img_1698

Yakup Aslan

“Memleket hayırlı bir yere doğru gitmiyor, bu hal iyi bir hal değil. Allah kimseyi zalimin radarına sokmasın.” duası ve sözleriyle ruh halini özetliyor Ömer Ziya Göktuğ. Milli Türk Talebe Birliği’nin ilk kadrosundan Ömer Ziya Göktuğ baskılara dayanamayıp kapanan Flash TV’nin sahibi..

Kimi İslamcı, kimi ülkücü olmuş kuşağın içinden merkez sağa yakın görüşlerle çıkmış Göktuğ. Süreç içerisinde Cuma namazına da meyhaneye de giden eski muhafazakâr kuşağın son temsilcilerinden biri olan Göktuğ,  “Tayyip Bey’i İmam Hatip Lisesi’nden beri 50 yıldır tanırım” diyor. Milli Görüş’teki ayrılık sürecinde Erdoğan’a uzak durmuş, sorunun kaynağı da buradan başlıyor aslında. Kürt Sorunu raporunun yayınlatılmasından sonra, Refah Partisi içerisinde “gençlerin önü açılmalı, partinin yaşlı kadrosu artık geri durmalı” anlayışı bize de sevimli gelmişti.

Göktuğ 28 yıldır yayında olan TV’nin kapanmasıyla ilgili ipuçlarını veriyor. Yandaş medyayı ihya eden kamu reklamlarının Flash TV’ye her alanda müdahale ediliyor.. “Abdüllatif Şener’i kanala çıkarma, Turhan Çömez’i işten at, kanalın başına şunu koy, sabah ve gece haber programlarını kaldır” türünden talimatların arkası kesilmiyor.  Flash TV’nin binası Bursa’da stadın karşısında miting zamanında Erdoğan’ın posterini asmadıklarından, binanın yıkılması talimatını verdiğini söyleyen Ömer Ziya Göktuğ: “Memleket hayırlı bir yere doğru gitmiyor, bu hal iyi bir hal değil. Allah kimseyi zalimin radarına sokmasın.” İfadesiyle yaşananları özetliyor. Bir TV’den korkan iktidarın Kürt fobisini anlamak zor değil..

Ayrıştırıp, ötekileştirdikleri zaman itirazlarımızın haklılığına kulak asmayan ve yandaşlık yapma yarışında görünür olan Ahmet Taşgetiren’in yaşadıkları Flash TV ve benzerlerinden farklı değil.. TV 5’te  “12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat döneminde yazdım, kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim” demesi üzerine hayattan tecrit edilmeye çalışılıyor. Bir ömür emek verdiği bütün kurumlardan uzaklaştırılıyor. TV 5 de büyük ihtimalle bu baskılara dayanamayıp kapanıyor. Ahmet Taşgetiren, yazı yazdığı Star Gazetesi, Altınoluk dergisi ve Erkam Radyo’sundan onur kırıcı bir şeklide kovuluyor. Altınoluk Dergisi, Erenköy tarikat cemaatinin dergisi. Yahyalı, Sami efendi ve MTTB’nin son döneminde yönetim kadrosunun buraya bağlı olması bu konu ile ilgili akılda kalanlar. Son üç dönemde MTTB genel merkezindeydik bir grub akrabayla birlikte. Biraz da Şeyhmus Durgun’un varlığı bizi orada tutuyordu. Yoksa onların bize karşı sergiledikleri kibirleri ve ötekileştirici duruşları kabul edebileceğimiz bir durum değildi.

Ayrıca Hüdai Efendi Vakfı da bu cemaate ait. Soner Yalçın, Sabataistlik konusunda açıklamalar yapıp, tarikat şeyhlerinin isimlerini de vererek büyük kısmının sabataist olduğunu ve isimlerinin sonunda efendi olanların sabataistliğine işaret ettiğini açıklamasının ardından Üsküdar’daki Hüdai türbesindeki efendi kelimesi hızlı bir şekilde silinmişti.

Taşgetiren, toplumda büyük bir infial uyandıran olaylardan etkilenerek Reza Zarrab’ın sağa sola bolca rüşvet dağıtmasına naif bir şekilde itiraz etmesi üzerine mimlenmişti. Bu itirazının talimat üzere olmaması ve samimi duygularını yansıtıyor olması onları rahatsız etmişti. Aynı gazetede çalışan tetikçiler tarafından linçe edilmeye başlanması o döneme denk gelir..

Bir gece Doğu Perinçek’in olduğu bir programda Müfit Yüksel “Kürtler” kelimesini kullanınca Perinçek tarafından “Kürtçülük yapıyorsun!” iddiasıyla alanen linç edilmeye başlanmıştı, ardından aynı gazetede yazan sözde yazarlar linç girişiminde bulundular ve anında yazıları bloke edildi. Ali Eker ve benzeri birçok aydının yazılarına bu şekilde kumpaslarla son verilmişti.. Orada yazmak ne kadar etikti bu ayrı bir konu..

17 Aralık soruşturmasının hedefindeki dört bakandan Zafer Çağlayan’ın ABD’de tutuklanması kararı, Star yazarlarını da etkilemişti. Taşgetiren’in; Zafer Çağlayan’a Reza Zarrab tarafından hediye edilen 700 bin liralık kol saati için “içime sindiremiyorum” demesine Ahmet Kekeç tepki göstermişti. Kekeç’e gazetenin diğer yazarları AK Parti Milletvekili Mehmet Metiner ile ‘eski’ Fetullah Gülen cemaati sözcüsü Hüseyin Gülerce de destek vermişti. Şimdi hepsi bir yana Taşgetiren’in “arkadaşım” dediği Gülerce’nin renkten renge girmesi ilginç değil mi?

Ahmet Taşgetiren, toplumda “İslamcı yazar” tanımıyla tasnif ediliyor. İslamcı olmak, siyasal bir ideoloji ile murakabe ve statükoyu destekleme ya da “gönül devleti, ihya ve ıslah hareketi” anlamını da içerir. Sancılı süreçte bu tasnife rağmen “adalet, hak, hukuk, insanlık, vicdan, insan hakları” gibi kavramları bir kenara bırakıp egemenlerin siyaseti paralelinde “destek ve murakabe” ile sınırlanmak erdemin, insanlığın, inancın neresine denk gelir bilmiyorum.. Yer yer vicdanlıların, olanlar karşısında çırpınışı da olmuyor değil. Ayakkabı kutularından çıkan paralar ve Rıza Zerrap olayındaki ilişki ve rüşvet olayları Taşgetiren’in vicdanını da yokluyor… Sesini çıkardığı an, anında tetikçiler tarafından linç ediliyor. Saldırıya uğruyor.

Hepsi bir yana 25 yıl boyunca Gülen Cemaatine hizmet etmiş, sözcülük yapmış birinin bu linç olayında öncülük etmesi garibime gitti. Cem Küçük’ün aklamak için kullandığı büyük harflerle “DEVLET’in adamı” tanımlaması yaptığı Hüseyin Gülerce, her dönem egemenlerden, güçlüden yana tavır alan biri. 28 Şubatta Erbakan hoca, Anayasa Mahkemesi’nde savunma yaparken çenesinin altında biriken ter damlacıklarına işaretle “Vaktiyle düzgün siyaset yapsaydın şimdi böyle terlemezdin” şeklinde yazı yazabilen Gülerce. Hatırlıyorum.. Cemaat popüler olduğu demlerde Zaman Gazetesi’nde bir makale yazmıştı.. “Devletin büyük bütçelerle uzun yıllardır yapmaya çalışıp yapamadığını, cemaat küçük bütçelerle yapmayı başardı. Dershane, okul, yurt ve evlerinde Kürt çocuklarını devşirip Türk milliyetçisi, vatana, millete bağlı gençler yapılması noktasında büyük başarılar sağladı. Devlet bunu taktir edip, bütün desteğini bu merkezlere vermeli..” tarzında yazı yazan Hüseyin Gülerce

Daha önce haksız duruşundan, tavrından ve zulüm karşısında sessiz kalmasından dolayı eleştirdiğimiz Ahmet Taşgetiren yazdığı yazılarda şu konulara işaret ediyor: “Tayyip Erdoğan’ın ayağına taş değmesin” diye de yazdım ben. Yüzüne karşı da söyledim “Tayyip Erdoğan Tayyip Erdoğan’dan ibaret değil” diye. “O düşerse hep düşeriz” dedim.

Allah herkesi zihinlerinin üzerinden 28 Şubat buldozeri geçilmesinden korusun. İnsanlar savrulur savrulur. Kimi zaman radikal İslamcı olur, kimi zaman sosyalist Kürtçü partinin başkan yardımcılığına gelir, kimi zaman Şeriat-Demokrasi arasında gider gelir, kimi zaman “Biatsa biat” der…”

Ülkedeki gelişmeler elbette bu iki konudan ibaret değil.. Tanzim tezgahları, ekonomik kriz, sermayenin ekonomiyi bloke etme pahasına sermayesini piyasadan çekip yüksek faize yatırması, uluslararası restleşmeler, Rojava, yerel seçim ve dahası yerel seçimin ana argümanının agresif bir zemine çekilmesi gibi sayısızca gelişme ile karşı karşıyayız. Bunların arasından vicdan sahibi her insanı rahatsız eden: “seçim, ülkenin bekasıyla ilintilidir”, “Kürdistan diyor. Kürdistan diye bir yer yoktur. Kuzey Irak’ta Kürdistan bölgesi diye bir yer var, defolup oraya yakınlarını da alıp gitsinler.” türünden garip sloganlar, toplumsal vicdanın yaralanmasına çok da aldırış edilmediğini gösteriyor aslında. Gerçi muhalefet eden, eleştiren, uyaran medya ve yazarlar konusunda takınılan tutumdan nasıl bir siyaset takip edildiğini anlamak çok zor değil.

Bu dilden, kullanılan ifadeden rahatsız olmamak mümkün değil. Daha önce “destek ve murakabe” bahanesi arkasına sığınanlardan bazılarını bile rahatsız eden bir çıkış.. Daha önceki seçim propagandalarında “bu kadar insan öldürdük” ifadesi kadar rencide edici, itici bir dil. Kendisiyle çelişen bir ifade. Birçok konuşmasında Kürdistan diye bir bölge olduğunu, Osmanlı döneminde Kürdistan, Lazistan olduğunu ve hatta bir TV’de Kürdistan eyaletinden korkmamanın devletin güçlülüğünün neticesi olduğunu söyledikten sonra, tebessüm ederek “Hiç korkmayın Kürdistan eyaletini ben kuracağım” diyor..
Bütün bu yaşananlar bir pazarlığın mı, yoksa iktidar ve gücü elinde bulundurmaya karşılık derin devletin bir dayatması mı? Dikkat edilirse 28 Şubatı aratmayacak uygulamalar gürültüsüz bir şekilde yürütülüyor. Şimdi derin devlette neler yaşanıyor bilmiyoruz.. Ama güç ve iktidar için dayatılan her kararın, uygulamanın kabul edildiğini düşünüyorum. 11 Haziran 1997 tarihinde Genelkurmay Başkanlığında verilen irtica brifinginde Kemalizm, milliyetçilik düşüncesi ve “tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil, tek bayrak” vurgusu yapılıyordu. Hakim yöntemin bu doğrultuda seyrettiği gözleniyor. Toplumun tamamını kuşatılması, kucaklanması gerekirken cumhurbaşkanı partisinin dışındakilerini, “terörist, şer odağı, vatan hainleri, ihanet şebekesi, defolsunlar gitsinler” türünden ifadelerle dışlıyor…

On binlerce yıldır bu topraklarda yaşayanlara “defolun gidin!” demek, yakışık alan bir durum değil. İktidar ve güç için bütün yöntemlerin denendiği açıktır. Yöntemlerin niteliğine bakıldığı zaman, Osmanlıda 33 yıl iktidarda kalabilen Abdulhamid dönemi ve Hitlerin Almanya’da yürüttüğü politikalarla benzerlik arz eden durumlar var. Abdulhamid’in propaganda, gammazlık sistemi, korku imparatorluğu politikalarına benzerlikler taşıdığı açıktır. Yine ırkçılığın köpürtülmesi ve “ülkenin bekası” konusunun da Hitler dönemindeki propagandalara çok uyduğunu söylemek abartı olmaz.   Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels “Biz kazanmazsak ülke batar” sloganıyla sürekli olarak “beka” vurgusu yaparak, milliyetçiliği köpürterek “Ein volk, ein reich, ein führer ve Odolf Hitler” (Tek devlet, tek bayrak ve tek lider) sloganı ile halkı şekillendiriyordu.

Ne gariptir bu benzerlikler içinde; “Domates diyorlar, bir merminin fiyatı ne kadardır biliyorlar mı?” ifadesi de Goebbels‘in “Alman halkı aç kalmış önemli mi? Alman çocuklarına tereyağı lazım değil, ama büyük Alman toplarına gres yağı lazım..” propagandasına çok benziyor. Yine aynı şekilde Goebbels’in sloganlaştırdığı: “Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır.  Olmazsa, yalana devam edin. Halkı her zaman ateşleyin, asla soğumasına ve düşünmesine izin vermeyin. Hatalı olduğunuzu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin. Asla kendinizden başka birine hareket alanı bırakmayın. Yargı devlet hayatının efendisi değil, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır. Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım. Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun. Önemli olan aydınlar değil kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak çok kolay.”  Sloganları bize çok şey hatırlatmıyor mu?