img_0825

Recep Maraşlı

Ben Erdoğan liderliğindeki AKP-MHP-Ergenekon koalisyonunun “eksen değişikliği” denen ve ideoloji-politik bir tercih olmaktan çok, daha keyfi davranacaklarını düşündükleri Avrasya blokunda konumlanmayı düşündüklerinden, hazırlıklarını buna göre yaptıklarından kuşku duymuyorum.

Tabi onlar istedi diye hemen olacak değil; bu işin bugünden yarına olmasının önünde ciddi engeller var. Ama geriye doğru baktığımızda da bu engellerin önemli ölçüde aşınmış/ aşılmış olduğu da bir gerçek.

Zaten aceleleri yok: “usuletle ve suhuletle…”

Engellere bakacak olursak; iç dengeler açısından karşılarında halen % 48’lere varan bir muhalefet tabanı var. Türk milliyetçilerini yedeklese Kürtleri, Kürtleri yedeklese Türk milliyetçilerini kaçırıyor. Anti-Kürt ittifak % 80’i bulsa da, Avrupa ilişkileri, ekonomi, eksen değişikliği ve bir dizi konu olunca her şeyi “milli birlik, dış tehdit” palavrasının arkasına saklayıp “muhalefeti” yedeklemek her zaman mümkün olmuyor

… Bu birincisi.

Türkiye’nin Batıya dönük yüzü yalnızca Cumhuriyet’in eseri değil. En az 200 yıllık bir geçmişi var. Bir çok kurumlaşma, hukuki, sosyo-ekonomik ilişki sancılı da olsa bu bağlamda şekillenmiş. Bunlar sadece üst-yapıda kalan şeyler değil toplumsal karşılıkları da bulunan bağlantılar.

Bunun yine 200 yıllık bir askeri boyutu var. Abdülhamit döneminde beri Almanya ittifakı ile ayakta duran bu askeri mihver; 2. dünya savaşının değişen Avrupa dengeleriyle NATO’ya dönüşmüş durumda. ABD ise bu siyasal-ekonomik-askeri blokun lideri zaten…

Hal böyle olunca iktidarın niyetinden bağımsız olarak eksen değişikliğinin kazasız belasız gerçekleşmesi mümkün olmaz. Kaza-bela dediğimizde bugünkü iktidar blokunun çok ciddi biçimde “İÇ SAVAŞ”a da hazırlık yaptığını görebiliyoruz.

Bütün bunlar elbetteki ona destek veren sermaye gruplarının keyfini kaçıracak cinstendir ve en iyi ihtimalle Türkiye’nin tıpkı Suriye gibi üç ana bölgeye bölünmesi ve bunların birbiriyle boğazlaşmasından başka bir sonuca gitmez.

İktidar (ve taraflar) buna hazır mı?

Ben iktidarın eksen değişikliği hedefinden sapmamakla birlikte ani kırılmaların kendi ayağına kurşun sıkmak anlamına geleceğinden bu tür badireleri yumuşak geçişlerle atlatmak istediğini düşünüyorum.

Dolayısıyla şu anda yakın planda S.400 krizinin (ama aslında Batıyla askeri ilişkilerde önemli bir kırılma düzleminin) yumuşatılacağını düşünüyorum.

Bu da Rusya’yla yapılan S-400 anlaşmasını iptal etmeden ama fiili olarak da öteleyerek yine “zamana oynama” biçiminde olabilir. (Zaman şimdiye kadar hep kendilerine yaradı!)

Bunun iki önemli göstergesi var: Birisi S-400 krizinin tehlike çanları çaldığı bir anda doların bu derece rahatlaması, perde arkası ABD’yeverilen sözlerle ilgili olmalıdır. (NASA’li rehinenin bırakılması da bir jestti tabi..) Yani her türlü biçimde “rahat olun, sorun yok” mesajları verilmiş olmalı.

Bu durumda Rusya biraz darıltılmış olacaktır ki bu ülkeyle de başka tür avantajlı anlaşmalarla (örneğin geçenlerde Rusya Ulusal Muhafız Ordusu’nun komutanının 5 günlük ziyaretinde önemli iç güvenlik anlaşmaları imzalandı) gerginliğin yumuşatılması mümkün.

Rusya da zaten bu kadar sabretmişken aniden köprüleri atmayacaktır diye düşünürüm.

İmralı kapısının, bu gerginliğin Suriye’de extra sorunlar yaratma tehlikesi karşısında açılmış olma ihtimali daha büyük. Çoğunlukla bu kapının açılması kısa vadeli olarak İstanbul seçimler vb. gibi görünse de ben bunun YPG-Suriye ağırlıklı olduğunu düşünmekteyim. Türkiye – Rusya ilişkileri S-400 nedeniyle yeniden gerginleşirse faturanın bir kısmı Suriye’de kesileceğinden (Örnekse; Rusya sayesinde girdiği yerlerden çıkarılma tehdidi, Idlip’ten gelecek mülteci ve savaşçı akınını gögüslemek zorunda kalması vb.) buna bir de YPG boyutu eklenmesin diye, “Fırat’ın doğusunda şöyle asarız, böyle keseriz!” diye efelenmek yerine YPG ile bir yumuşama aramaları kendileri açısından daha mantıklı geliyordur.

Kıssadan hisse; Elin kriziyle kendi fırsatınızı yaratmak bir hayli zordur.