Allah, bana 20 yaşımda komünist olmayı nasip etti. Gençlik ideallerine ihanet etmeyen tek insan benim.”

 

img_1697

Yakup Aslan

Uzun bir zaman kitleleri arkasından sürükleyen, yalanlarıyla kendilerine inanmalarını sağlayarak onlara ağır bedeller ödettiren, açlığa, ölüme, ırkçılık sebebiyle uluslararası tecritte mahkum eden Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels: “Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa, yalana devam edin. Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar.” Diyor.

Son zamanlarda dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Elindeki veya eline geçirmeyi düşündüğü güç dolayısıyla yalan söylememeleri gerekenler sıklıkla, yalana sarıldıkları ve bu yalan üzerinden manipülasyon operasyonu gerçekleştirildiğine, yalanı yaşamın bir parçası haline getirmeye çalıştıklarına şahid oluyoruz. Goebbels, ‘yalan söyleyin mutlaka inananlar olacaktır’ yöntemini taklit ediyorlar. Dikkat edilirse propaganda şekilleri, algı operasyonları, agresif kışkırtmaları, kazanmaya çalışma tarzları ve toplumsal yargıları tıpa tıp Hitlerin yöntemiyle aynı. Ulusçulukla toplumu idare ediyorlar. Güç ve iktidar hırsı, statüko kibri, öfke, rant spekülasyon girişimleri, varlığın/bekanın kaybedilmemesi endişesini doğuruyor. Bunun bertaraf edilmesi için devletin bütün imkanlarını kullanmanın yanında algı, yalan, manipülasyon ve iftiraya başvurmaktan çekinmemek bir çok ülkenin ana gündemi olmuştur. Ülkenin bekası, ulvi dava, cihan devleti, düşman algısı siyasi bir argüman olarak bolca kullanılıyor. Yalanları o kadar belirgin ve sabit olmasına rağmen, toplum için adeta afyon gibi kullanılıyor. Defalarca yalanları yüzlerine bir şamar gibi inmiş olmasına rağmen yine yalan söylüyorlar, iftira atıyorlar ve buna inananların, sizin de inanmanız ve onlar gibi tepki göstermeniz beklentisi içindeler. Yalanın dışında verdikleri mesajlarla kendilerini unutturmamak ve gündemde tutmak çabası içerisinde olanların sayısı da az değil. Her gün yeni bir hezeyanla kendilerini gündemde tutuyorlar.

Zannedersem 1996 yılıydı.. Birleşik Dağıtım’a bir arkadaşla birlikte uğramıştık, tercüme konusuyla ilgili.. İçeri girdiğimizde toplantı hali vardı, çıkmak istedik “özel değil!” diyerek bizi durdurdular. Oturduk. İsmet Özel öfkeliydi. Konuşurken, abartısız ağzından köpükler dökülüyordu. Bağırıyordu. Dizgici, tashihçi, yayıncı oradaydı.. Ali abi de oradaydı. Kitabı yayınlanmıştı İsmet Özel’in. Yabancı bir isim bir harf eksiklikle yanlış yazılmış, basılmıştı. Kıyamet koparıyordu. “O kadar emek verdim. Literatürde önemli bir yere sahip yazdıklarımız. Bunu bana nasıl yaparsınız!” öfkesi, entelektüel kibri hakaret seviyesini de geçiyordu. Benim için sevimsiz bir durumdu.. Süreç kesintiye uğramadığından, izin isteyip ayrıldık.. Emeği konusunda haklıydı, çıkışı ise kendisini haksız hale getirmişti.

Uzun bir zaman geçti. Unutulmuş gibiydi. Birden ırkçı söylemleriyle, inkarcı politikaları öncelemesiyle gündeme geldi. Özellikle Kürtler konusunda yaptığı açıklamalar iğretiydi. ‘Komünist olmasını Allah’ın bir lütfu’ olarak gören İsmet bey, sosyal medyada paylaşılan bir videosunda “Kürtçe diye bir dil yok.” Diyor.. Yaklaşık bir asırdan fazladır süren çatışmalar, savaşlar, sürgünler, tehcirler, tutuklanmalar, baskılar neden oldu o zaman! Kürtlerin on binlerce yıldır Fırat ve Dicle arasında Mezopotamya’da yaşadığını bütün dünya bilirken, söylerken, o bundan habersiz midir?

Paylaşılan o videosunda Kürtleri ve Kürtçeyi tiye alan aydına yakışmayan TRT 6’e de itiraz ettiği konuşmasında şöyle diyor: “Her Kürt aşiretinde Kürtçe konuşan, Kirmanci konuşan daha doğrusu bir Amerikalı vardı. 60’lardan itibaren. Kürtlerde milli bilinç yoktur. Amerika’nın onlara öğrettiği kadar Kürt’türler. Araplarda ve Greklerde olan devlet tecrübesi Kürtlerde yoktur. Türkiye’de bir Kürt meselesi yoktur. Amerika’nın dayattığı şeylerdir. Bizimkiler de Amerika’nın hatırına bir şeyler veriyorlar.

Benden kesilen paralarla/vergimle TRT, bir şeş beş televizyon açtı. Daha bir televizyon yayını yapmayı beceremeyenler, anadilde eğitim istiyorlar. Ne seyircisi var ne programı var. Bunu beceremeyenler ana dilde eğitim istiyorlar. Şimdi yakında okullar açılır oradan buradan hocalar getirilir. Türkiye’de nereden bulacaklar Kürtçe eğitim verecek. Kurmancı üstelik. Kürtçe diye bir dil yok. Kırmancı var, Zazaki var, Sorani var, Gorani var vesaire. Falan. Türkiye’nin Kürt sorunu yok aslında.

Elbette bir aydının, entellektüelin ve dahası komünist ideolojiden gelen birinin dili bu olmamalı. İnsan hakları, hak, hukuk, enternasyonal manifesto perspektifinde dünya tahayyülü olan birinin söyleyeceği söz bu değil. Aydınlanmış veya aydınlandığı iddia eden biri statükonun savunmalarını sahiplenmez, duruşu muhaliftir. Bunun tarifi kolay değil. “Bu ülkenin aydınları yaşlandıklarında saçmalarlar” tespiti doğru değil diye düşünüyorum.

Yalan propagandalara inan veya inanır gibi yapanlar, bu doğrultuda algı operasyonu korosuna katılmamızı istiyorlar. Daha önce yalanın, yalan olduğunu ve bunun toplumu gerçeklerden uzaklaştırma operasyonu olduğu söyledik. Öteden beri, özellikle otoriter, totaliter, popülist rejimlerde  kitlelerde korku yaratmaya, farklı olana nefrete, milliyetçiliğe, gerçek algısının bozulmasına, yok edilmesine dayanan “yalan”, liderin ve iktidarın elindeki en etkili silahtır. Tarihin bunca ağır tecrübelerini yaşamış bir toplum olarak, siyasi argüman haline gelmiş tehlike ve korku duygusalından kopup artık biraz sakinleşsek, bir çok reel sorunu tartışıp, çözebileceğimizi düşünüyorum… Yaşamda, siyasette nesnel gerçeğin, hakikatin, tecrübenin, bilginin yerini yalanın, tehlike ve korku edebiyatının, çarpıtmanın, uydurmanın, öznel niyet ve duygunun alması anlamına geliyor. Sorunun kaynağı da bu değil mi.. Toplum olabildiğince gerçeklerden uzaklaştı ve bundan dolayıdır gerçekleri söyleyenleri kala almıyor veya yalanı ispatlayan ve hakikati gösterenden nefret ediyorlar.

İsmet Özel’in komünistliğini, itibarsızlaştırmak için kullanmadım. Son günlerde yaptığı bir röportajında bunun “Allah’ın lütfu” olduğunu söylüyordu. Her birimiz gençliğinde, özellikle Deniz Gezmiş gibi sembolleşen kişiliklerin efsaneleriyle büyüdük. Zap Suyu’nun üzerine yaptırdığı asma Gençlik Köprüsü, yoksullara taraf olması hayatının tamamını zulme, haksızlığa, zalime karşı başkaldırmakla geçirmiş ve bundan dolayı sürekli zindanlarda, sürgünlerde, baskı atmosferinde bir ömrü tüketmiş Said’in risaleleriyle yetişmiş bizim için değer arzediyordu. Zulme, haksızlığa, global emperyalistlere, sömürü çarklarına karşı duruş sergileyen her vicdan sahibi insanın yanında olmak erdemdir. Şimdi İstiklal Marşı Derneği kurmuş olan İsmet Özel’in Memleket Dergi röportajından birkaç cümle…

“Babam, 1955 yılında başkomiserlikten emekli oldu.

Diyorlar ki, ‘İsmet Özel, devre devre düşünce değiştiriyor.’ Böyle bir şey yok. Ben, akılbaliğ olduğum sırada dünyaya nasıl bakıyor idiysem hala öyle bakıyorum. Gençlik ideallerine ihanet etmeyen tek insan benim.

Allah, bana 20 yaşımda komünist olmayı nasip etti. Ben de Allah’ın bu lütfuna hiçbir zaman sadakatsizlik göstermedim. Eğer bir insan komünist olmadan Müslümansa bu insanın Ümmet-i Muhammet’e yapmayacağı kötülük yoktur. Bizim İslam’ın 5 şartı olarak bildiklerimizin hepsi, Komünistlikten ibarettir. Neden bir insan mülkünün servetinin 40’da birini insanlara dağıtsın? E işte komünistlik yapıyorsun. Düz mantıkta cevabı budur.

Eğer bir insan Allah’a secde edecekse yönünü Kabe’ye dönmek zorunda. Peki ayakları nereye basacak? Tabii ki üzerinde bulunduğu toprak parçası olan vatanına. Yani bir insan eğer vatansızsa, kul da olamaz.

İslamcı, milliyetçi, komünist nasıl bir seremoni anlamak zor. Nasıl bir misyon yüklendiğini anlayana aşkolsun.. Aydın muhalif çizgide haklıdan, haktan yana duruş sergileyen ve kendisini izleyenlere mücadele diyalektiği geliştiren kimsedir.. Hedef ulaşmak ve zulmü bertaraf etmek için bir mücadele paradigması oluştururken savrulmaz, dik durur, bedellerin baskısı karşısında diz çökmez.. Gençlikte böyle bir ideale sahip olup, zamanla bunu en uç noktadan savrulmaya taşımak nasıl bir akıl tutulmasıdır anlamak zor.. İslamcılık ideoloji savunuculuğundan milliyetçiliğe savrulmak nasıl bir ideal peşinde olduğuna yeterli cevaptır. Her açıklamasıyla kendisini gündeme taşıyor. Bununla yetinmiyor. Rant ve ganimetin ülkeyi STK ve dernek çöplüğüne dönüştürdüğü bir zamanda İstiklal Marşı derneği kuruyor..
Şiirleri de yazdıkları da hiçbir zaman bana hitap etmedi.. Belki aynı kulvarda olmadığımızdandır. Irkçılığın zirvesinde Türk ırkçılığı mesajlarına sarılması, inkar hezeyanlarını kendisine hatırlanma malzemesi yapması bana çok itici ve yavan geldi. Dünyanın hiçbir yerinde komünist olmayı Allah’ın bir lütfu olarak algılayan bir insana rastlanmaz. Evet hak, adalet, eşit paylaşım, sömürünün reddedilmesi, insan emeğinin saygın olması gibi konular diğer ideolojilerde olduğu gibi komünizmin de değerlerindendir. İnsanlığın ortak ilkeleridir. Pratikte karşılığı var mı? Yok. Olmadı da. Uygulamada her ideolojide olduğu gibi üst akıl seçkin sınıf oldu ve topluma emellerini dayattı. Küçük bir örnek, insanların ve ulusların özgürlüğünden yana olan bir SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesini savunduğu düşüncenin hiçbir yerine koyamazsınız.. Yine bugün ulus bilinciyle Suriye üzerinden yayılmacılık politikalarına büyük yatırımlar yapması, düşüncede savunulan değerlerle bağdaşmaz. Bir dünya tahayyülü. Haksızlığın, eşit olmayan paylaşımın son bulmasına karşı köklü bir düşünce ancak egemen algılar, üst akıl bunun uygulanması önünde hep bariyer olmuşlardır.

“Kürtçe diye bir dil yoktur” demesinin bilinçaltında nasıl bir zehir beslediğini rivayet ediyor aslında. Bir ülkedeki iki büyük halktan biri diğerine hâkimiyetini zorla kabul ettirmeye kalkarsa sürekli olarak “bölünmekten” korkar. Militarist komitecilerin uydurduğu bir savı, savunmak ve bunu söylerken de efendi kompleksiyle alay etmek bu ülke aydınlanmasının talihsizliğini de göstermesi açısından ilginçtir. Ne yazık ki, bu topraklarda bir Ali Şeriati yetişmiyor.