0AB032AF-C06B-41C9-A545-C301AE194D7E

Mazhar Özsaruhan

Bilindiği gibi İstanbul belediye başkanlığı seçimine sayılı günler kaldı. Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının verilmesinden çok kısa bir süre sonra bu seçim 6 Mayıs 2019 tarihinde YSK’ya verilen bir talimatla iptal edildi. Gerekçeli karar da yayınlandı. Bu gerekçenin elle tutulur bir yanının olmadığını görüyoruz. YSK, diğer tüm yargı organları gibi politize edilmiş durumdadır. Yargının verdiği ve vereceği kararlarda objektiflik aramak bir yana, yasal prosedüre bağlı kaldığını söylemek de artık mümkün değildir. YSK, bununla da kalmayıp, “usulsüzlük var” dediği İstanbul yerel seçimlerinde görevini kötüye kullandığı ileri sürülen sandıkkurulu başkanları, seçim müdürleri ve diğer görevlilere 23 Haziran’da yapılacak seçimde tekrar görev vererek, muhtemel bir AKP’nin ikinci kez kaybetmesi sonucu seçimi tekrar etmek için bir bahane aradığı ve seçime tuzak kurduğu verdiği son kararla tescil etmiştir. YSK, AKP ile birlikte çalışan ve onun emrinde bir kurum haline gelmiştir.Unutulmamalıdır ki İstanbul Belediye Başkanlığını kaybetmek, siyasi iktidar yönünde 25 yıllık talan üzerine kurulu rantı kaybetmektir, Erdoğan için reisliği kaybetmektir. Bu seçim ne pahasına olursa olsun AKP nezdinde alınmalıdır. Aksi halde tahakküm ve otoriterlik, rant ve talan politikası büyük yara alacaktır. Eğer muhalefet bunu göremiyorsa söyleyecek fazla bir şey yoktur.

YSK için muhalefet partisi lideri “çete” sözcüğünü kullandı. Bir nevi otoriteryanizmin diliyle konuştu. Ülkenin içinde bulunduğu sömürü, yağma ve talan düzenini görmezden gelip sorunu salt YSK’da arayarak sistemin getirdiği ekonomik krizi, sınıflar arası dengesizliğin had safhaya ulaştığı, yoksulluk ve perişanlığı, işsizlik, cinayet gibi iş kazaları, hemen hemen her gün intihar eden işsiz öğretmen adayları, istismar, tecavüz ve kadın cinayetlerini, ülkenin adım adım izlediği faşist düzeni, Avrasyacıların başını çektiği derin devlet yapılanmasını ve ülkenin ulus devlet olmaktan çıkıp bir aşiret devleti haline yavaş yavaş geldiğini görmedi ya da görmezlikten geldi. Savcılar, hakimler gibi yargı mensupları, valiler, kaymakamlar gibi mülki idare amirleri, parti devletinin emrine girmiş bilumum devlet memurlarının kurulduğu yeni düzende elbette ipe sapa gelmez gerekçelerle seçimler iptal edilecek, bir daha, bir daha ve bir daha seçimler yenilenecek ve AKP’nin başını çektiği, muhalefetin sessizce izlediği talan düzeni devam edecektir.

Diktatörlüğe dayanan otoriteryanizmi halk oylamasıyla benimsedik. Ülkemiz, küresel ekonomide çevre ülke olmuş,ekonomisi dibe vurmuş, yoksulluk ve cehaletin had safhaya ulaştığı yeni sömürge tipi yapılanmada, ikna edilen kesimin dini duyguları istismar edilmiş, kaosa sürüklenmiş bir düzende bir siyasi otoriteyi salt İstanbul seçimleri gibi dar bir alana sıkıştırmak, gelecek büyük tehlikeyi görmezden gelmektir. Muhalefet bunu yapıyor.CHP, İYİ Parti, tıpkı AKP ve MHP gibi bir burjuva ideolojisi olan milliyetçi ve hatta ırkçı söylemleriyle bu talan düzenin sürmesinde adeta işbirliği yapmışçasına aynı dili kullanıyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde hezimete uğrayan siyasal otorite, 1 Kasım seçimlerinde tek başına iktidar olma planlarındatutmuş olan mayayı bu kez ertelenen İstanbul yerel seçimlerinde tutacağını sanmış olmalıdır. O dönemi hatırlamaya çalışalım. 7 Haziran seçimlerinde AKP, tek başına iktidar olamadı. Hükümeti kurmak için muhalefete yetki de vermedi, seçimleri yenilemeye karar verdi. O süreçte ülkenin Kürt coğrafyasındaki şehirler, ilçeler ve köyler harabeye çevrildi. Kentlerde taş üstünde de taş bırakılmadı. Bir yetkilinin iki dudağı arasındaki bir onayla yüzbinlerce insanın itiraz hakları gasp edildi, görevlerinden alındı, gelecekleri karartıldı. Akademisyenler, gazeteciler, avukatlar, iş adamları, savcılar, yargıçlar, öğretmenler, öğrenciler ve bilumum muhalif gördükleri insanların evleri gece yarısı basılarak gözaltına alındı. Hukuksuz olarak yüz binlercesi hakkında soruşturma dosyalarıaçıldı, pasaportlarına el konuldu. İpe sapa gelmez iddianamelerle davalar açıldı. Ülkenin tüm kentlerinde sokaklar, meydanlar, alanlar protestolara, hak aramalarakapatıldı. Halkın iradesiyle seçilmiş insanlar, hukuksuz gerekçelerle görevlerinden alındı, yerlerine kayyımlar atanarak belediye kasaları boşaltıldı, yandaş iş adamlarına peşkeş çekildi. Onlarca milletvekili uyduruk gerekçelerle cezaevine atıldı. Muhalif kesimin seçme ve seçilme hakları gasp edildi. Kemal Can’ın söylemiyle [1]“neredeyse bütün kanallardan, yasal sorumsuzlar tarafından hemen herkese hakaretler, tehditler yağdırıldı. 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasında yaşananlar ve bunun seçim sonuçlarına etkisi, sertleşme teorilerinin en çok müracaat ettiği en çarpıcı örnek” şu 23 Haziran seçimlerinde bile hala yürürlükte olduğu izlenimini bırakmıştır. Acaba tüm bunları AKP iktidarı tek başına mı yaptı?

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ülkede meydana gelen en büyük değişiklik Cumhuriyet rejiminde görülen sapma ve ne yana gittiği belli olmayan burjuva sandık demokrasisinin askıya alınması ve kuvvetler ayırımının ortadan kaldırılmasıdır. Bu nasıl oldu? Kısaca bu konuyu özetlersek, sanırım “ülkenin hangi mecralara doğru sürüklendiği” sorusunun cevabı da verilmiş olacaktır.

C1FF3ABF-797E-4022-AA42-D612D88A4271

Bilindiği gibi AKP, 2002 seçimlerinde tek başına iktidar oldu. Ancak iktidarı sonradan terörist diye ilan edilen Fethullah Gülen cemaati ile paylaştı. Bu cemaat, önce yargıyı, sonra eğitimi, polis teşkilatının tamamını ve ordunun belli bir kesimini ele geçirdi. Amacı devletin tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirmekti. Ancak siyasi iktidarla devleti yönetmekte halk deyimiyle “papaz” oldular. Başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Arap ülkelerinde görülen ve adına “Arap Baharı” denilen, aslında Arap cehennemine dönüşen toplumsal hareketler sonucunda “Ilımlı İslam” adı altında yeni bir rejim kurulmak istendi. Gülen cemaati bunun için biçilmiş kaftandı. Ancak “evdeki hesap çarşıya uymadı” ve cemaat tasfiye edildi. Meydana gelen otorite boşluğu sonradan sair cemaat ve tarikatlar ile 15 Temmuz 2016 sonrasında sahneye çıkan Avrasyacılar aracılığıyla doldurulmaya çalışıldı.

Bilindiği gibi 2013-2016 süreci yaşandı. 17/25 Aralık 2013 tarihinde Fethullah Gülen, devleti ele geçirmek istedi. İktidar sahiplerini hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve görevlerini kötüye kullanmakla suçladı. Yargı aracılığı ile 3 bakanın çocukları ile aralarında bürokratlar, iş adamları, banka müdürleri, çeşitli kademelerdeki kamu görevlileri hakkında rüşvet, görev suiistimali, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık suçları işledikleri iddiasıyla 16 Ocak 2014 tarihli HSYK kararı ile başlatılan soruşturma savcılar tarafından yürütülmüştü. Soruşturma sonrasında İçişleri, Ekonomi, Çevre ve Şehircilik Bakanı ile Avrupa Birliği’nden sorumlu bakan görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. AKP’li 9 milletvekili de partilerinden istifa ettiler. Zarrap olayı ortaya çıktı. ArdındanHakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yapısında değişiklikler yapıldı. TBMM Soruşturma Komisyonu, bu bakan ve milletvekillerini Yüce Divan’a AKP oylarıyla göndermekten vazgeçti. Olup bitenlere tepki olarak borsada sert düşüşler ve kırılgan yapısıyla ekonomide depremler yaşandı. Döviz kuru inanılmaz düzeylere yükseldi. Erdoğan ve AKP’liler bu olayı “kumpas” olarak nitelediler.

15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan tartışmalı darbe girişimi sonucunda ordu içinde generallerin yarısına yakını tasfiye edilerek, TSK’nin gücü çökertildi. Tek adam rejiminin önündeki tüm engeller bir iddiaya göre Avrasyacı denilen derin devlet yapılanmasında görev alan başta Doğu Perinçek olmak üzere bazı generaller, sol ulusalcı-ırkçı; sağcımilliyetçi-ırkçı gruplar  tarafından siyasal İslamcı fethullahçı radikal gruplar, yargı organı mensupları, polis, asker, memur, öğretmen, bilim insanı, sağlık personeli ve bilumum fetöcü diye tanımlanan ve bunlarla işbirliği içinde olduğu düşünülen kadrolar bertaraf edildi ve topluma tek kurtuluş yolunun otokrasi olması gerektiği imajı yerleştirildi. Bunun dışındaİttihat ve Terakki geleneğinden gelen bu zihniyet ile Kürt siyasetçileri potansiyel suçlu ve terör ile bağlantıları olabileceği bahanesiyle başkalaştırıldı. Kürt siyaset adamlarının dokunulmazlıkları CHP’nin desteğiyle kaldırılarak onlarca milletvekili cezaevine atıldı. Çözüm süreci Erdoğan tarafından buzdolabına kaldırıldığı ilan edildi. 17 Aralık – 15 Temmuz sürecinde kuvvetler ayrılığı çökertildi. Anayasal sistem ve hukuk devleti bitirildi. Muhalefet partileri rejim diliyle konuşmaya başladı. Belli ki Avrasyacı nasyonalistler muhalefeti de böylece hizaya getirdiler.

4A0DB880-C522-49EC-9BAA-75B401D8525A

Kim bu Avrasyacılar

 

Dünya görüşü olarak İttihat ve Terakki ile paralel bir yapılanma içinde olan bu örgütlenme, batı ve demokrasi yörüngesinden tümüyle çıkarak, ülkeyi ittihatçıların Almanya’ya yanaştıkları aymazlıkla Rusya’ya yanaştırarak [2] medet umar hale getirdiler. Kendilerini Avrasyacı diye tanıtan grubun tarihine baktığımız zaman bunların 1920 yılında Sovyetler Birliğini yıkmak için Çarlık Rusya’sı yanlılarından destek alan çoğu göçmenlerden oluşan Karşı-Devrimci gruptu. Otoriter rejimlerde tek adam yönetiminin engelsiz sürdürülebilirliği adına özgürlük, demokrasi ve insan hakları ile ilgili sorunlar yaşanmasın diye batıdan ayrılmak, Rusya’ya yaklaşmak ve gerektiğinde aynı potanın içine girmek daha kolaydı. Ne de olsa Rusya, İnsan hakları ihlallerinde dünya şampiyonuydu. 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasını müteakip Doğu Perinçek ile kan kardeşliği tescillenmiş Aleksandr Dugin’in öncülüğünde yapılan ve “Klasik Avrasyacı” görüşlerden esinlenerek ortaya çıkan yeni bir akımın olduğu iddia edilen bir harekettir. Bu akıma göre Rus toplumu, Avrupa yerine Asya’nın jeopolitik konsepti içinde yer alması gerekiyordu.

1991 sonrasında Avrasyacılık, Türkiye’de sol ulusalcı, sağ milliyetçi, CHP’nin ulusalcı kanadı ile MHP’nin aşırı milliyetçi, ırkçı şahin kanadında yer alan bazı kişileri, ülkücü grup içinde yer alan militan grubu, Vatan Partisi’nin aşırı ulusalcı-ırkçı kesimi, TSK’nin Ergenekoncu diye anılan bazı isimlerini içine alan geniş bir yelpazede yer alan eskiden gladyo, kontrgerilla, ÖZEL HARP DAİRESİ, adına ne derseniz deyin devletin derinliklerindeki yapı içinde kimi zaman çatışma alanı yaratan, kimi zaman kendi inine çekilerek kendisine özgü bir yapılanma içinde yer alan yeni ve derin bir örgütlenmedir.

Avrasyacılar, Türkiye’de bir ideolojik akım olarak 1991 yılından itibaren sol/ulusalcı kesimde anılmaya başlandı. Turancı-milliyetçi Avrasya birliği / Türk Birliği olarak algılanırken, ulusalcı kesim için de ABD emperyalizminden kurtulma ve Rus emperyalizmine doğru kayma olarak algılandı. Türkiye’deki sol/ulusalcı hareketin baş aktörü Doğu Perinçek’tir. 17 Aralık öncesinde Rus jeopolitikçi düşünür Dugin, Ergenekon davası sanığı İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek ile uzun süreden beri birlikte çalıştığını beyan etmiştir.

Sosyalizmden sapan Rusya’nın 1999 da Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya; 2004 yılında Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Estonya, Romanya, Slovakya; 2009 yılındaArnavutluk ve Hırvatistan; 2017 yılında da Karadağ’ın NATO’ya alınmasından sonra eski müttefiklerinin üzerindeki otoriteyi tamamen kaybetti. Egemenliği altındaki diğer devletleri kaybetmek istemedi. Ukrayna ve Gürcistan’a insanlık suçunu oluşturan uygulamalarıyla sindirme operasyonunu başlattı. Türkiye ve İran gibi devletleri de kendi tarafına çekebilse, onun için yıpranan otoritesini belki yeniden kurabilirdi. Avrasyacılık Rusya için ideoloji olmaktan çok, bir jeopolitik stratejidir.

Günümüzde Erdoğan ve Partisi Avrasyacılarla ittifak halinde görünüyor. [3] Çünkü Erdoğan iktidarının devamı, Avrasyacı askeri kanadın bir yerde desteğine bağlı. Erdoğan tek başına TSK’ne söz geçirebilecek gerekli araçlara sahip değildir. Erdoğan, bürokrasi içinde kendisine hala bir kadro kurabilmiş değildir. Bürokraside yer alan üst düzey yöneticilerinin ve yargının içinde yetişmiş belli bir kadrosuda yoktur. Bir kısmı şimdiki cemaat, tarikat mensubu, büyük kısmı da Avrasyacılar tarafından atanmıştır. Bir zamanlar Fethullah Gülen’in kontrolündeki yargı bugün tamamıyla Avrasyacıların kontrolüne geçmiştir. Bu nedenle sayın Erdoğan, ikinci bir aldanmaya maruz kalabilir.

AC74C3F9-2A7E-46EA-B74C-53D6F84DA8AF

 

Avrasyacıların marifetleri (!)

 

“Rus emperyalizminin uşaklığını” içine sindiren Avrasyacıların marifetleri saymakla bitmez. Göze çarpan ve akla gelen marifetlerinden (!) bazılarını sıralamak istiyorum.

17/25 Aralık sonrasında yüzer yıl cezaya çarptırılan ve Ergenekon iddiasıyla tutuklanan askerler, gazeteci ve aydınlar 15 Temmuz tartışmalı darbe girişiminden sonraserbest bırakıldı. Bazı askerler eski görevine iade edildi. Bu olay insanın aklına şu soruyu getiriyor: Acaba tartışmalı darbe girişiminde bunların da rolü var mıydı?
ABD başkanı Trump’ın “Türkiye NATO’ya sadece kağıt üzerinde müttefiktir” söylemiyle, Türkiye’nin stratejik olarak Rusya’ya; ortaklığa doğru sürüklenmesinde Avrasyacıların rolü olduğu ayyuka çıkmıştır.
24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye-Suriye sınırında devriye gezen Rus uçağının sınır ihlali gerekçesiyle düşürülmesinde sır perdesinin hala aralanmamış olması Avrasyacıların marifeti (!) olarak iddia edilmektedir.
Feto’nun 15 Temmuz tartışmalı darbe girişiminde tamamen saf dışı edilmesinden sonra Türkiye dış politikası “batıdan uzaklaşma, doğuya yanaşma”yı ilke haline getiren Avrasyacıların ideolojik talepleri yerini bulmuş olmalıdır ki, başkanlık sistemi ihdas edilmiştir.
ABD’den F-35 savaş uçaklarının alımının durdurulması veRusya’dan S-400 füzelerinin alınmasında ABD’nin ambargo uygulayabileceğini bildiği halde Avrasyacıların teşvik ve desteği olmadan, daha önceleri Fetö’ye bağlı hareket eden AKP’nin, bu kez kendi başına bağımsız hareket ettiği pek olası olmasa gerek.
21 Kasım 2018 tarihinde AİHM’in Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması ile ilgili kararından sonra, İstanbul Bölge Adliyesi 2. Ceza Dairesi üyelerinin apar topar 4 yıl 8 ay ceza vermesiyle Anayasa’yı arkadan dolanmaları ve Fetö’den kalan geleneği devam ettirme gibi bir kanunsuzluğu Avrasyacıların rolü olmadan yapmaları düşünülemez.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 11 Ocak 2018 tarihli Anayasa Mahkemesi’nin  Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında iki kez verdiği hak ihlali kararını bilerek yerine getirmedi. Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmayan bu ülkede hukuk güvenliği de kalmamıştır. 26. Ağır Ceza Mahkemesi reis ve üyelerinin bu kanunsuzluk eylemini bilerek ve arkalarında bir destek olmadan gerçekleştirmeleri mümkün değildir. AKP’li Bekir Bozdağ, bu kanunsuz eyleme destekvermiştir. 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Avrasyacıların rolü olmadan böyle bir karar almaya cesaret edebileceklerini sanmıyoruz.
Türkiye’de yargının tamamıyla hukuk dışına sapması ve politize olmasında başrolün AKP dışında Avrasyacılar denen derin devlet içinde yuvalanmış bu grubun marifeti değilse, kimin marifeti olabilir? Bu da bize gösteriyor ki yargıdaki bazı talimatlar Erdoğan’ın dışında da verilebiliyor.
ABD’li rahip ile ilgili verilen kararda Avrasyacıların rolü küçümsenemez. Rahibin gerek ev hapsi [4] ve gerekse tahliyesi Erdoğan’a zarar vermek için kasıtlı alınmış bir karardır. Dolayısıyla mahkemelerin hukuktan sapmaları, hukuk adına hukuku askıya almaları, keyfi kararlar ileher istediğini yapabilmelerine itiraz edebilecek bir mercinin olmadığı, muhalefetin bunu kabul ettiğini göstermektedir.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra tutuklanan ve Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 8 Şubat 2018 tarihinde görülen karar duruşmasında ”silahlı terör örgütüne üye olmak”. ”casusluk” suçlamalarıyla önceleri 7 yıl 6 ay, daha sonra sadece terör örgütüne yardım ettiğigerekçesiyle 5 yıl hapse mahkum edilen Türk Asıllı Amerikalı NASA çalışanı Serkan Gölge’nin ABD başkanı Trump’ın telefonu sonrasında mahkemenin 29 Mayıs 2019 tarihinde tahliye kararında AKP reisinin dışında bu örgütün talimat verdiğine ilişkin var olan şüpheler giderilemedi.

Anayasa Mahkemesi’nin “Gözaltına alınmasınıgerektirecek somut delil yok” dediği davalarda müebbet hapis cezaları verilebiliyor. Bu ülkede hukukun olmadığı, dağ, sokak ya da orman hukuku denen ve adına ne derseniz deyin, kısacası gücü yeten yetene ülkenin bir kaos ortamına sürüklendiğini aklı başında herkesin gördüğü bu gerçek karşısında gerekli önlemlerin alınmaması durumunda hukuk arayışlarına toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile bu çetenin işlevsiz hale geleceğine inanıyorum.

Muhalefetin siyasi otorite ile aynı dili konuşması, “aslında birbirimizden yok farkımız, biz yine de Osmanlı Bankası’yız” reklamındaki gibi büyük halk kitlelerince muhalefetin, siyasi otoriteden pek farklı olmadığı algısını yaratmaktadır. Eğer muhalefet kendisini vitrinde bir seçenek olarak göstermek istiyorsa, otoriteryanizmin dili kesinlikle reddetmesi ve gerektiğinde halka dönmesi gerekmektedir. Ancak bugünkü muhalefette bunları beklemek beyhudedir. Hepsi de aynı düzenin dönen çarkının dişlileridir. Merhum Cem Karaca’nın deyimiyle “düzenin çarkına çomak” sokabilecek muhalefet ne yazık ki şimdilik ufukta bile görünmüyor.

Selam ve sevgiyle…

[1] Kemal Can, “Siyasette Sertleşme Sorunu” (Birikim Dergisi, 24 Mayıs 2019)

[2] Mehmet Efe Çaman, “Derin Devlet -1” (Tr724, 24 Ekim 2018)

[3] Oya Baydar, “Ergenekon’un Avrasyacı maskeyle dönüşü”(T24, 14 Kasım 2017)

[4] Tunca Öğreten, Ergin Cinmen ile söyleşi: Avrasyacılar yargıyı ele geçiriyor, bunlar hükümeti de yargılar (Gazete Diken, 30.09.2018)