31 Mart seçimi Erdoğan’ın diktatörlük saltanatının 2023’e kadar devam edebilme sürecini tartışmalı hale getirdi. Hatta sadece tartışmalı değil, tümü ile zora soktuğu da söylenebilir. Erdoğan diktatörlüğünü taammüde pusuya yatmış olarak bekleyen Suriye sorunu, Rusya ile ABD ve NATO arasında yaratmış olduğu S-400 konusu, Doğu Akdeniz’de ABD tarafından yaratılmış olan petrol, doğalgaz vb. gibi konulardaki sorunlar, yerlere serilmiş, ayağa kaldırılması olanaksız hale gelmiş olan ekonomi-politika bir yana… Erdoğan’ın 31 Mart yerel seçimi nedeni ile almış olduğu yenilgi sonucu, “metal yorgunluğu” daha da derinleşmiş, Erdoğan’ı da kapsamış, parti dinamizmindeki dağılma bile ayakta kalmasını olanaksız hale getirmiş durumda.

Aslında “bir yana” diyerek geçmiş olduğum Suriye sorunu, ABD, AB, NATO, Rusya arasına sokmuş olduğu S-400 çomağı, solucanlar gibi yerlerde sürünen ekonomi-politikasını ayağa kaldırma. Doğu Akdeniz’de oluşturulmuş ve büyümeye devam eden sorunların her biri kendi başına Erdoğan diktatörlüğünü yerle bir etmese bile derinden sarsması, silkelemesi kaçınılmazdır. Örneğin Suriye Dışişleri Bakanı’nın “sabrımızın da bir sınırı vardır” diyerek tehdit savurduğu, Erdoğan Türkiye’sinin gırtlağına kadar gömülmüş olduğu Suriye bataklığı tek başına Erdoğan’ın diktatörlük hanedanlığını yıkamasa bile derinden sarsacak nitelikte taammüde pusuya yatmış, bekleyen bir sorun olarak duruyor. Sırada pusuya yatmış, beklemekte olan diğer sorunların her biri sadece Erdoğan diktatörlüğü gibi emperyalizmin bir projesi olarak oluşmuş, süreç içerisinde projesi olduğu ABD ve AB emperyalizmi ile bozuşmuş, bozuşmakla da kalmamış hedefi haline gelmiş olan Erdoğan diktatörlüğünden daha güçlü olanları bile iflah etmeyecek nitelikte olgulardır.

Erdoğan akşam sabah tekrarladığı gibi ne “yerli” ne de “milli” bir kişiliktir. Erdoğan liderlik taslağı olarak AB ve ABD emperyalizminin teorik olarak üretmiş olduğu “ılımlı İslam” kuramının ürünü ve BOP’un eş başkanın pratik olgusu olarak Türkiye ve Arap-İslam dünyasının siyasi arenasına sürülmüş bir kişiliktir. Dönemin mevcut konjonktürü, emperyalizmin yanlış bir teori ile yanlış bir kişiyi, yanlış olgulara karşı yapılandırdığı gibi söz konusu konjonktür Erdoğan’a da kullanabileceği farklı olanaklar sundu. Konuya Türkiye’den başlayarak çözümlemeye çalışacak olursak: Liberal kapitalizmin globalleştiği sürece kadar emperyalizm hem ekonomi-politiğini hem de Truman Doktrini ile Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturmuş olduğu Türkiye’yi “NATO’nun doğu kanadı” yapılanması, bir savaş mevzii haline getirmek için Ordu içinde oluşturmuş olduğu GLADYO ile orduyu kullanarak, Türkiye’yi yönlendirmişti. Onlarca yıl orduya çeşitli görünümler altında cuntalar yaptırarak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü kesmiş, Deniz, Mahir, Hüseyin gibi Türkiye Halkının mümtaz evlatlarını orduya katlettirerek Türkiye Halklarını öncüsüz bırakmış ve toplumsal ilerleme sürecine ağır darbeler vurmuştur.

Teorik zeminini Türkiye’nin doku ve dengelerini bozacak, toplumsal dokusunu dejenere edecek teoriyi oluşturan CIA ve MOSSAD kuramı üzerine “bizim çocuklar” dediği generallere yaptırmış olduğu 12 Eylül askeri faşizmi ile Türkiye devrimci, demokrasi hareketini korkunç bir şekilde silindir gibi ezdi. Bu işi başardıktan sonra emperyalizm Türkiye’yi globalleşen liberal kapitalizme göre hazırlama sürecine girdi. Türkiye’nin neyi var neyi yok hepsini özeleştiren, yıllar yılı İslam dünyasında oluşturmuş olduğu “yeşil sermaye” içinde Erdoğan’ın da olduğu onun siyasi ve gençlik yapılanması “yeşil kuşak”ı global kapitalizme entegre eden bir lider ve parti yapılanması arayışına girdi. Bu arayışına en uygun kişilik olarak Erdoğan’ı ve yapı olarak da partisini buldu. Erdoğan Türkiye’nin her şeyini özelleştirerek global kapitalizmin istediğini yaptı. Ama Arap-İslam dünyasının lideri olmayı, “yeşil sermaye” ve “yeşil kuşak”ı Globalizme entegre etmeyi başaramadı. Buna rağmen emperyalizm Erdoğan’a sırt çevirmedi. “Arap baharı” diye bir fırsat sundu fakat Erdoğan bu fırsatı da değerlendiremedi. Aslında bu süreçten sonra işler sarpa sarma dönemecine girdi.

Erdoğan AB ve ABD’ye “hey heyler” çekmeye, onlar da Erdoğan’a sözüm ona o güne kadar lafını bile etmedikleri “demokrasi” dersi vermeye başladı. Erdoğan araya “Avrasya” söylemi yanında Astana, Soçi gibi arenaları da sokunca işler iyice kötüye gitme eğilimine girdi. Emperyalizmin Türkiye’de yaratmış olduğu, iç siyasal ortamı Erdoğan onlardan daha iyi kullanma olanakları yarattı. Emperyalizm, Truman Doktrini’nden sonra yaratmış olduğu siyaseti ve Sovyetlere karşı bir NATO ön cephesi oluşturmayı ordu ile yapma sürecini bozup onun yerine globalizme denk bir siyasal ortam yaratma çabasına girince Erdoğan’ın çok rahatsız olduğu, “vesayet” olarak nitelediği orduyu devre dışı bırakmaya kalkması Erdoğan’ın çok işine yaradı. CIA’nın ajanlaştırdığı ve ABD’ye taşıyarak denetim altına aldığı, Erdoğan’ın “ne istedi de yapmadık” dediği Fethullah Gülen Cemaati eliyle devlet içerisine yerleştirmiş olduğu ajanlar vasıtası ile önce ordunun “kozmik odalarına” girerek, sonra da ordunun generallerinin tümüne yakınını hapse koyarak orduyu diskalifiye etti.

Esasında Erdoğan’ın “Avrasya” gibi lafları etmesi, Rusya ile ilişkileri geliştirmesi de bu vesile ile gelişti. Emperyalizmin ordudan duymuş olduğu rahatsızlık sadece, globalizmi Türkiye’ye yerleştirmek değildi. Son dönemlerde ordunun da kendi içinde aleni bir şekilde NATO’ya karşı “Avrasya”yı tartışmaya başlamış olması da özellikle ABD’yi çok rahatsız etmişti. Sonuç itibarı ile Erdoğan ve ABD emperyalizmi el ele Türk ordusunu siyaset arenasının dışına ittiler. Ancak Erdoğan orduyu kendi deyimi ile bir “vesayet” gücü olmaktan çıkarttıktan sonra, ordunun enkazı haline gelmiş olan generallerle, Kürtlere ve demokrasi güçlerine karşı bir konsept oluşturarak, “Türk tipi” dediği diktatörlüğünü kurdu. Ama artık yolun sonuna gelmiş durumda.

Özelikle de 31 Mart yerel seçiminden sonra karizması çizildi, yenilmezlik titri yıkıldı, kapılmış olduğu korkuyla ne yaptığını bilmez hale gelerek, dünya alemin gözünde rezil hale geldi. Öylesine rezil hale geldi ki seçimden sonra yapılan sayımda iptal edilmiş oylara bel bağlayarak, seçimi lehine döndürmek için oyların tümünü yeniden saydırıyor. Üstelik, muhalefetin istediği sayımları reddettiriyor, sadece AKP’nin istediklerini saydırıyor. Bir diktatörün halkın ipini çektiği zaman halk ve insanlık nezdinde ne kadar kötü duruma düştüğünün çok ilginç bir örneğini sergiliyor. Erdoğan’ı sihirli bir kişilik olarak gören, onun bu kişiliğine taparcasına inanmış olanlar bile onun düşmüş olduğu bu sefalet karşısında şaşıp kalıyorlar. Erdoğan yandaşına kendini bir dahi, her konuyu çözen bir sihirli kişilik olarak lanse etmişti. Yandaşa böyle lanse ederken çıkar çevrelerince de bir geçim kaynağı olarak biliniyordu. 31 Mart seçiminde içine düşmüş olduğu bu yenilgi durumu, inanmış olan yandaşları Erdoğan’ın bir ehli keramet olmadığına inandırırken çıkar çevrelerini ise müthiş bir panik havasına soktu. Erdoğan’ın ehli keramet olduğuna inanmış olanlar belki bağırlarına taş basarlar ama bugüne kadar Erdoğan’dan geçinen çıkar çevreleri inanmış yandaş gibi davranmaz, yeni çıkış yolları aramaya koyulurlar.

Bütün bunların bir bedelinin olduğuna ve olacağına kuşku yoktur. Daha şimdiden parti içinde hareketlenmeler başladı. Sadece içinde değil, dışına düşmüş ya da atılmış olanlar bile artık Erdoğan’dan umudu keserek yeni arayışlar içine girmiş durumdalar. Tabi ki; Erdoğan sadece iç çıkar çevreleri için değil, Putin gibi dış politikasını entrikalar üzerine oturtmuş, diktatörlerden medet bekleyen birçok dış mihraklar için de bir çıkar kapısı olarak görülüyordu. Erdoğan diktatörlüğünün güç kaybı bu tür çıkarcıları da yeise kaptıracaktır. AKP, oluşum olarak da çıkarlar üzerine kuruldu. Oluşumunun ilk dönemlerinde işin içinde bugün düşman, ”terörist” ilan etmiş olduğu Fethullah Gülen de vardı. Fethullah Gülen “Yehova Şahitleri” gibi ABD tarafından ajanlaştırıldıktan sonra Erdoğan’a karşı iktidar savaşına girdi. Bu bağlamda şaibeli 15 Temmuz darbesine bile girişti.

İslam dini oluşumundan beri siyasi olarak entrikalar yığınıdır. Peygamberden sonra halifelerin hiçbirisi eceliyle ölmedi, hepsi öldürüldü. Fırsatını bulsa Fethullah da Erdoğan’ı öldürecekti, ama fırsat bulamadı. Erdoğan artık diktatörlüğünün sonuna doğru yol almaya devam ediyor. Geleceği itibarı ile hiç olmasa şimdilik olumlu herhangi bir süreç gözükmüyor. Aslında çok da iyi oluyor! Erdoğan diktatörlüğü çökerse savaş politikası ile korkunç bir ülkeye çevirdiği Türkiye ve bölge insanı derin bir nefes alacaktır. Umarım çöküş fazla gecikmez.

Teslim TÖRE

5 Nisan 2019