4 Mayıs 1937 tarihinde toplanan Bakanlar Kurulu kararı: ‘Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur.

72A33E22-8A3E-4B67-8B22-C0D4D7B09BEE

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde başlayan merkeziyetçilik anlayışı cumhuriyet döneminde devam ederken kurulmaya çalışılan  İnkarcı, tekçi, asimilasyoncu merkezi otoriteye karşı en büyük karşı duruş Dersim bölgesinden gelmekteydi. Yeni kurulan   Tekçi ve inkarcı Cumhuriyet, bölgedeki beylik, ağalık, şeyhlik, seyitlik gibi kurumlarla bölgenin devletten ayrı bir şekilde görece özerk yapısından rahatsızdı. Bu sebeple daha 1920’li yılların başlarından itibaren bölgede merkezi otoritenin nasıl tesis edileceği ve neler yapılması gerektiği ile ilgili raporlar hazırlanmıştı.

 

Bu raporlardan biri de 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in İçişleri Bakanlığına sunduğu rapordu. Raporda “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır…” deniyordu. Yine raporda geçen “kesin bir ameliye yapmak lazım” sözünün ne anlama geldiği de raporda şöyle yer alıyordu:

 

“Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir…”

 

Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak da farklı düşünmemekteydi: ‘Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar”. Çakmak, Dersimlilerin okşanmakla kazanılamayacağını, silahlı kuvvetlerin müdahalesinin Dersimli’ye daha çok etki edeceğini savunuyordu. Bölgede merkezi otoriteyi sağlamlaştırmak isteyen dönemin hükümeti 1935 yılında Tunceli, Elazığ ve Bingöl’ü içine alan bir umumi müfettişlik kurdu. Umumi Müfettişliğin başına idari, adli, askeri geniş yetkilerle Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ı atadı.

 

Bölgede sözüm ona “düzeni sağlama” adı altında gerekli gördüğü durumlarda “güvenliği sağlamak” ve bu amacıyla katliam yapmaya, aileleri yerlerinden göç ettirmeye yetkili kılınan Abdullah Alpdoğan’nın görevi bölgeyi Ankara’ya bağlamaktı ve bunun önünde engel olanları da yok etmekti.

 

4 Mayıs 1937 tarihinde toplanan Bakanlar Kurulu Dersim  katliamının alt yapısını planlayarak karara bağladı 

 

Bölgeye yönelik raporların ve bu şekildeki bir idari yapılanmanın ardından özellikle 1936 yılından itibaren bölgede devlet otoritesi güçlü bir şekilde kurulmaya çalışıldı. Aşiretlerin ellerinde bulunan silahlar toplanmaya çalışıldı. Ancak bölgedeki aşiretlerin buna tepkisi de gecikmedi ve bu çalışmalara yönelik direniş ve isyan başladı.

 

Seyit Rıza ve aşiretinin liderliğinde başlayan isyanda jandarma ile çatışmalar başladı. Bu gelişme uzun bir süredir bölge ile ilgili olarak düşünülen, her fırsatta ifade edilen ve bütün altyapısı oluşturulan askeri harekatın da başlangıcı oldu.

 

4 Mayıs 1937 tarihinde toplanan Bakanlar Kurulu Dersim ile ilgili harekat kararı alırken dikkat çekici şöyle bir mülahazada bulunuyordu: ‘Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.’

 

Bu karardan da anlaşılacağı gibi bölgede yalnızca isyancıların üzerine bir askeri harekat yapılmayacak aynı zamanda  Bir etnik temizlik yapılacak ve kasabaların köylerin de tahrip edileceği geniş çaplı bir harekat düzenlenecekti. Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan’ın yaptığı ilk harekat bölgenin arazi yapısı sebebiyle başarısız olunca hava kuvvetlerinin desteğinin gerekli olduğuna karar verildi. Türkiye’nin ilk kadın pilotu  ve Atatürk’ün de manevi kızı Sabiha Gökçen’in görev aldığı hava saldırısı ve beraberinde yapılan harekat da sonuçsuz kalınca Seyit Rıza’ya görüşme çağrısı yapıldı.

 

Erzincan vilayet konağına barış görüşmesi için gelen Seyit Rıza ve adamları burada tutuklandı. Yapılan yargılamaların sonunda Seyit Rıza ve oğlu dahil altı kişi idam edildi. Ancak bu idamlar isyanı sonuçlandırmadı. Gerçekleşen idamlar bölgedeki isyanın daha da genişlemesine sebep oldu.

 

1937’de başlayan harekat 1938 yılının sonlarına kadar sürdü.
Bölgeye yapılan operasyonlarda isyancıların dışında binlerce sivil insan hayatını kaybetti, on binlercesi bölgeden sürüldü. Halkın üzerine bomba yağdıran Sabiha Gökçen 1956 yılında Halit Kıvanç’a verdiği bir röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin! emrini almıştık. asilerin (Dersim halkı) gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” derken, 30 Mart 1937’de, Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan’ın Başbakanlığa yazdığı yazının 2. maddesinde “Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim” diyecektir. Harekatı yöneten ve harekatın içinde olan bu iki görevlinin ifadeleri 1937-38 yıllarında bölgede neler yaşandığını gözler önüne sermektedir.

 

“Köyleri tahrip etmek lüzumlu görülmüştür” 

 

Dersim kırımı için 4 Mayıs 1937’de toplanan Bakanlar Kurulu ve “1937 Yılında Yapılan Tunceli Tenkil Harekatına Dair Bakanlar Kurulu Kararı“nı aldılar. “Gayet Gizlidir” ibareli yarım sayfadan oluşan kısacık karar ile bir halkın geleceğini belirlediler. Kararın en önemli cümlesi şu idi:

 

“Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

 

İşte bu karar ile Osmanlı’da “ateş kuyuları”; “Kuyucu Murat Paşalar” ve “Yavuz’un keskin kılıcı” ile dahi çözülemeyen Dersim sorunu kan ile bir kere daha çözülmek istendi. 1938 trajedisi, geride sadece ölü ve yaralılar ve sürgünler değil; Cumhuriyet’e güveni erken bitmiş ve öfkesi artmış bir halk bıraktı.

Bir tarih tartışmasına hala ihtiyaç var. Türkiye’nin tarihini kolektif yazılmalıdır. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Alevi-Kızılbaşlar, Kürtler, Zazalar, Süryaniler, Asuriler kısacası tüm Türkiye yurttaşları buna ihtiyaç duyuyor. Bu tarih yazımında Dersimliler de yerlerini almak istiyor.

4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı Dersimlilerin başına gelen felaketin “resmi belgesi” olmakla kalmayıp tarih tartışmasının “bir zorunluluk” olduğunu da kanıtlıyor.