D1vPO34WsAIcyDA

 

 

 

Baas rejimi, Kürtlerin muhalefetinden, devletin ulusçuluk zihniyetinden ve kimi zaman İran’a destek vermelerinden dolayı imha konseptini devreye sokmuştu. 86’dan 88 yılına kadar süren Enfal imha harekâtının devamında, İran’ın ilerlemesini engellemek, korku, dehşet ve ümitsizliği hâkim kılmak için kimyasal bombalarla toplu kıyıma karar verdi/verdiler ve Halebçe üzerine kimyasal bombalar yağdırdı. Halepçe, yaklaşık 57 bin nüfûslu bir şehir. Irak’ın kuzeydoğusunda, Güneydoğu Kürdistan’da, Süleymaniye iline bağlı ve İran sınırına 16 km uzaklıkta.

Halepçe katliamı yıl dönümlerinde yüreğimi kanatan travmalar, ruhumu karanlık bir cendere içerisine sürüklemeye devam ediyor. Yaralarım, dertlerim kara bir toz bulutu gibi bütün hayatımı kuşatıyor. Sultanlar, fermanımızı imzalamış, her yanımız ateş, duman ve ölüm. Feryadımız, boğazımızda düğümlenen hıçkırıklara dönüşüyor. Halepçe’ye düşen bombaların yüz misli benim yüreğime düşüyor, dünyanın sessiz kaldığı bu vahşet içimde bir iniltiye dönüşüyor. Kabuk tuttuğunu sandığım yaralarım derinden kanıyor.

Yıl 1988 Tahran’da bir medresenin küçük hücresinde arkadaşımla birlikte kalıyoruz, yeni ısınmaya başlayan havadan dolayı kimi zaman klimayı çalıştırıyoruz. O gün de sıcaktı. Klimayı çalıştırmış ve kapatmayı unutarak uyumuştuk. Bu gece her geceden farklıydı. Bir gariplik vardı üzerimde. Kocaman bir dağ çökmüştü üzerime. Ovanın içinde yer alan şehirde kardeşimle birlikte mutlu dolaşıyorduk. Yapraklar, kuşlar, yeni bir hayatın rengini yansıtan çiçekler mutluydu. Garip bir şey. Herkes mutluyken, benim içimde anlam veremediğim bir sıkıntı vardı. Anneler çocuklarını emzirdikleri, çocuklar meydanlarda oynadıkları, ev halkı sofralarının başında yemek yediği bir zamanda, aniden üzerimize bir galiz bir kâbus gibi çöken savaş uçakları belirdi. Ateş kustular, kan kustular. Sarı bir bulut inmişti üzerimize.. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar tırpanla biçilmiş başaklar gibi savruldular. Yüreğine kan damlayan yaralılar “hewar! Hewar! Ma kes nîne bi hewara me bêtin” feryatlarını göğe yükseltiyorlardı. Kimse duymuyordu, duymadı. Biz kalabalık bir grup kurtulmak için dağa doğru kaçmaya çalışıyorduk. Arkamızdan sarı, beyaz, kara bir toz bulutu bizi kovalıyordu. Kime dokunduysa, taş kesildi. Ağaçlar yandı, yapraklar kurudu. Elimi tutmuş, gözlerime yalvarırcasına bakan kardeşimi kurtarmak için çırpındım. İkimizin bakışları birbirinde dondu ve olduğumuz yerde kaldık. Kardeşim düştü, kucaklayıp siper olmak istedim, olamadım. Donmuştum. Arkadan gelen yaşlı bir adam ensemden sürükledi o toz bulutundan kurtarmaya çalıştı. İçim kanıyordu, sadece bunu hissediyordum. Çığlık atmaya çalışmam boşunaydı. İnsanların pirinç taneleri gibi etrafa savrulduğu alandan, dağa doğru çıkmayı eli ensemden düşmeyen yaşlı adam sayesinde başarabilmiştik, ancak toz bulutu bizi de yakalamıştı.

Yaşlı adam beni bırakmadı ve dağın zirvesine taşıdı. Temiz havayla buluşunca çıkmak üzere olan can çıkmadı. Ama ben artık sessiz bir ölüydüm. Ölüm tarlalarının içinden dağın zirvesine kadar çıkabilmiştim, çıkmasına da bedenimin bütün parçaları sarı toz bulutunun içinde kalmıştı. Kan revan içerisindeydim. Çaresiz, umutsuz ve kimsesiz bir halde feryat edecek güce de sahip değildim. Ölümü, acıyı yaşamıştım. Nice ölümler görmüştüm, hiçbiri bunun kadar acı değildi. Sabahın serin esintisi arasından naif bir seda ezan okumaya başladı…  Allahu ekber! Allahu ekber! Buz gibi bir suyun içinde yüzüyordum adeta. Dehşet, korku ve ateş içerisinde uyandığımda klima daha çalışıyordu. Bu rüyaya ancak, akşam haberlerinde Halebçe’ye atılan kimyasal bomba görüntülerini gördükten sonra anlam verebildim. Acım bununla sınırlı değildi, yirmi gün sonra Urumiye devrim muhafızlarının komploculara taş çıkarırcasına, beni ziyaret için dağdan gelmiş olan yaşlı babamı katliamın yapıldığı gün, ABD casusu diye yakaladıklarını ve işkence altında olduğunu öğreniyordum. Mutluluk, bahar, dağ, bombardıman, düşmanlık ve işkence. İşte ruhumun travmalarının gerçek kaynağı.

Baas rejimi, Kürtlerin muhalefetinden ve kimi zaman İran’a destek olmasından dolayı imha konseptini devreye sokmuştu. 86’dan 88 yılına kadar süren Enfal imha harekatının devamında, korku, dehşet ve ümitsizliği hakim kılmak için kimyasal bombalarla toplu kıyıma karar verdi/verdiler ve Halebçe üzerine kimyasal bombalar yağdırdılar. Halepçe’nin üzerine, gökten “sarı ölüm bulutları” yağmıştı o gün. Savaşlarda sınırlı da olsa kimi hassas zamanlarda kullandıkları bir sarı buluttu bu. Enfal operasyonu bütün boyutlarıyla devam ederken, İran orduları Irak topraklarına doğru bir saldırı başlattılar.

“Enfal”, Kuran’da bir surenin adı ve Arapça’da “ganimetler” demek. Bir insanlık suçuna, içinde katliam, imha, tecavüz, her türlü insanlık dışı vahşetin sergilendiği operasyona bile Kuran surelerinin isimlerini verecek kadar aşağılık bir rejim ve elinden Kuran ile seccade düşmeyen lideri için sanırım fazla da söylenecek söz yok. Enfal harekatında, bağımsız kaynaklara göre 100 bin ila 150 bin arasında Kürt katledilirken, 100 bin Kürt kadın dul, milyonlarca Kürt çocuğu da yetim kalmıştı. Kayıp 17 bin Kürt arasında da çeşitli Arap ülkelerine satılan binlerce Kürt kızı var.

D1yWosHWoAAp0bF

İran askerlerinin Kürtler ile yardımlaşarak ele geçirdiği Hurmal, Dûceyle, Tûveyle ve Bêyare şehirlerinden sonra, 15 Mart 1988 günü de Halepçe kenti, bu İran ve Kürt savaşçılar tarafından ele geçiriliyordu. 15 Mart, yani kimyasal katliamdan bir gün önce, Halepçe şehri İran ve Kürt güçlerinin eline geçmişti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. İnsan öldürmenin bütün yöntemlerini iyi bilen ve bundan dolayı Kimyasal Ali lakabına layık görülen Irak Kuzey Cephe komutanı Korgenaral Ali Hasan Majit Tikriti, zulmün, cinayetin tarihini yeniden yazmak maksadıyla, dünya canilerinin zehrini Halebçe’nin üzerine yağdırdı. Hayat bir anda zehirlendi. Halepçe’de ölümün acı kokusu geçti ama o tatlı elma kokusu, hala geçmiş değil… Beş binden fazla insanın katledildiği ve yedi bin civarında yaralının olduğu açıklandıysa da, daha sonraki incelemeler zayiatın daha büyük olduğunu gösteriyordu.

Neden bu insanlar öldürüldü? Günahları neydi? Savaşın gerekçesi, masum insanların öldürülmesini haklı gösterebilir mi? Katliamdan altı ay sonra iki ülke arasında barış anlaşması imzalandı. Irak güçleri ateşkesten beş gün sonra Halebçe’ye karşı yeni bir operasyon düzenlediler ve yüzlerce sivili katlederek şehri yeniden ele geçirdiler. On binlerce sivil, yeni bir toplu katliamın habercisi olan operasyondan kurtulmak için, daha kış şartlarından kurtulamamış olan Çukurca sınırlarındaki dağları aşmaya çalıştılar. Çamurda, yalın ayak, çaresiz bir şekilde geldikleri ülkede “Kuzey Iraklılar” olarak anıldılar.

Kimyasal bombalar sadece Halebçe’de yaşayan insanları öldürmedi, onların neslini de kuruttu, tabiatın dengesini bozdu ve uzun yıllara yayılan caniliğin temellerini attı. Yapılan araştırmalarda, Halebçe’de özürlü doğumların oranının Hiroşima ve Nagasaki’nin onlarca kat daha fazlası olduğu kaydedilmektedir.

Türkiye’ye sığınan Kürtler olmasaydı, belki bu acıdan haberdar olmayacak ve cinayetin boyutlarını öğrenemeyecektik. Medyada cinayetin ipuçlarını veren görüntüler öfkeyi, intikamı, cinayeti, cinneti, insani değerlerden arınmayı açıklamaya yetiyordu. Her taraf ceset doluydu, günler sonrasında şehre görüntü almaya giden gazeteciler, insan cesedi kokusundan hareket edemiyorlardı. Küçücük çocuklar, kimyasal bombaların ateşinde yanmıştı. Derileri yanan küçük çocuklar ya babalarının kucağında, birlikte taş kesilmişlerdi, ya da annelerinin kucağından yere savrulmuşlardı. Saddam’ın böyle bir canilik yapacağına ihtimal vermeyen aileler, avlularında, balkonlarda sofralarını açmış güne çocuklarıyla mutlu bir şekilde başlamanın hazırlığını yapıyorken, kimyasal bombalarla donmuş haldeydiler. Şehirden kaçmayı başarabilenler, çukurlarda, tarlalarda toplu halde donmuşlardı. Körpe bebekler bombaların tesiriyle kan kusmuşlardı, zehirli ölüm onları annelerinin kucağında yakalamıştı.

Sessiz ölüm, sessiz çığlıkla dönüşmüştü. Evet bu tarihte de başımıza kimyasal bombaları yağdırdılar, kanımızı akıttılar ve daha sonrasında işledikleri cinayetin izlerini kaybettirmek için, kanımızı yıkadılar. Oysa onların işlediği cinayetin etkisi yıllarca sürecek ve ruhunda bu acının travmalarını yaşayan her insan, canilere lanet okumaya devam edecek. Onların yüreğimizin derinliklerine kazıdıkları yara, hiçbir zaman sağalmayacak ve bu da zalimlerin uykusunu kaçırmaya yetecek. Ölüm tarlaları ortaya çıktıkça, nasıl bir zulümle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayacağız. Ölüm tarlalarından gelen her yeni haber, ırkçı zihniyetin mazlum savunmasız insanlara neler yaptıklarını rivayet ediyor. Onlar yaşlımıza, kadınlarımıza, çocuklarımıza bile merhamet etmeyen canavarlar. Yaralılarımızı parçalayıp köpeklere yedirenler. Tarih onların bu insanlık dışı çehrelerini unutmayacak ve onların kararmış vicdanlarını insanlığa ifşa edecektir. Onlar bize darağaçlarını kurdukça, biz yeniden dirileceğiz. Çünkü biz tarihin bütün mazlumlarıyız… Rehberleri karga olanlar, bize mezar kazmaya devam edecek. Bir taraftan yoksulluğun pençesinden kurtulmak için, hamallık küfesini sırtımızdan indirmiyorken, diğer yandan bu zalimlerin kırbaç yaraları bedenimizden hiç eksilmedi.

Halepçe zulmü vesilesiyle, bu zulmü bize reva görenleri, seyirci kalanları, başkalarının atından inmeyen piyadeleri ve bizi insanlığın gündeminden çıkarma çabasında olanları lanetliyorum. Allah zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz. Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değil, Allah onları korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir günde cezalandırmayı hesaplıyor ve dolayısıyla onların yeryüzünde daha fazla rezil olmaları için bu cezayı erteliyor. Yeryüzünde de bu zalimlerin nasıl rezil olduklarına hepimiz şahit oluyoruz, olacağız…

Beni ensemden yakalayıp, dağın zirvelerine sürükleyen ve yeniden hayat bulmamı sağlayan yaşlı adam, “libka fişekê bide birnoya xwe, bi Xwudê gelî me gele gunehe. Belingaz û perîşane…” derken içine gömdüğü acının köhnemiş travmalarını özetliyordu.

DdgPJwuX4AU8iI4

Daha acısı neydi biliyor musunuz? Yürek kanatan.. İnsan olan her varlığın gözünden tomurcuk tomurcuk gözyaşlarını damlatan… Halepçe Katliâmı’ndan 3 gün sonra İslam Konferansı Teşkilatı denen çadır tiyatrosu, Kuveyt’te toplantı halindeydi ve daha 3 gün önce binlerce insanın hunharca katledildiği Halepçe’nin adını bile anmadılar, tek kelime etmediler. Binlerce insanın en vahşice şekilde katledilmesi onları ilgilendirmedi.

Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Kenan Evren temsil ediyordu. 53 İslam ülkesinin, bu konferans sonunda yayımladığı “Sonuç Bildirgesi” bu bakımdan çok önemli bir belge. Ama aynı zamanda bir utanç belgesi! “Sonuç Bildirgesi”nde, Saddam Hüseyin’in Kürtler’e karşı zehirli gaz kullandığına dair hiçbir ima yoktu. Bunun yerine Bulgaristan’da Türkler’e karşı geliştirilen isim değiştirme operasyonlarından dolayı Bulgaristan’ı eleştiren İslam Konferansı, Kürtler’e yapılan soykırımı duymazlıktan, bilmezlikten, görmezlikten gelmekteydi. Halepçe, yüzyılın yeni bir Hiroşima’sı olduğunu bilmez gibi davrandılar. Hiroşima’dan da öte, toplu bir soykırımdı bu. Ama onlar Saddam’ı kendilerinden görüyorlardı. Halepçe’de, atılan kimyasal gaz ve bombalarla beş bin insan öldürülüyorken ve bir o kadarı da ölümden beter hale getiriliyorken, sessiz kalmanın insanlığın anlına bir kara leke olarak düştüğünü görmüyorlardı.

Gemiler dolusu kimyasal madde Mersin’e Avrupa ülkelerinden getiriliyor ve limana indiriliyordu. Bazen fıçılar, bazen de torbalar içinde getirilen bu maddeler, bir başka torbanın içine konuluyor, üzerine de bir Türk firmasına ait etiket yapıştırıldıktan sonra TIR’lara yüklenerek Irak’a gönderiliyordu. Merkezi İstanbul’un Elmadağ semtinde bulunan PENTA firmasının ortağı Faruk Erkoç, satışla ilgili olarak sorulan soruya verdiği cevapta, ölümle adeta alay edercesine “Siz bana Irak’tan gelseniz, bugün isteseniz, ben bu malları size satarım. Bayılırım satışa” diyordu.

D1hu0M2WsAAA1R4

16 Mart 1988’de Halepçe’ye kimyasallar atılıyor, ama kirli bir oyun sahneleniyor ve kimyasalla karıştırılmış hoş elma kokusu ile çekicilik süsü veriliyordu. O günden bu yana bu gazın yarattığı ölümlerin sayısı 40 bini geçti. 1988’den bu yana da yaşanmış 100 binden fazla sakat doğum sözkonusu.