Osmanlıdan bu yana, özenti, kopyacı, kuyruk olma, kolaya zahmetsiz konma anlayışının hakim olduğu bir vesayet altında yaşıyoruz. Özenti kimi zaman fanatikleşen bir aklı da inşa ediyor. Osmanlıdan sonra Terakkici komitecilerin küçük bir sınır içerisinde sıkıştırmış olduğu Türkiye’de de bu gelenek var oldu.  Kendi dinamikleriyle var olma ve ilerleme yerine uydu olma daha kolay geldi. Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda uluslararası konjonktürdeki OECD, NATO gibi uluslararası örgütlenmelerin etkin bir üyesi olmanın yanısıra, insanlık tarihinin en büyük barış projesi olarak nitelendirilen Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra Türkiye, 31 Temmuz 1959’da Topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Türkiye adına bu başvuruyu, dönemin Demokrat Parti lideri ve Başbakanı Adnan Menderes yapmıştı. Menderes, bu başvuruyla, Türkiye’nin Avrupa’ya ilk adımı attığını ifade etmişti.

Yarım asırdan fazladır Türkiye, Avrupa kapılarında beklediğini ve Hristiyan kulübü olduğundan dolayı üyeliğinin kabul edilmediğini savunuyor. Avrupa ise müzakereler sonucunda kabul edilen kararların, Türkiye tarafından uygulanmaya konmadığı, insan hakları ihlalleri ve özellikle de yerel yönetimler konusunda birlikten farklı bir tutum içerisinde olduğu iddiasında. Bu süreç içerisinde Türkiye olabildiğinde birliğin ekonomik gücünden yararlandı, birçok fon, destek ve yerelde yapılan projelere katkı sunmak ekonomik açıdan ülkeyi abad etti ve buna karşılık Türkiye de Avrupa için iyi bir pazar haline geldi.

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki önemli sorunların başında Yerel Yönetimlerin özerkleştirilmesidir. Türkiye bu adımın özellikle Kürt bölgelerinde riskli bir zemini inşa edeceğini düşünüyor. Karar alma, gelir ve istihdam düzenlemesi gibi olaylarda özerkliğin “bağımsızlık” düşüncesini yeşertebileceğini savunuyor. Esasen, kadim tarihlerden beridir devlet ritüelinde kırmızıçizgi ve bariyer olarak duran bir konudur. Osmanlı zamanında özerk olan ve kendi iradeleriyle kendilerini yöneten mirliklerin, beyliklerin sürekli olarak bu bariyerlerin kuşatması altında olduğunu unutmayalım ve bugün yürürlükte olan politikaların kaynağı bu devlet geleneğidir. Jeopolitik konumlarından dolayı belli dönemler yarı özerk bir konumda bulunmalarına rağmen, hiçbir zaman bunun güçlenmesine ve bağımsızlık ilan edecek tarzda büyümesine izin verilmemiştir. Bu anlayış Terakkici komitelerin Osmanlı mirası üzerine inşa ettiği cumhuriyet rejiminde de bu anlayış devam etti.

Devrim, reform, aydınlanma ve tarihi tecrübeler Avrupa’nın ciddi çatışma ve çalkantılardan sonra insan endeksli bir sürece girmesine yol açtı. Tecrübe ve birikimlerde ortaklaşarak sağlıklı bir toplum yaratılması esas alınmıştı. Yerel yönetimler, tarihi süreç içerisinde sanayileşmiş batılı ülkeler tarafından sürekli olarak geliştirilmesi ve özerk kılınması gereken halka en yakın kuruluşlar olarak görülmüşlerdir. Bunun en önemli göstergelerinden birisi de Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı olarak gösterilebilir. Türkiye’nin bazı maddelerine çekince koyarak imzalamış olduğu bu sözleşme, batılı anlamda köklü bir yerel yönetim geleneğinin başka ülkelere sadır edilmesi anlamını taşıyordu. Yerel yönetimler projesi içerisinde daha iyi hizmet ve insan endeksli gelişmeler, yapısal ve işlevsel olarak özerklik esasına dayalıydı.

Avrupa ülkelerinde halkın yönetime katılmasını sağlayan, halka en yakın birimler olan yerel yönetimler, geliştirilmesi ve daha özerk kılınması gereken kuruluşlar olarak görülmektedir. Bu yüzden ortaya çıkardıkları ilkeler, bu kuruluşları yönetimin temel taşı yapmayı amaçlayan ilkeler olmaktadır. Özerklik Şartı’nın Türkiye’de ortaya çıkış süreci 1980’li yılların ilk yarısında başlanmıştır. Bu görüşmelerin sonunda hazırlanan nihai taslak, 8-10 Kasım 1984 tarihlerinde Roma’da yapılan Altıncı Yerel Yönetimlerden Sorumlu Bakanlar Konferansı gündeminin birinci sırasında yer almıştır. Konferanstaki görüşmeler esnasında, Türkiye, o tarihlerdeki durumun gerektirdiği bazı yasal belirsizlikler nedeniyle şartın gücünün “tavsiye kararı” niteliğinde olmasının yerinde olacağını düşünmüş ve Türk delegasyonu konferansta o yönde vaziyet almıştır. Konsey üyesi Avrupa ülkeleri ise şartların kabul edilmesi yolunda karar almıştı. Birinci bölümde, özerk yerel yönetim kurumunun yer alması gereken anayasal ve yasal zeminden söz edilmekte, böyle bir zemin için merkezi yönetimin rolünün azaltılması ve bu bağlamda merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetimin en az seviyeye indirilmesi gerektiği ifade edilmektedir.
Turgut Özal iktidarı döneminde, süren müzakereler neticesinde şartların hangi boyutlarda olduğu o zamanlarda sıkça dillendiriliyordu. Kentlerde çift başlılığın kaldırılması, yereldeki gelirin önemli bir kısmının oradaki hizmetlere harcanması, karar alabilme yetkisi, trafik ve yerel güvenliğin mahalli yönetimler tarafından sağlanması, eğitim ve benzeri kararların yerel dinamiklere uyumlu olması, üretimin yerel şartlara uygun olması gibi pek çok konu o zamanlarda konuşuluyordu..

Müzakerelerde imzaya açılan şartlarda; “Yerel makamların merkezi veya bölgesel bir makam tarafından yetkilendirildiği durumlarda, bu yetkilerin yerel koşullarla uyumlu olarak kullanılabilmesinde yerel makamlara olanaklar ölçüsünde takdir hakkı tanınacaktır” hükmü daha pratik karar alabilmenin önünü açıyordu. Yine, 6. madde “Yerel yönetimlerde görevlilerin çalışma koşulları liyakat ve yeteneğe göre yüksek nitelikte eleman istihdamına imkan verecek ölçüde olmalıdır; bu amaçla yeterli eğitim olanaklarıyla ücret ve mesleki ilerleme olanakları sağlanmalıdır.” Şeklindeydi.

Yerel yönetimler, bütün ülkelerde kamu yönetiminin önemli ve vazgeçilmez unsurunu meydana getiren birimlerdir. Bir ülkedeki yerel yönetimlerin gücü ve etkinliği, söz konusu ülkedeki demokrasinin düzeyi ile de oldukça yakından ilişkilidir. Yerel yönetimler, demokratik olgunluğa paralel bir şekilde gelişirler. Aynı şekilde demokrasi açısından önemli olduğu kadar, yerel hizmetlerin yürütülmesinde verimliliği, üretime dair istihdamı artırmak ve etkinliği sağlamada da vazgeçilmez kurumlardır. Yerel yönetimler tarihi süreç içerisinde özgürlük, eşitlik, temsil, hak, hukuk, yönetime katılma gibi değerleri yaşatma kurumları olmuşlardır.

1982 Anayasası’nda yerel yönetimler, yerel halkın mahalli müşterek yani ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmakta ve il özel idareleri, belediyeler ve köy idareleri olmak üzere üç yerel yönetim biriminden oluşmaktadır. Tanzimat sonrasında yönetim anlayışımıza dahil olan belediye yönetimlerinin, Batılı anlamda bir yerel yönetim birimi niteliğine tam olarak kavuştuğunu, gelişmekte olan ülkelerin tecrübelerinden tam olarak yararlandığını ve gelişmenin önündeki korku bariyerlerinin kaldırıldığını söylemek güçtür.

Belediye başkanı belediyenin yürütme organı, belediye meclisi ve belediye encümeni ise karar organlarıdır. Belediye başkanı ve encümenler, halk tarafından çoğunluk usulü ile beş yıl için seçilmektedir. Belediye başkanları, 1963 yılına kadar belediye meclisleri tarafından seçilirken, 1963 yılından itibaren tek dereceli olarak halk tarafından seçilmeye başlanmıştır.

Belediye başkanının, belediye teşkilâtının en üst amiri olarak belediye teşkilâtını sevk ve idare etmek, belediyeyi stratejik plâna uygun olarak yönetmek, belediye idaresinin kurumsal stratejilerini oluşturmak, bu stratejilere uygun olarak bütçeyi, belediye faaliyetlerinin ve personelinin performans ölçütlerini hazırlamak ve uygulamak, izlemek ve değerlendirmek, bunlarla ilgili raporları meclise sunmak, meclise ve encümene başkanlık etmek, belediyenin taşınır ve taşınmaz mallarını idare etmek, belediyenin gelir ve alacaklarını takip ve tahsil etmek, meclis ve encümen kararlarını uygulamak, bütçeyi uygulamak, belediye personelini atamak, belediye ve bağlı kuruluşları ile işletmelerini denetlemek gibi birçok görev ve yetkisi bulunmaktadır. Ayrıca belediyeler, yol, kanalizasyon ve su tesisleri harcamalarına katılma paylarını da tahsil etmeye yetkilidir. Bunun yanında belediyenin eylem ve işlemleri üzerinde mülkiye müfettişlerinin, Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulunun, Mahalli idareler Kontrolörlerinin denetleme yetkisi devam etmektedir. Mali açıdan merkezi yönetime bağımlı ve birçok kurumun sürekli denetimi ve vesayeti altında olan bir yerel yönetimin özerkliğinden söz edilemez. Vesayet yetkisi Türkiye yasalarında hayli çoğunlukta yer almaktadır. Belediye meclisinin birçok kararı, belediye bütçesi, mülki idari amirinin onayı ile yürürlüğe girmektedir. Siyasi tercihler farklı olduğunda, çift başlılıktan hizmet sadır olmayacağı tecrübelerle sabittir.

Yerelin özerk olmasının şartlarından biri olan, kendi kaynaklarını oluşturmak için vergi koyma yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, belediyelerin, yerel hizmetleri nitelik ve nicelik olarak sürekli artma eğilimindeyken, bu hizmetleri karşılayacak mali kaynaklarını arttırma imkan ve yetkisi bulunmamaktadır. Bugün itibariyle belediyelerin büyük bir çoğunluğu, personel giderlerini bile karşılamaktan yoksun, borçlarını ödeyemez bir durumdadır ve devletten yardım almaya çalışmaktadırlar. Türkiye’de belediyeler önemli mali sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Görevlerinin sürekli artmasına rağmen, gelirlerinde aynı oranda bir artışın gerçekleşmemesi, belediyeleri önemli oranda mali sıkıntıya sokmaktadır. Daha da kötüsü yönetime gelen her yeni siyasi görüş, kendi yandaşlarının taleplerini karşılamak maksadıyla belediye bünyesinde farklı şirketler kurmakta ve bu personel zamanla belediye kadrolarına eklenmektedir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yönetimlerin karar organlarının seçimle işbaşına gelmiş olmaları ve kendi işlerini kendi organlarıyla dışarıdan hiçbir müdahale olmaksızın görmeleri ve tüzel kişilik sahibi bulunmaları, bu kuruluşlara demokratik ve özerk kuruluş niteliği kazandırmaktadır. Yerel özerklik, yerel yönetimleri, kendi temel kurallarını koyma, kendi faaliyetlerini istediği şekilde yürütebilme, merkezi yönetimin yerel işlere karışmasını önleyebilme, kendi yerel kaynaklarını oluşturabilme ve yerel halkın refah ve mutluluğuna katkıda bulunabilmek gibi alanlarda yetkilendirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Şart’ın 9. maddesi “Yerel Makamların Mali Kaynakları” başlığını taşımaktadır ve sekiz paragraftan oluşmaktadır. Türkiye, paragrafların ilk üçünü zorunlu olarak imzalamıştır. İlk paragrafa göre, yerel yönetimlere serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanacak, diğer paragrafa göre ise yerel yönetimlere sağlanan mali kaynaklar, yasalarla belirlenen sorumluluklarla orantılı olacak ve bu kaynakların belli bir bölümü yasal sınırlar içinde oranlarını kendilerinin belirleyeceği yerel vergi ve harçlardan oluşacaktır. Sınırlı bir alanda görev yapan yerel yönetim birimleri için, sınır tanımayan hava, su kirliliği gibi çevre sorunlarının çözümleri, kentsel hizmetler ve gelişmelerin getirdiği yeni görev ve sorumluluklar zorlayıcı bir noktaya ulaşmıştır.

1982 askeri darbe Anayasasının 127. maddesi şarta uygun olarak “Mahalli idarelerin belirli bir kamu hizmetinin görülmesi amacı ile, kendi aralarında Bakanlar Kurulunun izni ile birlik kurmaları… kanunla düzenlenir” şeklinde bir hüküm içermektedir. Türkiye’de yerel yönetimlerin kurdukları birlikler, parasal kaynak, araç-gereç, personel yetersizlikleri yönetimsel güçlükler, birlik alanının hizmet gerekleriyle uyumsuzluğu, siyasal çıkar çatışmaları, gibi etmenlere bağlı olarak başarısız olmaktadırlar. 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 18. maddesi ile belediye meclisine, diğer yerel yönetimlerle birlik kurulmasına, kurulmuş birliklere katılmaya veya ayrılmaya karar vermek, yurt içindeki ve İçişleri Bakanlığının izniyle yurt dışındaki belediyeler ve mahallî idare birlikleriyle karşılıklı işbirliği yapılmasına; kardeş kent ilişkileri kurulmasına karar vermek yetkisi verilmiştir.

Belediyenin Yargısal Korunması Şartın yerel özerklikle ilgili önemli bir maddesi de 11. maddesidir. Bu madde de ise “Özerk Yerel Yönetimlerin Yasal Korunması” düzenlenmiştir. Maddeye göre “Yerel yönetimler kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile anayasa ve ulusal mevzuat tarafından belirlenmiş olan özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurma hakkına sahip olacaklardır.”

Ancak bu madde Türkiye tarafından çekince konularak onaylanmamıştır. Türkiye tarafından çekince konulup, onaylanmamasına rağmen bu madde uygulanmaktadır. Nitekim yerel yönetimler, merkezi idarenin kararları aleyhine Danıştay ve idare mahkemelerine başvurabilmektedir.

Batıda olduğu gibi köklü bir yerel yönetim geleneğinden yoksun bulunan ülkemiz, bu geleneğin oluşmasında mevcut sorunları ortadan kaldırması gerektiği gibi, demokratik ülkelerin üzerinde uzlaştığı evrensel değerleri de benimsemesi gerekmektedir. Evrensel değerlerin benimsenmesi ve uygulamada göstermelik politikalardan uzaklaşması ülkeyi de yereli de ileri bir noktaya taşıyacaktır. Yerel özerkliğin gelişmesine engel olan bu ağır vesayet denetiminin yasal düzenlemelerle hafifletilmesi ve vesayet denetiminin amacına uygun hale getirilmesi yerel yönetimler açısından son derece önemli bir gelişme olacaktır.

Türkiye, Şart’ın çekince koyduğu bazı madde ve paragraflarındaki yükümlülükleri normal zamanlarda yerine getirmekte; kimi zamanlarda ise bunu yok sayabilmektedir. Sakınca koymayı gerektirecek herhangi bir durum olmadığından, eğer Avrupa Birliğine girme bu ülkenin yararına görünüyorsa biran önce Bakanlar Kurulu kararıyla bu çekincelerin kaldırılması gerekmektedir. Türkiye’de halka hizmetleri sunan en yakın birimler olarak yerel yönetimlerin etkin, verimli, halka dönük, insana hizmet endeksli kalite hizmet sunan birimler olmaları, reform sürecinden beklenen en somut sonuçlardır.

Günümüzde yeniden yapılandırma ihtiyacı özellikle, bürokrasilerin yetersizlikleriyle, yenilik yapma ve esneklik gösterme konusundaki kısıtlamalar sonucu ortaya çıkan yeni örgütsel yapı arayışlarını gündeme getirmiştir. Bu örgütlerle ilgili yapılan analizlerde zamanla çalışanların kişisel özellikleri, duyguları ve güdüleri dikkate alınmaya başlanmıştır. Yapılacak reformlarla bu gelişme tersine çevrilmek istenmektedir. Yönetimin yeniden yapılandırılması ve reform sonucunda kamu yönetimi personeli karar ve faaliyetlerinde daha fazla sorumlu kılınabilecek ve reformlar personele daha verimli ve sorumlu olmaları konusunda baskı yapacaktır. Yeniden yapılandırma ve reform sonucunda tüm kaynakların etkin kullanımının artırılması sağlanabilecektir. Kapsamlı ve köklü düzenlemeler içeren yaklaşımda ise; etkili ve verimli bir kamu yönetimi için devletin yürüteceği temel hizmetlerin ve kamu sektörünün karşılaştırmalı ve stratejik üstünlüğü olan alanların neler olacağı, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları tarafından daha verimli sunulabilecek hizmetlerin neler olacağı, nelerin kamunun sorumluluğunda olmakla birlikte sözleşme aracılığıyla ya da başka yollarla özel kesim ya da gönüllü kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirilebileceği gibi sorulara cevap aranmaktadır. Bu reform sürecinde her ne kadar Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterlerine uyum sağlama ve müzakerelerde ilerleme kaydetme isteği önemli bir etken olsa da, ülkemiz kamu yönetiminde yukarıda belirtilen yeniden yapılandırma ve reform yapma saiklerinin de etkili olduğu söylenebilir. Reform öncesi ve reform sonrası uygulamaya bakıldığında yerel yönetimlerin hala, halkın beklediği oranda etkili ve verimli hizmet üretemediklerini görülmektedir. Çünkü yerel yönetim kurumlarının demokrasinin kökleşmesi, demokratik değerler ve uygulamalarla yakın ilişkisi bulunmaktadır. Birçok alanda görülen bu karmaşa, halka hizmet sunum sürecini doğrudan etkilemekte ve yerel yönetimlerden memnuniyetsizliklerin artmasına ve bunun neticesinde önemli oranda itibar ve prestij kaybına yol açmaktadır. Yerel yönetimlerin en önemli meşruiyet kaynakları durumunda olan yerel iradenin harekete geçirilmesi için, yerel demokratik katılım araçlarının daha işlevsel olarak devreye sokulması gerekmektedir. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun getirdiği bir yenilik olarak kent konseyi doğrudan bir katılım mekanizması olarak düşünülmüşse de ve kent konseyinin kararlarının belediye meclisinin ilk toplantısında gündeme alınarak değerlendirilmesi öngörülmüşse de, bu alanda uygulamada önemli sorunlar yaşanmaktadır. Birçok şehirde Kent Konseyi, sırf yasal bir zorunluluk olarak düşünüldüğünden politik çekişmelerin gölgesinde işlevsizdir.

Bunun yanında yerel yönetimleri, kadrolarıyla, atanmış ve seçilmiş personelinin nitelikleriyle, yönetim ve toplum anlayışlarıyla, sorumluluk ve bilinç düzeyleriyle, ellerindeki kaynakları ve yetkileri toplum yararına kullanabilecek bir düzeye getirmek de şarttır. Bu, hem yerel yönetimlerin, hem halkın hem de siyasetçilerin bu alanlarda sürekli ve sistemli olarak eğitilmelerini gerektirmektedir. Yerel yönetimler, katılımcı olduğu kadar, saydam, hesap vermede şeffaf, sorumluluk duygusuna sahip ve halkın sürekli denetimine açık olmak zorundadırlar. 2000’li yılların başlarında reformlarla yerel yönetimlere önemli oranda yetki ve görev devri yapılmak istenmiş, ancak politik gelişmelerle bu süreç kesintiye uğramıştır. 5393 sayılı kanunla mahalle kurulmasına, kaldırılmasına, birleştirilmesine, bölünmesine, adlarının ve sınırlarının tespitine ve değiştirilmesine yönelik düzenleme basitleştirilmiş ve bu işlemler için belediye meclisi kararı, kaymakamın görüşü ve valinin onayı yeterli olarak görülmüştür. Yeni reformlarla, belediyelerin kentin gelişimine uygun olarak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, konut alanları, sanayi ve ticaret alanları, teknoloji parkları ve sosyal donatılar oluşturmak, deprem riskine karşı önlemler almak veya kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilmesi öngörülmüştür. Belediyeler; sağlık, eğitim, kültür tesis ve binalarının yanı sıra mabetlerin de yapım, bakım ve onarımını sağlayacaktır. Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 100 binin üzerindeki belediyeler, kadınlar ve çocuklar için konukevleri açacaklardır. Belediye ve bağlı idareler, meclis kararıyla mabetlere indirimli bedelle ya da ücretsiz olarak içme ve kullanma suyu verebilecektir. Madencilik faaliyetleri için işyeri açma ve çalışma ruhsatlarını düzenlemek, elektronik haberleşme altyapısını yapmak ve işletmek, mabetlerin yapımı, bakımı, onarımı, sağlıkla ilgili her türlü tesisin açılması ve işletilmesi, afet riski taşıyan ve can ve mal güvenliği açısından tehlike oluşturan yapılarla ilgili tasarrufta bulunmak gibi uzun süre tartışılması gereken yetkilerle donatılan büyükşehir belediyelerinin bu sorumluluğu nasıl taşıyacağı, kanunun uygulanması sürecinde ortaya çıkacaktır.

AB’ye tam üye olmak isteyen bir ülkenin, AB müzakerelerinde kabul edilen kararların ve tecrübelerden kazanılan müktesebatın gerekliliklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Çekinceler konusunda gerekli reformlar yapılmadıkça da Avrupa yerel yönetimlerinin tecrübelerini uygulamaya koymak da mümkün olmayacaktır.

Şart’a Türkiye’nin çekince koyduğu maddeler şunlardan oluşmaktadır: Yerel yönetimlere kendilerini doğrudan doğruya ilgilendiren konularla ilgili planlama ve karar alma süreçleri içinde, olanaklar ölçüsünde, uygun bir zamanda ve biçimde danışılması. Yerel yönetimlerin yönetsel örgüt yapılarının kendileri tarafından kararlaştırılabilmesi. Yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleri ile bağdaşmayacak işlev ve faaliyetlerin kanunla veya temel hukuksal ilkelere göre belirlenmesi. Yerel denetime, ancak yönetsel denetimle korunmak istenen yararlarla orantılı olması durumunda izin verilmesi. Yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında, hizmet maliyetlerindeki artışların mümkün olduğunca hesaba katılması. Yeniden dağıtılan kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda kendilerine uygun bir biçimde danışılması. Yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini ortadan kaldırmaması. Yerel yönetimlere ortak çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi için birliklere üye olma ve uluslararası yerel makamlar birliklerine katılma hakkının tanınması. Yerel yönetimlerin, kanunla muhtemelen öngörülen koşullar içinde başka devletlerin yerel yönetimleri ile işbirliği yapabilmesi. Yerel yönetimlerin kendilerine anayasa veya yasalar tarafından tanınmış olan yetkileri ve özerk yönetim ilkelerini koruyabilmeleri için, yargı yollarına başvurma hakkının tanınması. Aslındaysa Şart’ın temel ilkelerinden büyük bir bölümü zaten Anayasa ve yasalarla kabul edilmiştir.

Yerel yönetimler, merkezi hükümetin hiyerarşik birimleri değildir. Yerel yönetimler AB müzakerelerinde varılan antlaşmalar perspektifinde özerk kuruluşlardır, yani kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkânın ve serbest karar alma organlarının bulunması, idari ve mali özerkliğe sahip olmaları anlamına gelmektedir. Yerel yönetimlerin özerkliği, bağımsızlık anlamına da gelmemekte ve yerel yönetimler merkezi yönetimler tarafından denetlenmektedir.

İtalya’da ise, 1948 Anayasası’nın 114. maddesine göre, yerel yönetim birimleri bölgelere, illere ve komünlere ayrılmıştır. İtalyan Anayasası’nın 118.maddesinde; Katmanlı yetki, ayırma ve orantılılık ilkesi uyarınca, uygulamada teklik sağlamak için, illere, metropol kentlere veya bölgeler veya devlete atfedilmekdikçe, idari fonksiyonlar komünlere verilir. İtalyan yerel yönetim sistemi içerisinde belediyeler önemli bir yere sahiptir. Belediyeler önemli kamu hizmetlerini geniş çapta hizmetler vererek yerine getirirler. Düzenleme hizmetleri; bayındırlık işleri, pazar ve fuar yerleri, fiziksel planlama, tarihsel anıtların korunması, yerel polis, kitle taşımacılığı, kamusal altyapılar, afet kurtarma ve yardım işleri, dinlenme ve kültür tesisleri, okul, yol yapımı, bakım ve onarımı, nüfus ve seçim kütüklerinin tutulması, harç ve vergilerin toplanmasıdır.

Belediyenin diğer görevleri ise; askerlik hizmetlerini, nüfus kayıtları ve seçim hizmetlerini düzenlemektir ve bu görevleri devleti temsilen belediye başkanı yerine getirir. Belediye başkanı halkın güvenliği ve esenliği için gerektiğinde olağanüstü önlemler alabilir. Bu tür durumlarda silahlı güçlerinden destek sağlaması için validen talepte bulunabilir. Türkiye de İtalya gibi şartı imzalayan ve parlamentosunda onaylayan Konsey ülkelerinden biridir. Türkiye Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı 21.11.1988 tarihinde imzalamış, anlaşma 9.12.1992 tarihinde TBMM‘de onaylanmış ve 1.4.1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kabul eden Türkiye, Şartı imzalayıp onaylamasına rağmen 10 paragrafına çekince koymuştur. İtalya ise AYYÖŞ’ün tüm maddelerini kabul etmiştir. Bu tartışmalardan biri de demokrasinin evrensel değerlerinin, günümüzde önemli bir idari yapılanma olarak karşımıza çıkan yerel yönetimler düzeyinde nasıl uygulanabileceğine ilişkin tartışmalardır.

Bilgilendirilme yerel demokrasi anlamında önemli koşullardan biri olurken bu katılımın bilinçli olması gerekmektedir. Bilgi akımı ile ilgili olarak gösterilen ikinci yol ise yerel yönetimlerin kendi girişimlerini “tanıtım” yoluyla halka duyurmasıdır. Bazı merkezi hükümetlerin yasalarında bu tür bilgilerin halka ulaştırılabilmesi zorunluluk haline getirilmiştir. Seçilmiş temsilciler, her ne kadar belli bir siyasal partinin adayı olarak seçime girseler de seçildikten sonra yerel halkın tamamına hizmet sunmak durumundadırlar.

Bir kuruluşun özerk olabilmesi için şu koşulların olması gerekli olduğu savunulmuştur: Kesin karar alma yetkisi; özerk bir kuruluş kesin kararlar alabilmelidir. Bu kuruluşların aldıkları kararlar, üst makamların ön iznine veya onayına bağlı olmamalıdır. Organların bağımsızlığı; özerk bir yönetimin organları seçimle işbaşına gelmelidir. Özerkliğin en önemli koşullarından birisi, organlarının seçimle işbaşına gelmesidir. Parasal olanaklar bulunması; kuruluşlar, kendilerine yeterli parasal olanaklar sağlandığı ölçüde özerk sayılırlar.

Bir başka tanıma göre de yerel özerklik; yerel yönetimlerin, kendi görev alanları içinde yetkilerini, merkezi ya da bölgesel yönetimlerin, ya da onların ajanlarının herhangi bir müdahalesi olmaksızın kullanabilmeleri ve bu amaçla serbestçe karar alıp uygulayabilmeleri durumu olarak ifade edilmiştir.

Kendi yönetim alanında kamu gücüne sahip olma, karar alma, kendi personelini seçebilme, mali egemenliğe sahip olma ve kendi örgütlenmesini gerçekleştirebilme vasıflarını taşıyan yerel yönetimler özerk yerel yönetim olarak adlandırabilir.

Özerkliği hayata geçirecek özellikler şu şekilde sıralanabilir: Özerk yerel yönetim ilkesi, temel ilkeleri ile anayasada ve yasalarda yer almalıdır. Yerel yönetimlere, serbestçe harcayabilecekleri, kendilerine has mali kaynak sağlanması özerklik için vazgeçilmez bir koşuldur. Temel standart ve normlar merkezi yönetim tarafından belirlense bile, yerel yönetimler kendi içyapılarını etkin hizmet üretimi gerçekleştirecek biçimde serbestçe belirleyebilmelidir. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerinde çok karmaşık ve ayrıntılara inen vesayet yetkileri tümüyle kaldırılmalı, buna karşılık merkezden saptanan yasalara ve standartlara uygunluk denetimi çok sıkı biçimde uygulanmalıdır.

Bu temel niteliklerin yanı sıra, yerel özerkliğin gerçekleşmesinin ön şartı; daha önce de belirtildiği gibi yerel yönetimlerin organlarının seçimle işbaşına gelmiş olmasıdır. Bunun yanında bu organların alabileceği kararlar ve bu kararların uygulama imkânlarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca özerkliğin anayasal güvence altına alınması, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın iç hukukumuza dayattığı bir zorunluluk ve gerekliliktir.

Yerel nitelikli kamu hizmetlerinin büyük bir bölümünün yerel yönetimlere bırakılması, birçok kişi tarafından bu yönetimlerin merkezden tamamen kopuk ve kendi başlarına buyruk birer yönetim birimi olacakları kuşkusuna neden olmuştur. Bu kuşku ise yönetsel vesayetin artırılması istemini ortaya çıkarmakta ve merkezi yönetimin vesayetine dayanak olarak kullanılmaktadır. Çıkarılan bazı yasalarla, mali özerkliğin belirli bir oranda gerçekleştirilmeye çalışıldığı ifade edilebilir. Sonuç olarak yerel demokrasi ile yerel özerklik arasında çok sıkı bir bağ vardır.

İngiltere’de yerel yönetimler bir yandan il, bölge ve köy kademelerine ayrılırken, diğer taraftan bu kademeler metropoliten olup olmadıklarına göre sınıflandırılmış, başkent Londra’da Büyük Londra Yönetimi ayrıca düzenlenmiştir.

Fransa’da kamu hizmetlerinin merkez-yoğun biçimde örgütlenmesi yaklaşık iki yüzyıl boyunca sürmüştür. 1982 yılından itibaren yapılan reformlar ile Fransız kamu yönetimi merkeziyetçilikten adem-i merkeziyetçiliğe doğru kaymaya başlamıştır. Fransa’da 1982 yılında başlatılan reform sürecinin iki önemli aşaması bulunmaktadır. Birinci aşama, yerelleşme ilkesini uygulamaya geçirmeyi amaçlamıştır. 1982 yılından sonra yaşanan değişimler ile yerinden yönetim (desantralizasyon) anlayışı anayasal düzende etkili olmuştur. Genel Yönetim Hizmetleri: Güvenlik, itfaiye, sivil savunma, adalet, resmi kayıt işlemleri gibi hizmetler genel yönetim hizmetleri kategorisinde yer almaktadır. Fransa’da güvenlik, itfaiye, seçmen kayıt işlemleri belediyelere bırakılmıştır. Merkezi yönetim ise, sivil savunma, dış ilişkiler, nüfus, istatistik gibi hizmetleri yürütmektedir. Adalet hizmetleri ise merkezi yönetim ve belediyeler arasında paylaştırılmıştır. Fransa’da eğitim hizmetlerinin bölüşümünde eğitim kademeleri esas alınmaktadır. Okul öncesi eğitim ve ilköğretimde belediyeler görevlendirilmiş, bu okulların personeline ilişkin hizmetler ise merkezi yönetime bırakılmıştır. Dolayısıyla, merkezi yönetim ve yerel yönetimler arasında bir işbölümüne gidilmiştir. Yükseköğretim hizmetleri ile mesleki ve teknik eğitimle ilgili hizmetler de merkezi yönetime bırakılan diğer hizmetlerdir. Hastane (tedavi) hizmetleri merkezi yönetime bırakılmıştır. Koruyucu sağlık hizmetleri ise merkezi yönetim ve belediyeler arasında paylaştırılmıştır. Fransa’da kreş ve bakımevi hizmetleri belediyelere aitken, sosyal güvenlik hizmetleri merkezi yönetime aittir. Konut hizmetleri merkezi yönetim tarafından yürütülürken, şehir planlaması ile ilgili hizmetler belediyeler tarafından yerine getirilmektedir. Büyük ölçekli mekansal ve bölgesel planlama hem merkezi yönetim hem de belediyeler tarafından yerine getirilmektedir. Ülkede su ve atık su ile ilgili hizmetler ile çevre koruma hizmetleri hem merkezi yönetim hem de belediyeler tarafından yürütülmektedir. Çöp toplama, mezarlıklar ve mezbahalarla ilgili hizmetler ise belediyeler tarafından sunulmaktadır. Tiyatrolar, konserler, müzeler ve kütüphaneler ile ilgili hizmetler merkezi yönetim ve belediyeler arasında bölüşülmüştür. Parklar ve açık alanlar ile ilgili hizmetler belediyeler tarafından yerine getirilmektedir. Fransa’da havaalanı hizmetleri merkezi yönetime aittir. Şehiriçi kara ulaşımı ise belediyeler tarafından yerine getirilmektedir. Ulaşım, yollar ve limanlar ile ilgili hizmetler bu iki yönetim kademesi arasında paylaştırılmıştır. Elektrik hizmetleri merkezi yönetim ile bölge yönetimleri arasında paylaştırılmıştır. Turizm hizmetleri ise merkezi yönetim ve belediyeler arasında paylaştırılmıştır. Fransa’da belediye giderlerinin yapısına bakıldığında; giderlerin cari giderler ve yatırım giderleri olarak ikiye ayrıldığı görülmektedir. Cari giderler dört gruba ayrılmaktadır

Fransa’da belediye giderlerinin bir kısmı zorunlu, bir kısmı seçimlik, bir kısmı da yasak giderlerdir. Zorunlu giderler, belediyelerin bütçelerinde yer almak zorundadır. Personel ücretleri çeşitli yan ödemeler, bina, yol yapımı ve su arıtma giderleri ile yangın, temizlik, çöplerin toplanması ile ilgili giderler ve belediyenin bağlı bulunduğu sosyal yardım kuruluşunun giderlerine katılma gideri zorunlu giderlerdir. Seçimlik giderler, belediyelerin zorunlu ve yasak giderleri kapsamına girmeyen giderleridir. Bu giderler belediyenin büyüklüğüne, gelir durumuna, siyasi tercihlerine göre değişmektedir. Yasak giderler, mevzuata aykırı giderlerdir. Ayrıca, belediyenin kapsamına girmeyen hizmet için yapılan giderler, yerel kamu hizmeti niteliğinde olmayan işler için yapılan giderler yasak giderlerdir

Belediye Gelirleri Kanunu’na göre Türkiye’de belediyeler; İlan ve Reklam Vergisi, Eğlence Vergisi, Haberleşme Vergisi, Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi, Çevre ve Temizlik Vergisi, Yangın Sigortası Vergisi olmak üzere altı tür vergiden gelir elde etmektedir. Belediyelerin vergileri içerisinde önemli bir gelir kalemi olan Emlak Vergisi ise ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. Belediyelerin öz gelirleri içerisinde yer alan ikinci gelir kalemini harçlar oluşturmaktadır. Bu harçlar; İşgal Harcı, Bina İnşaat Harcı, Tatil Günlerinde Çalışma Ruhsatı Harcı, Kaynak Suları Harcı, Tellallık Harcı, Hayvan Kesimi Muayene ve Denetleme Harcı, Ölçü ve Tartı Aletleri Muayene Harcı, Kayıt ve Suret Harcı, İmar İle İlgili Harçlar (Parselasyon Harcı, İfraz ve Tevhit Harcı, Plan ve Proje Tasdik Harcı, Zemin Açma İzni ve Toprak Hafriyatı Harcı, Yapı Kullanma İzni Harcı), İşyeri Açma İzni Harcı, Muayene, Ruhsat ve Rapor Harcı ve Sağlık Belgesi Harcı’dır. Harcamalara Katılma Payları ise, belediyelerin öz gelirleri içerisine yer alan bir başka gelir kalemidir. 2464 sayılı Kanun, harcamalara katılma payını üçe ayırmaktadır: Yol harcamalarına katılma payı, kanalizasyon harcamalarına katılma payı ve su tesisleri harcamalarına katılma payı.

Türkiye’de belediyelerin vergi gelirleri arasında en fazla oran, Emlak Vergisi’ne aittir. Bu verginin belediye vergi gelirleri içerisindeki payı % 60 dolayındadır. Bu vergiyi sırasıyla % 20’lik oranla Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi, % 15’lik bir oranla da Çevre ve Temizlik Vergisi izlemektedir. Belediye gelirleri içerisinde yer alan bir diğer kalemi de Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Aktarılan Paylardır.

Vesayet denetimi, genellikle gerekli ve yararlı bir denetim biçimi olmakla beraber, çok katı uygulandığında yerel yönetimlerin hareket alanını sınırlamakta ve yerel hizmetlerin yeterli bir şekilde sunulmasını engellemektedir.

Açıktır ki, Avrupa kilisenin vesayetinden kurtulduktan sonra birçok alanda büyük atılımlar yapmıştır. Modernleşme, bilim, hukuk, eğitim ve en önemlisi de insan endeksli yerel yönetimlerin özerk bir şekilde hizmetlerini sürdürmesi. Demografik yapısı farklılık arzeden İngiltere gibi ülkeler herhangi bir şart koşmadan bu müktesebatı kabullenmişler ve süreç içerisinde reformlarla büyük başarılara imza atmışlar. Türkiye, müzakere antlaşmasını imzalamasına rağmen şartlara çekincelerini de koymuştur. Çekincelerin önemli bir kısmı Kürt bölgeleriyle ilintilidir. Bu bölgelerde yerel yönetimlerin özerk olmasının gelecekte “bağımsızlık” taleplerini inşa edebileceği endişeleri bu müzakerelerin önünde hep bariyer olmuştur. O bölgelerde uygulanmaya konulamayınca, diğer bölgeler de bundan etkilenmektedir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın kabul edilen ve çekince konulan maddeleri incelendiğinde çekincenin gerekçesi net olarak anlaşılmamaktadır. Kürt fobisi ve korkusu tek geçerli sebep gibi görünüyor. Onay yasasında da kabul etme ve çekince koymaya ilişkin hiçbir açıklama bulunmaması bu kuşkuları doğrular niteliktedir. Esasen söz konusu olan yönetim çerçevesindeki özerkliktir ve Anayasada sınırları belirlenen yönetim yapısıyla uyum içindedir. Bir diğer mesele bütün gelişmelere pragmatik bir yaklaşım geliştiren siyasilerin iktidardayken, çoğulcu bir yapıya tahammül edememeleri, ülkedeki tüm yerel yönetim kademelerinin kendi politikasının güdümünde olmasını istemeleri gibi bir direnç noktasını ısrarla korumaya çalışmalarından kaynaklanıyor. Tecrübeler ve daha sonrasında kayyum olayları, belli bir düşünce odağı çevresinde kümelenen hükümetler muhalif belediye istememektedirler. Belediye kendilerinden olmadığı zaman, belediyenin imkanlarından partileri adına kullanamayacakları korkuları var. Bu sebepledir ki, iktidarların; yerel yönetimlerin mali ve özgür yönetme özerkliğini ciddiye almadığını da belirtmek gerekir. Şart’ın kabul edilmiş maddeleri arasında yer alan “yerel yönetim sınırlarının korunması” ilkesine aykırı bir biçimde 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Yasası’nın geçici 2. maddesi yürürlüğe girmiştir. Bir diğer aykırılık örneği olarak belediyenin yetki alanında bulunan kentsel dönüşüm projelerinin merkezi yönetme kaydırılmış olmasıdır. Dahası, seçimle gelen yerel yönetimlerin OHL ve KHK gibi uygulamalara maruz kalmaları, seçilmişlerin görevden alınıp yerine kayyum ismi altında memurların atanması, yasalara rağmen siyasi endişelerin nasıl bir rota çizebileceğine ve istediklerinde olaya nasıl müdahil olabileceklerine örnektir.

Avrupa’da demografik zenginliğe ve hata kimi ülkelerde etnik mücadelelerin sürüyor olmasına rağmen bu uygulamaya çekince koymadan kabul edilmiş ve bunun neticesinde AB imkanlarından, tecrübelerinden fazlasıyla yararlanabilme zemini inşa etmiştir. Şehirlerin modernleşmesi, eşit paylaşımlardaki dengesizliğin bertaraf edilmesi, fırsat eşitliğin hayata yansıması alanında ciddi gelişmeler sağlanmıştır. Bir kentin kendi kendisini yönetmesinden daha doğal ne olabilir. Bir kent eğer kendi zenginliklerini o şehrin gelişmesine, modernleşmesine harcıyorsa bunun kime zararı var. Bir kent, modernleşmiş şehirlerin seviyesine ulaşmak için çaba gösteriyorsa bu değerlidir. Siyasi iktidarların kendi partisinden olmayan belediyelere partizanca tavır almasının önü de böyle bir yöntemle kesilmiş olur. Aynı şekilde belediyelerin imkanlarını, siyasi gücünü iktidarların istedikleri gibi kullanmalarına yerel yönetimlerin özerk olmasıyla engel olmak mümkündür.

Umarız, süren akıl tutulması artık son bulur ve ülkenin, kentlerin, insanın yararına olan bu tecrübelerden ve birlikten doğan imkanlardan yararlanmanın önü açılır..