.

Mekke’nin fethi kolaylaştı.

Müşriklerin Müslümanlığın varlığını tanıdığı resmi ilk belgedir.

Şimdi Hudeybiye Antlaşması’nı örnek olarak gösterenler, esasta kendi kalelerine gol attıklarının farkında değillerdi.. Zira hak talep edenler, toplumda şeytanlaştırılıp her türlü baskı, sindirme ve boykotlarla yok edilmeye çalışılan, sürgün edilen, yok sayılan egemen güçler değildi.. Müslümanlarla putperestler arasında yapılan barış antlaşması benzetmesinde kim Müslüman, kim putperest tartışması elbette yersizdir ve kibrin hak, adalet hakikatini gölgelemesine çalışma dürtüsü ve savrulmasıdır.

Şimdi, içi sulandırılmış ve hile içerikli bile olsa Barış Süreci” Kürt realitesinin resmen tanınmış olmasını engellenemedi. TRT6/TRT Kurdî, Kürtçenin seçmeli ders olarak uygulanmaya konulması, üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması, Kürtçe öğretmenlerine belirli kadrolar ayrılması, bazı kurumlarda Kürtçe tabelalara tahammülün gelişmesi ve Kürt dilinin bu süreç içerisinde gelişmesine engel olunmaması tamamen realitenin kabul edilmesiyle ilintiliydi. Tartışmaların seyri önemli ipuçları vermektedir. Yeni süreçle birlikte Kürt realitesi tanınmış oldu.Birçok çevrenin katkı sunmaya çalıştığı Barış Sürecinde, Öcalan, Avrupa ve Kandil ile görüşmeler yapıldı. Çatışmanın dışında durmaya çalışan çevreler de çalıştay, panel ve raporlarla katkı sundu.

Yazışmalar yapıldı, yazışmalar devlet kanalı üzerinden taraflara iletildi. Devlet ilk defa illegal Kürt Hareketlerini resmi olarak tanıdı. Öcalan’ı meşru muhatap olarak aldığını değişik yollarla kamuoyuna deklare etti. Buraya kadar olan gelişmeler normal bir süreçti ve toplumun çoğunluğu tarafından olumlu karşılandı. Barış bahar havası estirdi, savaşın kasvetini dağıtacak kadar etkiliydi.Zira realitenin dışında yaklaşık 30 yıldır çatışma halinde olan tarafların, çatışmasızlık kararının alınmasında esas olan muhatapların iki kesim olduğu kabul gören bir karardı. Realite ile yüzleşmek ve kabullenmek noktasında ise birçok kesimin görüşmesi, çözümü kalıcı hale getirmesi açısından önemlidir.

Çok dillendirilmese de toplumda kabul gören şöyle bir algı var: ‘En hassas süreçlerde Kürtlere umut veriliyor’, amacı zaman kazanmak olan barış süreci başladı diye Kürtlerin oyalandığı kuşku ve endişesi varlığını canlı bir şekilde koruyor. Seçimlerden güçlenerek çıkmak, uluslararası konjonktürdeki dengeleri yönetmek, hedeflenen amaca hazırlığı tamamlamak maksadıyla Kürtleri atlatmak amacına matuf girişimler olabileceği konusunda kuşkular hep canlıdır. İran ve Irak’ta realitenin tanınması yönünde yapılan müzakerelerin tecrübeleri, her platformda sürekligündeme gelmektedir.Özellikle İran müzakerelerinin tarihi geçmişi başlı başına kirli bir tecrübeyi yansıtıyor.

Tarih tecrübeleri içerisinde yapılan müzakerelerin savaş gibi hile olarak algılandığı ve bu perspektifte Kürt realitesini çok değişik argümanlarla zayıflatmak, parçalamak, iradesini kırmak için devletin bütün imkanlarını kullanmak gibi kötü bir anlayış vardır. Barış sürecini alabildiğince uzatarak, barış yapıyor görüntüsü vererek Kürt iradesinin, realitesinin içini boşaltmak, kırmak türünden Bizans oyunlarına başvurulduğu sıkça görülmüştür. Bu sürede Kürtleri asimile etmek, Kürt coğrafyasında yumuşak geçişi hızlandırmak, ekonomik, sosyal, kalkınma, altyapı çalışmaları vb. yaparak Kürt realitesini/iradesini zayıflatmak ve günü geldiğinde bir bahane ile bu oyunda yokuz demektir. Tabiri uygun ise bu süreçte Kürtleri fethetmek hedeflenmektedir. Devlet sıkıştığında, iç ve dış faktörler barışı devlete dayattığında, meseleyi zamana öğütmek için müzakere yapıyor görüntüsü vererek olayı sulandırma kuşku ve endişeleri de hep varolmuştur. Başka seçenek kalmadığından bu yolu denemek zorunda kalındığından günü kurtarma çabasını içerdiği görüşü de egemendir.

Hiç kuşkusuz dünya dengeleri sürekli değişim gösteriyor. Fırsatları kara dönüştürme çabası içerisinde olanların yanında, kapsamlı bir projeyi kademe kademe ilerleten büyük güçlerin varlığı da sözkonusudur. Bu dengeler içerisinde, riski bertaraf etmek maksadıyla iç ve dış faktörler barış taleplerine cevap vermeyi kaçınılmaz kılabilir. Uluslararası dengeler içerisinde devletin başka çaresi kalmadığı, uluslararası güçler devleti barış sürecine zorladığı, müzakereyi dayattığı zaman süreci kontrollü bir şekilde geçiştirmek maksadıyla bir nevi takiyye perspektifinde kurnazlığa dayalı bir çıkışın sonucunun da boş olacağı açıktır. Türkiye’de yeni devlet konseptinde yani ülkenin üst aklının yeni bir politika belirlemesi neticesinde bir asırdan bu yana süren inkar politikalarının netice vermediği anlaşılmış ve dolayısıyla yeni yöntemler uygulamak çerçevesinde;  Türkiye’deki Kürtleri sorun olmaktan çıkarıp, aynı şekilde diğer 3 parça Kürtleri kendi yörüngesine alıp yönetmek hayaline kapılmış ve yeni bir paradigma geliştirmek zorunda kalmış olma ihtimali de kadim tarihlerden beridir süren sorunu çözmeye yeterli olmaz. Zira 1800’lü yıllarda yaşamadığımız belli değil mi? İmparatorluk bakiyesi olan ve kendisini üç kıtadaki hakimiyetin varisi olarak gören Türkiye’nin böyle bir hayal kurmasını normal karşılayan kesimler yok değil. Bölgedeki bütün imparatorluk kalıntılarının dünya üzerinde böyle bir hegemonyayı yeniden diriltme gibi amaçları, hayalleri ve kimi zaman gizli planları var. Bunu gizlemiyorlar. Kürtler üzerinden büyümek, kendi sınırlarını geliştirmek hedefi geleneğiyle, geçmişiyle örtüşen bir hedeftir. Doğrusu Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’un buna benzer bir hedefin olduğu daha Turgut Özal zamanında tartışılıyordu. Büyük Kürdistan’ın kurulmasıve Osmanlı’da olduğu gibi Türkiye’ye bir eyalet olarak hizmet vermesinin tasarlandığı söyleniyordu.

Bu kadar tereddüttün, geçmişe dair tecrübelerin ve hakikatin ışığında aklıselimin devrede olması ihtimaliyle Barış çabalarıyla ümitlenmek istiyoruz doğrusu. Sorunun, barışın ruhuna uygun bir şekilde müzakere yoluyla çözüme kavuşturulması iradesinin gösterilmesiyle herkesin kazançlı çıkacağı açıktır. İnsanlar ölüyor. Ölenlerle birlikte, ailelerde de hayat kararıyor. Egemen güçlerin literatüründe Kürt çocuğu ölünce terörist, kendinden olanlar ölünce şehit olması anlayışı tartışmasız toplumsal bir kabul haline gelmiş olsa da, neticede mesele ölümle, güvenlik yöntemleriyle sonuca kavuşmuyorKin, düşmanlık, öfke toplumun tamamına sirayet ediyor.. İşte barış bütün bu olumsuzlukları bertaraf etmek açısından çok değerlidir. Hak, hukuk, adalet, İslami ve insani değerler perspektifinde barışçıl yollarla Kürtlerin haklarını verme inancının arttığı iddiasına inanmak istiyoruz. Kardeşliğin esası, kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemektir. Sonuç itibariyle bu sorunun çözümünü dayatan birçok sebep, uluslararası dengelerin bölge üzerindeki hesapları vardır. Suriye’de Kürtlere yönelik takınılan ırkçı politikalar olmasaydı tahayyül edilen hedefe ulaşmak imkansızlaşmazdıRojava Kürtlerinin Türkiye için nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlamak zor. Elbette Kürtlerin Rojava’da herhangi bir statü kazanması, Türkiye’nin Kürtler konusunda takındığı çarpık ve düşmanca politikaları ortaya çıkarma, deşifre etme riski var… Bu kıyasın yapılması ihtimali, korkuların ve tereddütlerin kaynağıdır. Süreç sorunun çözümüne evrilebileceği gibi devlet dengelerinin iç sürtüşmesinden ve ırkçı dengenin ağır basmasından dolayı mevcut durumun devamında ısrar edebilecek güçler de olabilir. Ancak barış sürecinin iç ve dış faktörlerinin olduğunu unutmamakta fayda var.

Nispeten karamsar, kasvetli varolan atmosfere rağmen barış hepimizin temennisidir. Barış olmadan huzur bulmak mümkün olmadığı gibi, dünyaya dair tahayyüllerin, hedeflerin gerçekleşmesi de mümkün değil. Kim söylemişse güzel söylemişBarış bütün savaşların efendisidir…