Dersim katliamı bir başlangıç değil.. Sürecin devamıdır.. Nasturi, Êzîdi, Ermeni, Rum ve Kürtler… İttihat ve Terakki komitacılığı ellerinde bulundurduklarını sandıkları gücü, saltanatı, emperyal amaçlarını koruyabilmek için, küçülme pahasına tehlikeli sularda yüzmeyi kurtuluş olarak gördüler.

D41B33F3-99DA-4185-B420-AFB9F3F42261

Osmanlı payıtahtında birbirlerine karşı düzenledikleri kumpaslar, ihanetler, cinayetler yetmezmiş gibi Türklerin Anadolu’ya gelmesinden önce bu topraklarda yaşayan kadim ulusları varlıkları için tehlike görerek, entrikalar, kumpaslar peşinde koşturmaya başladılar. Hitlerin “Saf Irk” projesini taklitle en zayıf halkadan başlayarak inkar ve imha politikalarını uygulamaya başladılar.

 

Ajitasyon, manipülasyon ve provokasyonlarla ilk olarak Rumları hedefe koydular. Her zeminde, toplum olarak egemenlerin algısı kutsanmış bir mesaj olarak etkili olmaktaydı. Neler olduğunu biliyoruz. Sonra.. Êzîdilere sıra geldi. Ülkenin mert, sadık, güvenilir bu topluluğu kırılma öncesinde gençlerinin önemli bir kısmını Osmanlıya asker olarak veriyordu. Çok sinsi bir proje olan Hamidiye Alayları politikaları çerçevesinde en güçlü süvari alayları, yine bu Êzîdî gençlerinden oluşuyordu. Jîhangîr Ağa bölgede güçlü bir otorite ve denge kaynağıydı. Bir otoriteydi. Katliamdan kurtulanlar, mallarını ve mülklerini bırakarak sefalet içerisinde Rusya’ya gitmek zorunda kaldılar.

 

Nasturiler, Osmanlı ile iyi geçiniyorlardı. Düzenli vergi veriyor, asker gönderiyorlardı. Osmanlı sıkıştığı cephede onların yiğit savaşçılarından destek talep ediyordu. Cizîra Botan ve Hakkari bölgesinde güvenilir bir topluluk olarak ciddi bir otoriteleri vardı. Osmanlı ile iyi ilişkiler içerisinde olmakla birlikte, Kürtler ile de samimi ilişkiler içerisindeydi. Yabancı misyoner güçlerle birlikte, Osmanlı alay komutanları bölgeyi kaşımaya başladılar. Fitne ateşi her vesileyle gürleştirildi. Bir taş ile iki kuş vuracaklardı. İlkinde, vergi ve asker vermemek, bazı köylere saldırmak gerekçesiyle Cizir ve Hakkari mirlikleri aleyhinde Nasturiler kışkırtılacaktı.. İkincisinde Kürtler ile Nasturiler birbirine düşman hale getirilerek parçalanmış halde imhaları daha kolay olacaktı…

 

12840B3D-714E-4C14-B870-9D8A4CBC5BA9

 

Önce Kürtler Nasturilerin üzerine sürüldü ve sonrasında da beylikler iç ihanetle çökertildi.. Çok dikkat edilmesi gereken bir konu… Bu çatışmalarda Kürtler de Nasturiler de birlikleri parçalanmış halde, çoğu kere kendi insanlarına karşı kullanılıyorlar.

 

Ermeniler, geniş bir coğrafyaya yayılmışlardı. Eğitim, bürokrasi, ekonomi ve sanatta önemli bir yere sahiptiler. Osmanlı bekasına karşı bir tehlike olarak gördüğü onlara yönelik de katliam başlattı. Önceden geliştirilen zehirli algı, yabancı ülkelerin o bölge üzerinde sürdürdükleri politikalar, oluşturulan korku, tarikat şeyhlerinin yürüttüğü tebligat, zindandaki suçlu çapulcuların sahneye sürülmesi ve halifeye inanç açısında bağlı olmak Kürtlerin bir kısmını bu projeye dahil etti.. Hiç kuşkum yok, Osmanlı ve yabancı misyonerlerin bölgede sergiledikleri çalışmayla Kürtler de bu oyunun bir parçası haline getirilmeye çalışıldı.

Kürtler, Ermeni katliamından sonra Rusların, İngilizlerin bölgedeki faaliyetlerini sonlandırmaya destek vermiş olmak dolayısıyla, Osmanlı tarafından mükafatlandırılacaklarını sanıyorlardı. Osmanlı bütün gücü ile Kürtlerin kazanımlarını bertaraf etmeye çalıştı. Beylikleri dağıttı. Gençlerini Hamidiye Alayları projesi içerisinde imha etti. Osmanlının çöküşüne engel olmak için Kürt gençleri bütün cephelerde savaştı. Bütün uluslar özgürlüklerini elde etme çabasındayken, onlar Anadolu’nun son parçasını kurtarmak için bedel ödemekten çekinmediler.

Osmanlıdan yüzlerce bağımsız ulus devlet türedi..

Kürtlerin dışında herkes kendi devletini kurdu. Neredeyse 30 küsur Arab devleti bu imparatorluktan türedi.. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte kardeşlik vurgusu yapıldı. Şark Mebusları, iki ulusun bu ülkenin asli unsurları olduğu sözleri sadece bir yalandan ibaretmiş. Oyalama sürecinden sonra Anayasa değiştirildi, meclisin yapısı ulusal zemine çekildi. Kürtler potansiyel düşman olarak anlatılmaya başlandı. Devlet bütün gücü ile Kürtlerin üzerine yürüdü. Ağrı, Koçgiri, Zilan katliamlarının devamında sıra Dersim’e geldi.


Dersim Katliamı, İttihat ve Terakki komitacılığının planıydı. 4 Mayıs 1937 ‘de Dersim Katliamı başlatılmıştı. Dersim, adına kanun çıkarılan tek il oldu ve Devletin resmi kararıyla kıyıma uğratılan tek yer. 1935’te çıkarılan Tunç-eli Kanunu” ile katliama karar verilmişti. Böylece 4 Mayıs 1937’deki bakanlar kurulu, Dersim’i haritadan silme kararı almıştı. 4 Mayıs 1937’de toplanan bakanlar kurulu, Dersim’de  Tenkil Harekatına Dair” kıyım kararı alır. Gayet Gizlidir” ibareli yarım sayfadan oluşan kararla Dersim tarih sayfasından silinmek istenir.

3115B52A-0692-40F8-BD41-C087877CABA7

 

Yetimhane devşirmesi olan Sabiha Gökçen, ülkenin ilk kadın savaş pilotu Atatürk’ün emriyle kutsal görevi sırasında Dersim’deki her canlıyı katletmekte büyük bir çaba gösterdi. Hatıralarında bunu keyifle yaptığını söylemekten çekinmiyordu. Oysa o sarıldığı o ırkçı duygulara yabancıydı. O ırkçılık onun bütün soyunu kurutmuştu ve o bir devşirmeden başka bir şey değildi. İttihat ve Terakki politikalarının bugün bile kesintiye uğramadığının en bariz delili, Kürtlerin katilinin isminin sürekli kullandıkları bir hava alanına verilmiş olmasıdır. Sabiha Gökçen Dersim katliamını anlatırken sıkılmadan şöyle diyordu: “Atatürk emretti ben vurdum!”

 

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, konuyla ilgili açılmamasında ‘Atatürk’ten naklen planın uzun süre Hakkari Kürt kökenli İsmet İnönü’den gizlendiğini ve onun Kürt olduğundan dolayı planı duyurmasına engel olmak için gizliliğe büyük özen gösterdiklerini’ aktarıyor.

 

Atatürk’ün manevi kızı, ilk kadın savaş uçakları pilotu Sabiha Gökçen Kitabın 417. sayfasından itibaren Eskişehir Hava Okulu’ndaki pilotluk eğitimi ve katıldığı askeri manevraları yakından izleyen Atatürk’le ilgili bölümler ve fotoğraflara yer verilmiş. Bunların 7-8 adedi Dersim’e hareket öncesi çekilmiş kareler. “Dersim’e uçan uçakların ardından”, Atatürk’ü gökyüzüne bakarken gösteren fotoğrafın altını Sabiha Gökçen yazmış:

 

“Bu benim çok sevdiğim, bana göre de çok anlamlı olan bir fotoğraftır. Bizim filo Dersim’e hareket ettikten sonra Atatürk yanındakilerle birlikte büyük boşlukta bizi kaybolana kadar izlemiş sonra dudaklarından biraz üzgün, biraz kırgın şu kelimeler dökülmüş: ‘Ulusal Kurtuluş savaşını bu millet el ele gerçekleştirmişti. Şimdi bu birliği bölmek, bozmak, barışa kan bulaştırmak istiyorlar. Yazık… Çok yazık.”

 

92952E41-2A17-403D-ADC4-EE5AF40D990D

 

Bir başka fotoğrafa “Harekâttan birkaç dakika önce” notu düşülmüş:

 

“Dersim’e uçuyordum. Asker arkadaşlarımla, meslektaşlarımla birlikte isyancıları susturmak görevini almıştım. Atatürk’ün bana verdiği silah da üzerimdeydi. Ulusum için ilk kez büyük bir işe gidiyordum. Makbule hanımefendi, ‘Korkuyor musun?‘ diye sordu. Güldüm: ‘Bölgeye barışı sağlamak için gidiyorum. Korkan insanın barış için savaş vermesi mümkün mü?” Ve “Ne olur ne olmaz diye bir de makineli tüfek kontrolü yapıyor, silahı yağlıyor, mermileri sayıyor, herhangi bir taarruza uğradığımızda ne yapacağımızı birbirimize anlatıyorduk. Ben Atatürk’ten aldığım direktif üzerine, şayet uçağımız düşecek olursa derhal silaha sarılacak ve asla asilerin eline sağ olarak geçmeyecektim! Önce onlarla dövüşecek sonra da son kurşunu kendi beynime sıkacaktım.

 

Sabiha Gökçen anlatıyor:

 

“Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırını kanla çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti…

Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, müsebbiplerinin de en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti.”

Sabiha Gökçen, Tan Gazetesi röportajında ise şöyle diyordu: “Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur… İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedef görürse makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersim’deki ilk bombardımanın heyecanını unutamam”

 

İhsan Sabri Çağlayangil anılarında şöyle diyor: “Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı, asacaksınız dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’. Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum. Bana güldü. Son sözünü sorduk. ‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Seyid Rıza, “beni oğlumdan önce asın” ricasında bulundu fakat gözleri önünde önce oğlunu astılar. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta kimse yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ‘Evlade Kerbelayimê, bê gunayimê, ayibo, zulimo, cineyata’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. (…) İhtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım.”

 

Laç Vadisi Dersim katliamında sivillerin mağaralarda öldürüldüğü yer. Bu vadide İvisê Seykali tek başına koca bir orduya karşı direniyordu. Elbette tek başına savaşmıyordu, arkadaşları da vardı. Ancak ordunun bütün bombardımanları boşuna çıkıyordu. Çünkü çoğunlukla ordunun içine sızıyor ve onları darmadağın ediyordu. Toplarını ele geçiriyorlardı ama kullanamadıklarından uçurumlardan aşağı atıyorlardı.

 

Sivil insanlar o vadide bulunan sayısızca mağaraya sığınmıştı. Bunlardan en büyüğü Qemerê Hesen mağarasıydı. Qemerê Hesen o sivil insanların sorumlusunun ismiydi. Vadi tamamen ele geçirildikten sonra mağaraya girmeye cesaret edemediler. Mağaraların kapılarını taşla örerek, içeriye kimyasal gazlar attılar ve oradaki insanları zehirleyerek öldürdüler…

0EA10460-95F8-4AAF-95D3-96ECF9C68FCB

Dersim’in her sahnesi acılarla, utanılması gereken sahnelerle doludur..

 

Son söz.. Bu topraklarda Terakkicilerin komitacılık mantığı, politikası, Bizans entrikaları sonlandırılmadığı müddetçe insanların huzur bulması, kendilerini güvende hissetmeleri mümkün olmayacaktır. İktidarda kim olursa olsun Mithat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Kemal Paşa politikalarını uygulamaya mahkum olmaktan öteye gidemez… Ulusdevlet ırkçılığı bütün güzellikleri birer birer imha etmeye kurgulanmış.. Bir İslamcının, icraatının devamında ırkçılık ayaklarımın altındadır demesine rağmen gelip tekçiliği dayatması bu kurguyu doğruluyor. İttihatçılığın geliştirdiği retorik bununla sınırlı. İnsana dair, huzura, can güvenliğine, gelişmeye, olgunlaşmaya, zenginleşmeye dair bir paradigmaları yok. Tek bildikleri ırkçı politikalarla inkar ve imhadır.. Sıkıntılarımızın, geri kalmışlığımızın ana kaynağı budur.

 

Hangi ideoloji gelirse gelsin derin devletin ırkçı mantığı değişmiyor..

 

Dolayısıyla her şey buna feda ediliyor. “2023’te Cihan devletini göreceksiniz.. Ya dostsunuz ya düşman bunun ortası yok. Dost olan kazanacak, kazandıracağız.. Düşmanları da imha edeceğiz” diyerek başlatılan sürecin bu İttihatçı retorikten azade olduğunu düşünmek saflık olur. İktidarda kim olursa olsun bu politikalara hizmet ediyor. Esas bu olunca, dini değerler, adalet, vicdan, akıl, mücadele birikimi, ilahi hükümler boşa çıkıyor. Allah; “hak, doğruluk, barış, adalet, hakkaniyet, eşitlik, insan öldürmemek, yalan söylememek, komitacılık mantığıyla tuzak kurmamak, hileye başvurmamak” diyor, buna inandıklarını söyleyenler tam tersini yapıyor. Huzursuzluğumuzun kaynağı budur maalesef.. İnancı diline dolanıp, çenesinden aşağıya kalbe inmeyenlerin münafıklığından dolayı da ülkeyi cehenneme çeviren komitecilerin, retoriğini sorgulama imkanı bulamıyoruz…