Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla gerçekleşecektir

Clara Zetkin

 

İnsan haklarının ve özellikle kadın haklarının hiçe sayıldığı, kadınların insan yerine konulmadığı, haklarının ağır saldırı ve tehdit altında olduğu, kendilerine kabuslar, karabasanlar yaşatılan bir dönemden geçiyoruz. 

 

Toplumumuzda kadının yeri 130 ülke arasında 123. sıradadır. Diğer bir deyişle gerek kadına verilen değer ve gerekse cinsiyetçi ayırımcılıkta başı çeken ülkeler arasında 7. sıradayız. Birinci sırada Mısır var, sonra sırasıyla Fas, Benin, Pakistan, Suudi Arabistan, Çad ve Yemen yer almaktadır. Kadına verilen değer ve kadın-erkek eşitliğini ön planda tutan ülkeler sırasıyla Norveç, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Yeni Zelanda, Filipinler ve Danimarka’dır. Biz ise geriden 7. sıradayız. Büyük dünya şairlerinden Nazım Hikmet bir dizesinde dile getirdiği gibi, “soframızdaki yeri, öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız”ın toplumdaki yeri net ve tartışmasız dile getirildiği gibi kadına bakışımızı yansıtmıyor mu? Toplumumuzda tecavüzcüsüyle evlendirilen, kocalarından sürekli şiddet ve ölüm tehdidini alan, sokak ortasında bilmem kaç yerinden bıçaklanan, ekonomik özgürlüğü olmayan, mahkemede hakkını aramaya gittiğinde sürekli ertelenen mahkeme kararlarına, eylemde polis dayağından bebeğini kaybeden, otoriter bir liderin “kadın mıdır, kız mıdır” hakaretine uğrayan, en az üç çocuk doğurması gereken, dayak atan kocasını haklı çıkaran, katil ini koruyan yargı kararlarıyla dışlanan bizim kadınlarımız Yılda bir kez bile olsun onları hatırlamak bize ağır geliyor. Böyle bir toplumuz. Kadın-erkek eşitliğinden bahsedenler, önce bu gerçeği görmeliler. Eşitlikte sınıfta kalmış bir toplumuz. Örnek mi? Aralık 2011 tarihinde Ankara’da gece sokakta eşini döven bir adama engel olmak isteyen iki bilim insanımız, koca tarafından dövüldü. Dayakçı koca serbest bırakılırken, engel olmak isteyen iki bilim insanımız tutuklandı. Yine aynı tarihlerde boşandığı eşinden sürekli ölüm tehdidi alan kadın, korunma talebinde bulundu. Talep reddedildi ve ne yazık ki kadın bıçaklanarak öldürüldü. Daha birkaç gün önce 9 yaşındaki bir çocuk polise boşanma sürecindeki annesi için “babam, annemi balkondan attı” diye ifade verdi. 26 Şubat 2019’da sokağın ortasında koca, boşanma sürecindeki eşini bıçakladı. 9 Şubat’ta Bolu’da otomobil içinde tartıştığı eşini bıçak darbeleriyle yaraladıktan sonra özel bir hastanenin kapısına bıraktı. Kadının yaşam hakkını elinden alan, insandan saymayan böyle bir devlet anlayışı, yöneticileri ve egemen erkek zihniyeti…

 

Kadın ev işlerinin ve çocuk bakımının değişmez bir kölesidir. Gelenek, görenek ve dinsel gericilik zihniyeti ile baskı altındadır, aşağılanır, hor görülür. Cinsel bir obje olarak görülür. Bedenine hükmedilir. Binlercesi kitlesel fuhuşa sürüklenir. Cinsel kimliğinden dolayı şiddete, tacize, tecavüze ve hor görülmeye maruz bırakılır. Kaderine isyan ettiği zaman da katledilir ve bu katliam da erkeğin bir mazereti gibi kabul edilir. Paylaşım savaşlarında görüldüğü gibi kapitalist düzenin acımasızlığına ve emperyalizmin barbarlığına maruz kalır. Bu savaşlarda açlığa ve hastalığa mahkûm edilir, toplu tecavüze uğrar ve aşağılanır.

 

8 Mart’ın önemi

8 Mart, kadının; tacize, tecavüze, sömürüye, şiddete, ataerkilliğe, ekonomik ve cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele ile emekçi kadınların baskıya, sömürüye, özgürlük ve ikinci sınıf insan yerine konulmaya karşı özgürlük ve eşitlik için mücadeleye başladıkları kavga günüdür.

 

İnsanın insana kulluk etmediği, sömürülmediği, geceleri aç yatmadığı, kadını ve erkeği ile toplumun ve insanlığın saygın üyesi olduğu bir dünya özlemidir 8 Mart…

 

Kadına yönelik şiddete, baskıya ve ikinci sınıf vatandaş yerine konulmasına karşı bir haykırış günüdür 8 Mart…

 

Çalışan kadınların ağır ve sağlıksız koşullarda uzun süreli ve çok düşük ücretle kapitalist sömürüye karşı başkaldırı günüdür 8 Mart!

 

8 Mart, özünde sınıf kavgasıdır. Bu kavga sadece kadının cinsiyetinden değil, erkeği ve kadını ile tüm bir insanlığın kurtuluş kavgasıdır. Bugünkü kurulu düzen, insanın insana kul yaptığı, el kapılarında köle haline getirdiği bir düzendir. Bir özel mülkiyet düzenidir. Özel mülkiyet erkeğin elinde toplanmıştır.  Bu düzen, özel mülkiyeti elinde bulunduran erkekleri de ücretli köle haline getirmiştir. Özel mülkiyetin ortadan kalkması, hem erkeğin hem de kadının kurtuluşu demektir. Bu kurtuluş birlikte olacaktır. Ya hep ya hiç…[1]

 

Burjuvazinin içini boşaltmaya çalıştığı 8 Mart, 1977 yılında Birleşmiş Milletler kararıyla “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edildi. Daha da vahim olan kadın mücadelesi içerisinde bulunan bazı liberalist çevreler de burjuva sınıfının işine gelen bu söylemi ve anlamsızlaştırma çabasını sahiplenerek bu günü kadınlara özel bir eğlence ve kutlama gününe evirmek niyetindedirler. Oysa kadın mücadelesi ve karşısında durduğu ataerkil düzen, özel mülkiyet ve miras ilişkileri, sınıf mücadelesi ve sömürü düzenleri ile doğrudan ilgilidir. 8 Mart, emekçi kadınların kanlarıyla kazandıkları bir mücadeledir ve işçi sınıfına aittir.

 

Tarihçe

 

1857 yılında Amerika’da New York’ta Cinsiyetçi ücret anlayışı, nüfusun yeniden çoğalması, modern kapitalist düzene ucuz işgücü ve çok sayıda asker doğurması amacıyla bir dokuma fabrikasında 40 bin kadın işçi çalışıyordu. New York kentinde ağır sömürü ve insanlık dışı çalışma koşullarına başkaldıran 40.000 dokuma işçisi kadının talebi günde 10 saatlik çalışma koşulu idi. Bu grevin ardından tekstil ve tütün sanayinde birbirini izleyen grevler patlak verdi. “Eşit İşe Eşit Ücret”, sendikalaşma ve oy hakkı istekleri ön plana çıktı.  

 

8 Mart 1908 tarihinde New York “Cotton” tekstil fabrikasında 20.000 kadın işçi daha iyi çalışma koşulları için 8 hafta devam edecek greve imza attılar. İstedikleri daha iyi çalışma koşullarının ayarlanması, çalışma saatlerinin düşürülmesi, kadın emeğini küçümseyen ve böylece kadını bezdiren, eve hapsetmeyi amaçlayan, cinsiyetçi eksik ücret uygulamasına karşı bir tepki niteliğindeydi. Grevin sürdüğü fabrikada asker, polis, militarist ve paramiliter gruplar kadın işçilere saldırdı ve onları fabrikaya kilitlediler. Kapılarını kilit vurulan fabrikanın etrafına bu güvenlikçiler etten duvar ördüler. Bu mücadeleye gözdağı vermek amacıyla fabrikayı ateşe verdiler. 129 kadın emekçinin büyük kısmı yanarak, kalanlar da kolluk güçlerinin şiddetine uğrayarak fabrikada can verdi. . 129 kadın işçinin cenazelerine yaklaşık 60 bin insan katıldı. 

 

26 ağustos 1910’da, Kopenhag’da 2. Enternasyonal sosyalist kadınlar toplantısında, CLARA ZETKİN’in önerisi ile 8 Mart dünya emekçi kadınlar günü, kadınların ekonomik ve cinsiyet eşitsizliğine, ataerkil sömürü düzenine karşı mücadele günü olarak belirlendi. Kopenhag’da toplanan ikinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda alınan ve Clara Zetkin’in önerisiyle, Amerika’da 1857, 1886 ve 1908 tarihlerinin 8 Mart’ta kadın işçilerin ağır sömürüye karşı ekonomik, sosyal ve siyasal hakları için ölen işçilerin anısına her yıl kadınlar günü düzenlemesi önerisi kabul edildi. 

 

8 Mart ilk kez uluslararası ve kitlesel olarak 1911 yılında Almanya, Avusturya, İsviçre, Danimarka ve ABD’de kutlanmaya başladı. Eşit işe eşit ücret, seçme ve seçilme hakkı, 8 saatlik işgünü gibi taleplerin ön plana çıktığı gösterilere 1.000.000’un üzerinde kadın katıldı. Bir yıl sonra da Fransa, İsveç ve Hollanda’da yapılan eylemlerde kadınların gündeminde her an patlak vermesi olası emperyalist paylaşım savaşı vardı.

 

Rusya’da ilk kez 8 Mart 1913 tarihinde Çarlık döneminde açık gösterilerin yapılması imkansız olduğu koşullarda kutlamalar yapıldı. 

 

Rus işçi kadınları  8 Mart 1917 tarihinde Uluslararası Kadınlar Günü nedeniyle tüm fabrikalarda greve gitti. Petrograd yollarında barış ve ekmek istekleriyle yürüdüler [2].

 

1921 tarihinde yapılan II. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda Petrograd’lı tekstil işçisi kadınların tüm işyerlerinden bir anda 8 Mart’ta çıktıkları grevlere, direnişlere ithaf edilmek üzere 8 Mart’ı “Emekçi Kadınlar Günü” olarak değiştirmiştir.

 

Faşizme karşı barış için 1937 İspanya’da iç savaş döneminin 8 Mart’ında kadınlar kitlesel gösterilerle faşist Franco rejimini protesto etti. 1943 yılında da İtalyan kadınlar Mussolini yönetimini hedef alan gösteriler yaptı. 1960’lı yıllarda ABD’li kadınlar Vietnam Savaşı’na çocuklarını göndermemek için gösteri yaptılar. 

 

Türkiye’de 8 Mart, ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlandı. 12 Eylül faşist darbesine kadar gelenek haline getirilen 8 Mart, faşist darbenin ardından yasaklandı. Bu yasak, 1984 yılına dek sürdü. 

 

Günümüzde kadınların kamu alanlarında çalışmaları, karar verici konumda olmaları eşitlik gibi kavramlar çok uzaktır. Sağlık yönünden de göstergelerin istenen yüzeyde olmadığı aşikardır. Anne ölümleri gelişmiş batı kapitalist ülkelere göre  en az 10 misli daha yüksektir ve bu ölümlerin yaklaşık %80’i önlenebilir nedenlere bağlı olduğu halde önlenememiştir. Toplumsal cinsiyet ayırımı en çok kadınları olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Çocuklarda bile cinsiyet seçimi, kadına yönelik, şiddet, hor görme, cinayet ve namus davaları gibi kabul edilemez uygulamalar ne yazık ki sürmektedir. Bu tür uygulamalar, kadını ülkemizde hala ikinci sınıf vatandaş olarak ayrı bir yere koymaktadır. Türk burjuvazisi gerek parlamento ve gerekse kitlesel olarak yönettiği 8 Mart’ı ertesi gün unutturmayı çok iyi bilmektedir.

 

Enternasyonal Emekçi Kadınlar Komisyonundan çıkan karar gereği Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg anısına dünya kadınlarını bir kez daha mücadeleye çağırıyoruz. 

 

“Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Oysa kazanacağımız bir dünya var!”

 

Selamla, sevgiyle…

 

mazharsaruhan48@gmail.com

TRAJİK-KOMİK BİR OLAY

 

Evrensel Gazetesi’nin 31 Ocak 2014 tarihli sayısındaki haber akıllara durgunluk verecek türdendir.

 

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü afişlerine ilişkin yürüttüğü soruşturmada, dünya kadın mücadelesinin öncülerinden Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’i PKK üyesi yaptı.  

Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) Diyarbakır bileşenleri tarafından 3 Mart 2013’te “Rosa’lardan Sakine’lere yolunuz yolumuz, sözünüz sözümüzdür” şiarı ile gerçekleştirilecek olan 8 Mart mitinginin afişleri Diyarbakır 1 No.lu Hakimlik tarafından yasaklanmıştı. 8 Mart Tertip Komitesi’ne Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından gönderilen yazıda, “Söz konusu bildiri evrakında ilimizin muhtelif yerlerindeki billboardlarda asılan afiş örneğinde yer alan 6 kadına ait resimlerin bulunduğu Türkçe ve Kürtçe ibarelerinin yazılı olduğu farklı içerikli afişler hakkında Diyarbakır 1 No.lu Hakimlik, 27 Şubat tarihli değişik iş no.lu kararıyla yasaklanması ve toplatılmasına karar verildi” ifadelerine yer verildi.

‘LUXEMBURG VE ZETKİN PKK ÜYESİ’

Üzerinde Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Leyla Qasım, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in fotoğraflarının yer aldığı “Rosalardan Sakinelere Sözünüz Sözümüz Yolunuz Yolumuzdur” yazılı afişler yasaklanırken, toplatma kararı çıkarılan afişlere ilişkin “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla 8 Mart Tertip Komitesi üyeleri hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Yürütülen soruşturma kapsamında savcı, dünya kadın hareketlerin simgesi haline gelen Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’i de “örgüt üyesi” olarak gördü. Diyarbakır 8 Mart Tertip Komitesi üyelerine gönderilen soruşturma evrakında, yüklenen suçtan dolayı kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

SAVCI: CLARA VE ROSA PKK ÜYELERİDİR

Soruşturma evrakında, “Her ne kadar Diyarbakır’da 3 Mart 2013 günü şüpheliler tarafından düzenlenen Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri için ‘Rosalardan Sakinelere Sözünüz Sözümüz Yolunuz Yolumuzdur’ ibaresinin ve PKK ‘terör örgütü’ üyeleri Rosa Lüksemburg, Clara Zetkin, Leyla Kasım, Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Şaylemez’in fotoğraflarının yer aldığı afişlerinin bastırılması ve bu afişlerin şehrin değişik noktalarına billboard olarak da asılması nedeniyle ‘örgüt propagandası yapmak’ suçundan dolayı şüpheliler hakkında soruşturma yürütülmüş ise de Diyarbakır 1 No.lu Hakimlik 27 Şubat 2013 tarih ve 2013/73 değişik sayılı yasaklama ve toplatma kararının şüphelilere tebliğinin ardından şüphelilerin harekete geçerek şehrin değişik noktalarına asılan afiş ve billboardların kaldırılması için çaba gösterdikleri, tutulan 1 Mart 2013 tarihli tutanak ile de bu hususun belirlenmiş olduğu, bu açıdan suçun maddi ve manevi unsurlarının olayımızda gerçekleşmediği anlaşıldığından şüpheliler hakkında yüklenen suçtan dolayı kavuşturmaya yer olmadığına kararın şüpheliler ve müdafilerine tebliğine karar verildi” ifadelerine yer verildi.

‘AFİŞLER ASILMADAN TOPLATILDI’

Av. Ruşen Seydaoğlu, geçen yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde hazırlanan afişlerin daha asılmadan toplatıldığını belirterek, “Afişler toplatılmasına rağmen tertip komitesi hakkında yasağa uymadıklarına ilişkin savcılık tarafından soruşturma açıldı. Dün gelen tebliğde ‘Kovuşturmaya yer olmadığına’ dair karar verildi” dedi.

Seydaoğlu, kararı incelediklerinde Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg’un PKK üyesi olarak değerlendirildiğini gördüklerini dile getirerek, şunları aktardı: “Bu değerlendirme yargının dünyanın temel dinamiği olan kadın mücadelesine dair hiçbir alt yapısı ve eğitimi olmadığının göstergesidir. Yetkin olmayan savcıların yürüttüğü ve kadınların yargılandığı dosyalardan çıkan kararların toplum nezdinde ne denli hükümsüz olduğu bizzat savcılar tarafından bir kez daha ispatlanmış oldu. Kadına yönelik şiddetle ilgili davalarımızda benzer örnekleri çoğu kez gördük ve bütün raporlama ve açıklamalarımızda bu haliyle yargının ihtiyaçlara cevap olmadığını, şiddet davalarında kadını koruyamadığını belirttik. Kadına yönelik şiddetle mücadele başlı başına kadınlara ilişkindir. Özel eğitim ve yoğunlaşma gerektirir. Bütün bu niteliklerden yoksun kişilerce yapılan yargılamaların sonuçlarının bu şekilde olacağını bilmek zorundayız.”
 

‘SİSTEME KARŞI OLAN KADINLAR HEP SUÇLUDUR’

 

Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamındaki faaliyetleri “suç unsuru” sayan mahkemelerin bu yaklaşımlarıyla özelde Kürt kadınları genelde ise bütün mücadele eden kadınları “suçlu” olarak değerlendirildiğini belirten Seydaoğlu, “Hangi örgüt ve çalışmada olursa olsun sisteme karşı duran bütün kadınlar devlet karşısında aynıdır ve suçludur. Kürt kadınları, Rosa, Clara ya da Sakine Cansız arasında kadın mücadelesi açısından hiçbir ayrım yapmadıkları ve onların yürüttüğü mücadele mirasına sahip çıktıkları için yargılanmaktadırlar. Kadın mücadele tarihinden bihaber savcılar da PKK henüz kurulmamışken ölmüş olan Clara ve Rosa’yı PKK üyesi sayarak her gün onlarca kadının öldürüldüğü bu ülkede kadın sorununa ne denli uzak olduklarını göstermişlerdir” diye belirtti. 

(Diyarbakır/DİHA)

https://www.evrensel.net/haber/77473/rosa-luxemburg-ve-clara-zetkine-yeni-orgut 

 

————

[1] Enternasyonal Emekçi Kadın Komisyonu Bülteni (Sayı 1, Şubat 2015]

[2] age.