Uluslararası arenada diplomasi yapmayı, miting meydanlarında çay poşetleri atmakla karıştıran, atmacı bir dış politika kültürü şekillendi. İç politikanın sınırlarının nerede bittiğini, dış politikanın sınırlarının nerede başladığını ve nerelerde iç içe geçtiğini bilmeyen bir grup tuhaf insan figürleri ekranlarda boy gösterdikçe ülke dahada battı.

6E0E0420-6967-4A5F-B0A8-9EAA239777DD

Dünyayı okuyamayan, dünya dengelerini okuyamayan, dengesizlikleri ve evrildiği ara süreçleri, uzun vadede alacağı biçimleri anlayamayan, ittifaklardaki taktik gel gitleri, stratejik gel gitler sanan, tuhaf kılıklı, cahiller ordusundan oluşan diplomat sınıfı türedi. Dış politikayı belediyenin paralarını yandaşa aktaran belediye çalışanı gibi ele alan, cehalete boğup kandırdığı seçmenine çektiği ajitasyonun dış politikadada iş göreceğini düşünen tuhaf kılıklı diplomatlar türedi. Küresel sermaye gerçeğini, onun yasalarını, işleyişini, hareket tarzını, stratejik ve taktik konumlanışını bilmeyen, anlamayan cehalet ordusu her alanda etkin olmaya başladı.

Nargile kafelerde yapılan hurafelerle dolu kahve muhabbetlerini dış politikaya taşıyan, hayata bu hurafelerin gözünden bakarak, bilmem kimin talebesinin diktatörlerin düştüğü çağda gelip İsrail’i yerle yeksan eğleyeceğini, bu şahsında bizzat sarayda oturan kutsanmış zat olduğu türünden zırvalıklara inanıp, bu inanışın nişangahından bakarak dış politika yapan tuhaf kılıklı diplomatlar türedikçe türedi. Yargıda, orduda, bürokrasinin her kademesinde bu tuhaf kılıklı tiplerden geçilmez oldu.

En iyi bildiği şey bağırmak olan Recep, içeride bağırıp tehditler savurdukça hizaya gelen şanlı ordunun sus pus paşalarını ve devlet bürokrasisini gördükçe, dış politikadada işlerin böyle yürüdüğünü sandı.

Öyle ya bir dönem cehennem zebanisi gibi görülen, her MGK toplantısı sonrası bize yönelirlermi diye korkulan kelli felli generaller, süt dökmüş kedilere dönmüş, Receple bir resim çekip, basında yayınlatmak için hatırlı kişiler üzerinden gazeteci ayartmaya başlamışlardı.

Yargı denen zebellahlar her sabah yeni bir karar ile işleri yokuşa sürerlerken, iliksiz cüppelerine, gözüm kör olaydıda şuna bir ilik açıp Recebin karşısına cüppeyi ilikleyerek çıkaydım vah vahına girmiş ve ellerininin birini ilik, birini düğme yaparak iki büklüm selama durmuşlardı. Durmasına durmuşlardıda şu tokalaşma olmasa ne iyi olurdu. Ya tokalaşırken, sağ el Recebin eline doğru uzanırken, şu sol el bir azizlik yaparda cüppeyi yeterince kavrayamaz, cüppe ilikli pozisyondan çıkarsa. Yüksek yargının yetetince bağımsız olmadığı şüphesine kapılırsa zat-ı alileri, nice olur bağımsız ve yüce yargının halleri.

Neyseki çay buradada imdada yetişir, çay toplarken muhteremin karşısında iki büklüm, el pençe divan durulursa yargının bağımsız olduğu kanısına varırda, arkalarında adalet sarayın temelidir, pardon mülkün temelidir yazan kelli felli yargıçlar bir oh çekebilirdi.

Yüksek yargının yüce yargıçlarını buda tam ikna etmedi. Acaba soru işaretleri giderildimi. Ne yapmalı, ne etmelide inandırmalı bağımsız olunduğuna. Derken sihirli formül bulunur. Bütün yurtta yargı teyakkuza geçer, 7/24 nöbete. Kime bağırdıysa, kime işaret parmağını salladıysa, ona ilk davayı açan daha bağımsız yargıç nişanı alacaktı. Bu formül durumu kurtarmış yargının bağımsızlığı sağlanmıştı. Peki efendim, olur efendim, baş üstüne efendim, hemen efendim. Derken iş bir yerde çıkmaza girdi, bağımsız yargı Zat-ı alileri’nin gösterdiği hedefi içeri tıkamıştı, tıkamasınada, ya sonrası. Muhterem al takke ver küllah yapmak için gazeteci Deniz Yücel ve rahip Andrew Brunson’ı rehin aldırtmıştı bağımsız yargıya. Almanya ve ABD vereceklerdi takkeyi, alacaklardı küllahı.

Bunların dış politika okumaları bu denli cahilane, ilkel ve arkaikti. Çağ dışı düşünme metodu dış politikadada, işlerin iç politikada yürüdüğü gibi yürüyeceğini düşünmelerini sağlıyordu. Zira bu formül Perinçek ve avanesi ile pazarlıkta tutmuştu . Al takke ver küllah yapılıp iş kotarılmıştı. Dış politikanında bu düzlemde yürüyeceğini düşünen şark kurnazı küçük beyinler, uluslararası arenada oynanan diplomasi oyunununda böyle oynandığını sanıyorlardı. Stratejik “derinlikten” özcesi sığlıktan, stratejik bataklığa gömülen bu şark kurnazı islamcı kafa içeride oynadığı evcilik oyununun dışarıdada tutacağını sanarak, Deniz Yücel’i, Andrew Brunson’ı rehin alarak işi çözdüğünü düşündü.

Recep sarayda “derin” analizcilerinden aldığı ilhamla gürledi ben bu koltukta oturduğum sürece çıkamaz, bu can bu bedende oldukça gidemez. Uluslararası arenayı, garibana ‘anına da al git’ diye azarladığı seçim arenası sanıyor. Kavrayış, entellektüel düzey, birikim ancak bu kadarına imkan veriyor. Adam uluslararası arenayı seçim meydanında bay kemal diye efelenmek gibi birşey olarak algılıyor.

Almanya, ABD yumruğu masaya vurup ya tükürdüğünü yalar tıpış tıpış gönderirsin, yada biz almasını biliriz dediklerinde paçaları tutuştu apar topar gönderdiler. Şimdi S 400 üzerinden efeleniyor. Biz buradan söyleyelim fazla efelenme recebim, tıpış tıpış geri fitese takacaksın. S400 alımından vaz geçip, ülkeye sokmayacaksın. Dışarıda bir yerlerde depolayıp, çürüteceksin. Uluslararası saha sana on gömlek büyük. O sahada yok hükmündesin.

Sen o makamda olduğun sürece, o can sende olduğu sürece Deniz Yücel tıpış tıpış iade edilir, Andrew Brunson tıpış tıpış iade edilir, S400 lerden tıpış tıpış vaz geçilir. Bence sus artık Recep. Yeter, atma Recep biz … anladın sen gerisini. Efelenmeyi kes, fakir fukaranın ensesinde boza pişirmeye, 70 – 80 yaşında, tamamen, savunmasız anaları yerlerde sürükletip bununla böbürlenmeye benzemez bu işler.