ŞENGAL’IN İSİMSİZ KAHRAMANLARINA

AD32C3E7-9CC6-4795-A329-0AAABE27C757

Uyku ile uyanıklık arasında toprağın üstünde debelenirken, güneş ışınlarının kirpiklerimin arasından sızıp hınzırca gülümseyip merhaba demesi beni tamamıyla uyandırdı. Oysa biz çocuklar alışmıştık güneşe birazcık yalandan kızdırmayı ve hınzırca gülmeyi. Anam olmadığı için her sabah güneş uyandırır beni, yoksa anamdan önce kimse uyanamaz. Aha bu nur yüzlü güneş bile. Uzun kirpiklerimin arasından ta göz bebeklerime kadar ışığını uzatıp göz bebeğimi okşamaya başlayınca çaresiz uyandım. Güneşe bir nanik çekip sırtımızı dönmek isterdim ama bu mümkün değildi artık. Güneş ışığıyla bütün gövdemi sarmıştı. Gerçi halimden şikayetçi değildim, sabahın serinliğinde sıcacık güneş ışıkları. Bugün çok güzel bir gün olmalıydı ki güneş özel olarak benimle ilgileniyor. Bende bedenimi, ruhumu güneşe teslim etmeye karar verdim.

Akşamdan kalma vücut kırgınlıkları gidince gözlerimi açtım. Gözlerimi açar açmaz güneşin ışıklarıyla sevişmeye başladım. İlk öpücüğü yanağıma kondurup yüzümü avuçladığında bunu anlamıştım. Siz hiç güneşle seviştiniz mi? Gözlerini gözlerine dikerek onun bütün ışığını bedeninize aldınız mı? Böyle kollarınızı gökyüzüne açıp tanrının kutsal ışığıyla bütünleştiniz mi? Hani bazı anlar vardır anlatılmaz yaşanır deniyor, işte anların resmini çizmeye çalıştığım an böyle anlardan biridir.

Biz yezidi çocukları her sabah güneşle sevişiriz. Güneş bizim aydınlık yüzümüzdür. Bütün karanlıkları, kötülüklere inat dünyaya ışık saçar ve o ışık bizim yaşam kaynağımızı oluşturur. Her ışık milyonlarca nur zerresinden oluşur ve biz her sabah bütün insanlık gibi o nur zerreciklerini soluruz. Birçok insan onu solur ama anlamını bilmez. Ona nasıl bir yaşam bağışlanmıştır anlamaz. Ancak Ezidi çocukları daha ilk yaşama gözlerini açar açmaz, gözleri Güneşe değer değmez yaşamın, aydınlığın ve aydın kalmanın ancak doğayla bütünleşmek olduğunu, bunun adına da özgür yaşam dendiğini bilir. Özgürlük bizim sınırlarımızda, içimizde değil, özgürlük içimize dolan aydınlıkla orantılıdır.

Karanlığa karşı kazandığımız her an özgürlüğü yürüdüğümüz ve özgürlüğü yudum yudum içtiğimiz andır. Özgürlüğü yudumlamak, yudum yudum özgürlüğü solumak ne kadar güzel diye düşündüm. O mutlulukla gözleri açtım.

İçimde bir kırıklık, vücudumda bir eksiklik varmış gibi bir his etsem de güneşin gülümsemesi her şeyi unutturmuştu. Yaşam aydınlıktı ve güneş her zamanki gibi ilk ışıklarıyla bizi kutsuyordu. Artık neden korkacaktık ki. İstediğin kadar karanlık olsun, istersen dünya zifiri karanlık olsun Güneş ışınlarını gösterdiği bütün karanlıklar dağılır ve aydınlık yeryüzüne hakimolur. Bugün güneş bir başka doğmuş sanki, bugün Güneş bir başka dans ediyor benimle. İnanmayacaksınız bana ama güneş ışıklarıyla beni sarmış ve bir sevgili gibi kollarına almış dans ediyor. Işıklar içindeyim, dünyanın bütün nuru buraya üstüme toplanmış sanki bu nasıl bir mutluluk? Hayatımda ilk defa bu kadar mutlu oluyorum desem yeridir. Evet evet bir annemin kolları birde şimdi. Bu ne böyle ölmüş müyüm ben ne?

Ben Şengal’li bir yezidiyim. Henüz buluğ çağına ermedim Göğüslerim morilenmedi (Boncuklanmadı) öyle çok güzel sayılmam mavi gözlü, kalem kaşlı beyaz tenli değilim, ama buğday tenli kara gözlü ceylan gibi gözlerim var. Herkes gözlerime hayrandır dersem yalan olmaz yani. Dal gibi bir boyum olmasa da ince ve uzun sayılırım, boyum şimdiden bir atmış beş, birkaç seneye belki biraz daha boy atarım. Gerçi bunları ne diye anlatıyorsam ve daha boyumun niye daha uzayacağını düşünüyorsam bilmiyorum. Daha yeni uyandım. Gözlerimi açalı birkaç dakika oldu.

Gözlerimi açık ama düş alemindemiyim, yoksa gerçekten uyanıkmıyım henüz çözmüşte değilim. Her şey o kadar güzel ki anamın mis kokusunun bile duyabiliyorum. Bakın bugün size çok güzel bir gün olacak derken boşuna söylemedim. Bu gece ben tatlı tatlı uyurken birden kendimi annemin kucağında buldum. Sımsıcak, sevgi dolu ve amber kokulu. Anam nasıl bir özlemle sarmışsa beni artık ter içinde kalmışım. Yüzüm anamın göğsünde ve anam habire başıma öpücükler konduruyor. Yukarıda Allah var anamı çok özlemiştim. Kaç yıl oldu unuttum anamı görmeyeli. Ona ne oldu bilmiyordum ve şimdi kendimi onun kucağında mis kolu göğsünde uyurken buldum. Her şey o kadar güzel ve o kadar inanılmaz ki gerçek olması için bir mucize gerekir. Gerçi gerillaların ne mucizeler yarattığını bir çok insan görmüş ama ben henüz görmedim. Yüzlerce esiri kurtardılar, annemi de kurtarabilirler. Ama böyle ben uyurken kucağımda güneşle sevişmelerimiz…

Ne oldu da ben kendimi anamın kucağında bulmuştum onu henüz hatırlamıyorum. Ben mi İŞİD‘ DE esir düştüm, yoksa anam mı kurtuldu onu da bilmiyordum. Yoksa, ikimiz başka bir dünyada mı bir araya geldik onu da bilmiyorum diyecektim ki aptal kafam kendine geldi ki ben uyumuştum. Demek ki bu bir rüya idi.. Yine de mutluyum desem hem de çok mutluyum desem yalan olmaz, çünkü annemi İŞİD’in eline esir düştüğünden beri onu rüyalarımda bile göremiyordum. Halbuki onu düşünmediğim bir saat, bir dakika bile yok desem yalan olmaz. Görev anlarında bile bir resim gibi sol gözümün karşısında kızıl bir eşarpla süslenmiş bir çerçevenin içinde duruyor. Hangi görev verilirse verilsin hiç aksatmam. Verilen görevi yapmak, o görevin başarıya ulaşması anam ve anam gibi nice Ezidi kadınının kurtuluşunu yakınlaştırdığının bilincindeyim. Yüzlerce kadın kız ve çocuk şu anda ya tecavüz ediliyor ya dayak yiyiyor ya da işkence ediliyor, ardımdan ve Meleké Tavus’dan ne kadar eminsem bundan da o kadar eminim. Onun için sakın yanlış anlamayın anamı düşünürken görevleri karıştırmam, duygusal olmam, aksine göreve dört elle sarılır, annemin gözlerinden gözlerinden öperek şevkle atom karınca gibi koştura koştura çalışırım.


Evet, Anamı İŞİD kaçırmıştı, peki ben nasıl kurtulmuştum? Düşün düşün bir türlü aklıma gelmiyor. Aslında şu anda hiç birşey aklıma gelmiyor. Olsun anneme biraz daha sokuluyorum ama annemin kolları buz kesiliyor ve birden kayboluyor ve ben bir başıma bir çukurun içinde kollarım yana sarkmış oturuyorum. Sanki donmuşum. Başımdan aşağı sıcak bir su boşalıyor. Zor bela elimi başıma götürüyorum, başımın sol tarafına bir demir saplanmış ve oradan kan sızıyor.

O an etrafımı süzmeye başlıyorum. Korkmuş, ürkmüş bir çocuktan çok meraklı bir çocuk gibi. Etrafım delik deşik ve ben derin bir çukurun içindeyim. Sağımda solumda benim gibi kıpırdamadan yatan yoldaşlarım var. Kimisinin vücudu benimkinden kötü. Kimisinin kolu, kimisinin bacağı, kimisini gövdesi tamamıyla kopmuş. Yaralıların durumu ise içler acısı. Ve o sesler o mahşeri sesler. Patlamalar, üst üste durmadan patlama sesleri. İlk defa ses duyuyor ve o da sadece patlama sesleri. İlginçtir ne korkuyorum ne heyecanlanıyorum ve ne de herhangi bir tepki verebiliyorum. Halbuki KDP’nin saldırısında ilk ön saflara koşanlardan biri bendim. Silah almadan can siperane ve de kardeşime karşı silah kullanmama adına. Ama şimdi değil müdahale etmek , put gibi olanları izleyebiliyor ve sadece içimden geçenleri anlatabiliyorum. Onu da ne kadar yapabiliyorum, ya da yapabiliyormuyum. Yoksa zihnim benimle küçük oyunlar mı oynuyor? Bilmiyorum. Dediğim gibi sadece meraklı bir çocuk gibi, ha pardon ya unutmuşum, bir çocuk değil bir gerilla gibi. Hem de üç ay on günlük bir gerilla. Gerçi nasıl bir gerillaysam daha bir çatışmaya bile koymadılar. Elime adam gibi bir silahta vermediler, taa ki iki hafta önceye kadar bizim be akıllar Türklerin gazına gelip güzel Şengal’lıma saldırıncaya kadar. Öz savunma adıyla başlarına bela oldum. Hani çok küçükte sayılmam.

Doğru ya silahım nerde, ben niye çukurdayım, güneş niye karardı. Bu çukur, yoksa bombalar bizim başımıza mı patladı. Güneş onun için mi bizi terk etti bu bağırtılar bu haykırışlarda ne. Benim her yanım yara bere içinde kalmış. Onun için başımdan kan sızıyor. Daha demin güneşle dans ediyorduk ne oldu niye beni terketti. Derin bir nefes alarak sakinleşmeliyim. Ne olduysa oldu. Hiçbir şeyi değiştiremem ama her şeye tanıklık edebilirim. Gözlerim açık, yüreğim açık ve zihnim açık. Her şeyde bir hikmet vardır diyeyim Meleke Tavus adına.

Yolcunun biri önümden geçerken hüzünle gözleriyle beni sözdü. Medine fukarasına bakan biri gibi değil, Şengal’de yetim kalan bir çocuk gibi. Ufak tefek, güneşten yüzü kavrulmuş , yaşlı sulanmış gözlerini silerek cebinden kelimeleri çıkarıp duvara asıp duvarın dibine yürüdü.. Gökyüzüne bakarak derin bir iç çektikten sonra yüzünü güneşe dönerek çömeldi. Şimdi onun yaşlı gözleri de güneş gibi parlıyordu.

Az sonra adı sanı duyulmamış bir ozan gelip baş ucumda durdu. Elinde sazı, yüreğinde kelimeleri. Orta boylu hafif kırlaşmış saçları ve siyah gözlüydü. O, gözlerini gözlerime dikmekten kaçınıyordu. Daha çok vücudumda açılmış yaraları inceliyordu. Bir kaç dakika bakmıştı ki sarsıla sarsıla kendini bıraktı. Başını iki avucunun içine alarak olduğu yere çöktü. Salya sümük ağlaması hoşuma gitmişti. Yoldaşlarımın dışında ilk defa tanımadığım biri benim için böyle içten ağlıyordu. İlk defa gözlerimle görüyorum ki biri benim yerime ağlıyor desem daha doğru olur sanırım. Kim bilir daha kaç ana yüreği dayanmamıştır bu paçavraya çevrilmiş vücudumun haline…

Ozan birkaç dakika sarsıla sarsıla ağladıktan sonra hiçbir şey olmazmış gibi ayağı kalktı ve yüreğinde topladı kelimeleri gül gibi özerime serpiştirmeye başladı. Her kelime bir nota her nota bir isyanın yakılmış son mermileri gibi yankılanmaya başladı.

O an güneş o kadar parladı ki göz gözü görmez oldu. Göz kamaştıran güneşin bin bir tonda ki ışıkları melodiyle dans ederek benim etrafımda dönmeye başladı. Ne muhteşem bir şeydir, tam o anda yaşayamadığım çocukluğum geldi aklıma…

Bizim oraları bilmezsiniz siz 
Güneşin doğuşuyla başlar kelimelerin raksı. 
Tatlı ninnilerde demlenmiş çocuklar 
İlk güneşle birlikte Gözlerini açarak 
Hınzır hınzır gülmeye başlarlar. 
Onların hınzırlığı, hınzırca bakışı güneşe inattır.
Güneşe bakarak içten içe gülerler 
Ve şöyle seslenirler güneşe: sen istediğin kadar parlak ol 
Bugün senden önce ben gireceğim annemin yüreğine. 
Senin sıcaklığına inat

Güneşe nispet annelerine sıkı sıkı sarılırlar. 
Anneler ilk önce onları öper 
Sonra Güneşi. 
Ve onlarda Güneşin yanından ayrılırken Güneşe göz kırparlar.

Güneş onları çoktan yüreğine basmıştır. 
Mis kokular içinde sabah güneşi sarmıştır çocukların yüreğini
Sabah güneşi sarmış annelerin yüreğini
Her şeyden ve herkesten önce

Ondan sonra başlar yaşam
Kelimelerle çocukların oyunu başlar 
Bazen tek kale maç yaparlar
Bazen golle korte oynarlar

Her kelime bir dilde ninni olur
Her kelime bir ninnice cümleye dönüşür
Her harf bir kartal olur süzülür
Her kartal bir çocuk olur coşturur

Dolanır kelimeler Karacadağ eteklerinde
Dengbejin gözyaşlarında damla damla akar Şengalé
Önce güneş ısıtır yürekleri sonra kelimeler
ve ardından cümleler

Kuşların güneşle birlikte ötüşüyle 
Cümlelerin dansı başlar. Bizim yaramaz taşlı sokaklarda
Bulutlarda ödünç aldığımız gölgelerle kurulur çadırlarımız
Herkesin gıptayla baktığı yalın ayak, çıplak çocuklarız biz

Tanrının ve bütün insanlığın yetin çocukları. 
Analarımızın yüreği kandil olduğundan beri 
On dört yaşında kızlar çeker zılgıtlarımızı
Her zılgıt bir dağın yamacında kimsesiz mezarlığına ulaşır

Zılgıtlar raks ettikçe gökyüzü berraklaşır
On üç yaşında mavi gözlü kızlar 
kara gözlü oğlanlar savaşa akın ederler
El değmemiş sevdaların göz bebeklerinde

Ölümün bir nefes kadar yakın 
Bir ömür kadar uzak olduğunu bilirler
Bilirler bilmesine ya 
Govendé girmekten de gocunmazlar

Bilirler her can atar bir sokak da
Kahramanıdır küçük kuş yüreklerin
Sevdasıdır küçük prenslerin
Masal kahramanları

Daha birer fısıltıya dönüşmeden
Anlatılır masalları sokak aralarında
Dengbejin diline düşenin vay haline
Her sabah Laleş’te güneşle doğar avazı

Efsaneye dönen sokaklarda govendê durur bizim çocuklar