Günümüz insanı kendisini kuşatan küresel tehlikeler karşısında daha duyarsız, buna karşın lokal sorunlarda daha duyarlı. Bu bir yere kadar anlaşılır bir olgudur. Zira lokal olan günlük hayatı direk ilgilendirirken, can yakıcılığını bire bir hissettirirken, küresel sorunlar daha dolaylı ve uzak ihtimal olarak görülmekte, dikkatler yerel olanda yoğunlaşmaktadır.

 

D0BC1AEB-80D7-4697-AB26-9FCC65914804

Lokal sorunların bir bölümü tarihsel sorunlar olarak çözülemeden bu güne kadar gelmiş, kimileride küresel sorunlarla bağlantılı olarak şekillenerek lokal sorunlarla iç içe geçmiştir. Hangi sorunun lokal mücadelelerle aşılacağı, hangi sorunların küresel bakış ve mücadele ile aşılacağı hususunda kafalar gittikçe bulanıklaşmaktadır.

İnsanlığın ulusal düzeyde çözülebilecek sorunları ile, çözülemeyecek gün geçtikçe daha çok varoluşsal tehdit haline gelmeye başlayan, küresel emperyalizmin yol açtığı nükleer savaş tehlikesi, küresel iklim değişikliği, teknolojik bozulma, özellikle yapay zeka ve biyo-mühendisliğin yükselişi, biyoteknolojik tehdit gibi tehditler, küresel tehditlerdir. Bu tehditlerle başa çıkmanın tek yolu da küresel çapta örgütlenme ve mücadeledir. Daha adil ve eşit bir dünyada yaşamanın yoluda küresel çapta örgütlenme ve işbirliğinden geçiyor. Ulusal düzeyde mücadeleyle küresel sorunlar aşılamaz. Ulusal düzeyde, ulus devlet olgusunun öne ittiği lokal sorunlar asgari düzeydede olsa çözüme kavuşturulmadıkça insanlık küresel çapta ortaklık kuramaz. Zira lokal düzeydeki sorunlar bire bir yakıcılığını hissettirdiğinden, kitlelerin dikkatlerini daha büyük sorunlara çekme olanakları zorlaşmaktadır. Lokal düşünme hastalığı, lokal sorunların en azından asgari çözüme kavuşturulması ile aşılabilinir.

Bugün coğrafyamızda tarihin günümüze devrettiği demokrasi sorunları hala çözüm beklemektedir. Bu demokrasi sorunlarının başındada kürd meselesi gelmektedir. Demokrasi bilincinin gelişmediği, teba ve biat kültürünün hakim olduğu arap coğrafyası ve etkilediği islam coğrafyası demokrasiye en çok ihtiyaç duyan coğrafyadır. Feodal üretim ilişkilerinin ağırlıklı olarak tasfiye edildiği ülkelerde dahi, feodal kültür zihinlerde yıkılamamış ve etkileri toplumsal bilincin şekillenmesinde başat rol oynamaya devam etmştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin galebe çalması, toplumsal devrimle, köklü radikal kültürel dönüşümle sağlanamadığından asya üretim tarzı ve feodal ekonomik yapının iç içe oluşturduğu kültürel doku yıkılamamış. Bu feodal teba ve biat kültürü üst yapı kurumlarınca desteklenmiş ve korunmuştur.

Musevi kapitalistleri dışında tutarsak, kapitalist bir işletme sahibi olan, rezidanslarda, lüks yalılarda oturan islam orjinli burjuvazinin üzerindeki cilayı kazıyın, altından feodal derebeyi kültürü çıkar. Bu coğrafyamızın realitesidir. Şıh, hacı, hoca, cemaat, tarikat kültü tamamen bu feodal, tebacı, biatçı anlayışın üzerine bina edilmiştir. Her yanından ortaçağ kültürü ve bu kültüre özlem akıyor. İç dinamikler yoluyla kapitalist üretim ilişkileri hakim hale gelmeden emperyalist müdahaleye ve onlara bağımlı bir ekonomik modele mahkum edilmiş ortadoğu halklarının ortak kaderidir bu. Kapitalist üretim ilişkileri ile, feodal üretim ilişkileri bir çok yerde iç içe geçmiş, çarpık bir kültürel doku oluşturmuştur.

Sol, sosyalist, aydın kesimlerde dahi feodal kültürün etkilerini görebilmekteyiz. Gelenekçi kültür, sol sosyalist kültürle iç içe geçirilerek sakat bir sol anlayış oluşturmuştur.
Olayları olguları tarihsel persektifle ele alamamak, tarih persfektifinden yoksunluk sebep sonuç ilişkisini kavramayı zorlaştırmıştır. Adalet duygusundan yoksunluğun temelinde bu kavrayışsızlık yatmaktadır. Türkiye sol hareketi ve sosyal demokratları ( Sosyalist sol bunun dışındadır, sol derken sosyalist sol anlaşılmamalıdır) olgu ve olayları ele alırken, enternasyonalizmin nişangahından değil, milliyetçiliğin nişangahından bakmıştır. Milliyetçi bakış adalet duygusunu zedelemiş, faşizmin Türkiyede aldığı özgün biçim olan milliyetçilikle arasına kalın ayrım çizgisi çizememiş, dönem dönem bu faşist eğilimlerle milliyetçilik yarışına girmiştir. Milliyetçilik zehiriyle zehirlenmiş Türkiye solu, enternasyonalist olmayı kürt meselesi gündem olduğunda hatırlamış, milliyetçilik yapmakla suçlamış, bu argümanıda kürtlerin hak taleplerini bastırmanın aracı haline getirmiştir. Türkiye solu türkçülügün sınırlarını aşamamış. MHP türkçülügüyle, türkiye solunun türkçülüğü aynı karede buluşmuştur. Yalçın Küçük, Doğu Perinçek ve Aydınlık çevresi ve başını Soner Yalçın’ın çektiği oda tv çevresi, sözcü vb. solu rayından çıkararak MHP milliyetçiliğine hapseden anlayışın şampiyonluğunu yapmışlardır. Günümüzde aralarında nüans farkı dahi kalmamıştır. Soner Yalçın gibi tetikçi gazeteciler kürt meselesi gündeme geldiğinde müthiş, anti emperyalist, solcu, enternasyonalist kesilirler, oysa gerçek tutumları, anti emperyalist, sosyalist veya enternasyonalist değil, tamamem nasyonal sosyalist, özcesi faşisttir.

Sol adalet duygusu gelişmiş, bütün haksızlıklara karşı tepkisini ortaya koyan, bu tepkiyi ortaya koyarkende, ulusal, dinsel, dilsel, renksel, cinsiyetçi çıkarlara heba etmeden olaylara bakar. Solun dili enternasyonalizmdir. Kendine sol diyen bu kesimlerin ise dili türkçülüktür. Olaylara ve olgulara, türkçülük gözüyle bakarlar ve bunu solculuk olarak pazarlarlar. Hitlerde solculuğu böyle ele alıyordu, nasyonal sosyalizmi alman ırkçılığı üzerine inşa etmişti. Ezilenin, dışlananın, gadre uğrayanın, korkunç bir asimilasyona tabi tutulanın lehine pozitif ayrımcı olmayı gözetmezler. Oysa sol demek mazlum olanın, ötekileştirilenin, hakları gaspedilenin, ezilenin, sömürülenin sesi ve vicdanı olmak demektir.

Peki Türkiye’de kendine sol diyenler, aydınım diyenler ne yapıyor. Kürtlerin dillerinin yasaklanması, asimilasyona tabi tutulması, şehirlerin, dağların, nehirlerin, insan isimlerinin yasaklanıp türkçe isimler verilmesi karşısında ne tutum almıştır bu sol, hayır. Bilakis alkışlamıştır. Hala devam eden bu yasakçı ve asimilasyoncu anlayışa karşı tutum alıyormu hayır. Bilakis kürtlere değil, teröre düşmanız yalanının arkasına sığınıp Tokyo üniversitesinin kürtçe dilde eğitime başlamasını dahi hazmedemiyorlar. Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehirlerin kürtçe isimlerini telaffuz etmekten itina ile kaçınan, bunun yerine arapça isimleri telaffuz eden bir sol ve solculuk düşünün. Şehirlerin kürtçe isimlerle anılmasını feodal olmak olarak sunan, sonradan zorla dayatılmış türkçe isimleri ise çağdaşlık olarak ele alan bir kepazeliğin sol ve solculuk olarak pazarlandığı bir Türkiye gerçeği.

Bu kepazeliğe bir örnek
“Tunceli adı kimileri için neden nefret sembolü?
–Dersim adı kimileri için neden sevda sembolü?
Bu ne telaş yoldaş?
Gerici feodalizme sarılıp, Cumhuriyet ve devrimlerine muhalefet ederek komünist olamazsınız! Sahi…
Bu kararınızla, emperyalist küreselleşmeye/ “Yeni Sağ”a yenik düştüğünüzü kavrayamıyor musunuz? “Ne” ile kuşatıldığınızın farkında değil misiniz? “Soner Yalçın. 24.05.2019 Sözcü

Bir ulusun şehirlerinin adının türkçeleştirilmesi çağdaşlık, kürtçe adlandırılması ise feodallik oluyor. Bu kepazelere göre kürtçe konuşmak, yazmakta feodal olmak oluyor. Türkçe konuşmak ve yazmak ise çağdaşlık. Şehirlerin orada yaşayan halkın tarihten gelen isimlerle anması emperyalist küreselleşmeye hizmet oluyor, türkçeleştirilince anti emperyalist oluyor. Bir kere ar damar çatladımı dikiş tutmuyor. Tarih bilincinden, toplumsal gerçeklikten, bilimsellikten uzak ırkçı zavallılık örneklerini dahada çoğaltabiliriz. Tiksinti verici iğrençliğin bu kadarı yeterlidir.

Bu devlet solu tarih bilincinden, demokrasi bilincinden koptukça milliyetçi faşizme, diktatoryalizme kayıp iyice kepazeleşiyor. Daha önce daha geniş bir coğrafyanın adı olan, sonra parçalanıp küçültülerek küçük bir il haline getirilen Desim, Dersim, sonradan Tunceli olarak adı değiştirilen ilde, belediye tabelasının dersim olarak değiştirilmesini feodalizme özlem ve solculuktan uzaklaşmak, küresel emperyalizme hizmet olarak ele alan bu zat diğer taraftan,1397 yıl öncesinin yani 622 yılının değerlerine sarılmayı temel desturu haline getirmiş islamcı cenahla el, ele, kol kola, diz dize durmayı feodal değerlere sarılmak olarak görmüyor. 1935’i feodal görenler 622’yi çağdaşlık olarak görüyor. 1397 yıl öncesinin yaşam tarzını topluma dayatanlarda çağdaşlık iksiri bulanlar, ilerici görenler, 84 yıl öncesini feodal ve gerici görüyorlar. Nedenmi çünkü 84 yıl öncesinde kürt ve kürtçe söz konusu, kürt düşmanlığı bunu dedirtmek zorunda. Kişi vicdanını, adalet duygusunu, siyasi ahlakını ihaleye verir, ırkçı gözlüklerle hayata bakarsa böyle tutarsız ve omurgasız olur.

Bir coğrafyada o halkın onayı alınmadan, o halkın oylarıyla kararlaştırmadığı ve tepeden, bizzat devlet eliyle, devlet kararlarıyla yapılan bütün isim değişiklikleri faşist dayatmadır. Bir bölgede yaşayan halkın onayı alınmadan yapılan bütün isim değişiklikleri, dayatmacı ve faşizan eylemlerdir. Kim yada hangi anlayış tarafından yapılırsa yapılsın, bu reddedilmelidir. Bir halkın dilini yasaklamak, eğitim dili olarak hayata geçmesini engellemek faşist dayatmadır. Bir coğrafyada 1000 kişi dahi farklı bir dil konuşuyor ve o dilde eğitim almak istiyorsa, solcu olan bunun olanaklarının oluşturulması için çaba sarfeder. Sol dil seçemez, dil yasaklayamaz. Bir dili çağdaş, diğer dili feodal ilan edemez. Dillerin kökeni ve etimolojisi açısından bakarsakta bu anlayış anti bilimsel ve tamamen ırkçıdır. Bilimde yeri yoktur. Solcu diller arasında ayrım yapamaz, bir halkın hangi dilde konuşup, eğitim yapmak istediğine karar veremez, ona o halk karar verir. Bu temel insan hakkıdır, vicdani ve ahlaki bir haktır, tarihsel olarak oluşmuş ve bugüne gelmiş bütün dillerin yaşaması için gerekiyorsa o diller lehine pozitif ayrımcılık yapar. Solun siyaset ahlakı ve vicdanı bunu öğütler.

Yasakçı ve asimilasyoncu politikayı savunan sol ve solcu olamaz, olsa olsa ucuz bir ırkçı olur. Bunlarda bu ahlak, bu vicdan, bu kişilik olmadığı için emevi zihniyetini ve yaşam tarzını bugün topluma dayatanlarla barışık yaşamayı çağdaşlık, bir ulusun dilini ise feodallik olarak sunabilmektedirler. Zira ırkçı, milliyetçi faşistlerimizin zihni Amerika kıtasını traşlayan ispanyol ve ingilizlerin, Afrikayı traşlayan İngiliz, Fransızların, Belçika ve Portekizlilerin, Hindistan ve Avustralyayı traşlayan ingilizlerin zihnidir, bunların eğemenlerinin zihnidir. Bilirsiniz bunlarda oralara kılıçla, topla tüfekle uygarlık götürdüklerini iddia ediyorlardı. Barbar toplumları topla, tüfekle uygarlaştırmaya çalıştıklarını iddia ediyorlardı. Bu coğrafyadada, topla, tüfekle, katliamla uygarlık götürdüklerini iddia edenlerdir bu güruhlar. Bu zorba, katliamcı ve adimiladyoncu anlayışın türkçe versiyonudurlar.

Kürt meselesinin çözümünden yana tavır almayan, bu meselenin bir an önce adil ve insani bir çözüme kavuşturularak gündemden düşmesini sağlamak için çaba sarfetmeyen her görüş küresel sermayeye hizmet ediyor. Emperyalizm toplumların lokal sorunlarını adil ve evrensel insani değerlerle çözümünü istemiyor. Toplumların lokal sorunlar içinde boğulmasını istiyor. Toplumlar lokal meseleler içinde boğuldukça, küresel çözümler peşinde koşamazlar. Kürtlerin haklarını gadpeden ve bu gaspı savunan, adil bir çözüm yerine inkar ve imhayı dayatan, bunuda çağdaşlık olarak pazarlayan bütün faşizan anlayışlarda emperyalizme hizmet ediyor. Lokal sorunların çözülmesini istemiyorlar, inkarı, imhayı ve dolaysıyla çözümsüzlüğü dayatarak sorunları ağırlaştırıyorlar. Gerçek sol ve sosyalistler bunlardan kalın çizgilerle ayrılmalıdırlar. İnkarcı ve imhacı siyasetin emperyalizme hizmet eden ve bölge halkları arasında derin düşmanlık tohumları eken ırkçı-faşizan anlayış olduğu görülmelidir.

Bugün var olan kürt örgütleri bir sonuçtur. Sebep inkarcı ve imhacı siyasettir. Kürt örgütleri bu inkarcı ve imhacı siyaset sonucu ortaya çıkmışlardır. Sebebi sorgulamadan sonuçları sorgulamak bu ırkçılarımızın basit şark kurnazlığıdır. Sadece bu ırkçılarımızın yazılarını takip eden biri, tarihsel süreci bilmiyorsa, şu sonucu çıkarır. Kürtler dilleri serbest olan, ana dillerinde eğitim gören, eşit vatandaşlık hakları anayasada güvence altına alınmış, kimliklerinde kürtçe isim ve soy isimleri yazan, şehirlerine, dağlarına, ovalarına kendi dillerinde isimler vermekte özgür olan ve bu haklarınında anayasa tarafından garanti altına alındığı bir toplumdur, ulusal özgürlükleri tam takır yerinde bir toplumdur. Her hakları varken, bunların içinden kimi kötü adamlar çıkıp örgüt kurup biz dilimizde eğitim yapmak istiyoruz gibi absürt bir talepte bulunmuşlar. Bunların yazılarını okuyanın mesele hakkında edineceği intiba budur. Peki realite bumu.

Nazizmin türkiye versiyonunun sesi bay Soner Yalçın önce sebebe ineceksin, sebebi sorgulayacaksın, türkçe bilmiyor diye horlanan, aşağılanan, cebren ve hile ile zorla öğretilen türkçe şivesi ile alay edilen, adı, dili yasaklanan bu mazlum millete çektirilen eziyeti göreceksin. Çektirenlere karşı tavır alacaksın. Ar damarın çatlamamışsa önce bu sebepleri göreceksin. Sonuçları ozaman konuşma hakkın olur. Sonuçlar hakkında neyin doğru neyin yanlış olduğunu ancak ozaman tartışma hakkın olur. Önce meselenin tarihsel köklerine ineceksin, tarihsel bağıntısı içinde ele alıp, sebep sonuç ilişkisini diyalektik metodla kuracaksın. Sonuçları buna uygun değerlendireceksin. Irkçı histerinin nişangahından bakarak, şark kurnazlığı ile barbarlığı çağdaşlık olarak sunamazsın. Bu tarz nazizmin türkiye versiyonunun sözcüleriyle, solcuların ve sosyalistlerin buluşacakları ortak paydaları olamaz. Bu ne telaş yoldaş yazın, solun, sosyalistlerin sesi değil, nazizmin türkiye versiyonunun sesidir. Bu sesi 12 eylül faşizminin zindanlarından yeterince tanıyor sosyalistler. Bunlar devlet solcularıdırlar, devlet ideolojisinin sol cenah içindeki truva atlarıdırlar. Avrupa merkezciliğin, uygar batı, barbar doğu rezaletinin, komünternde vücut bulmuş incilerine sarılmakta sizi kurtaramaz.