Zaten başımıza ne geldiyse iyi niyetten değil mi ? Bin yıllardır bu iyi niyet değilmidir bizi kan revan içinde bırakan . Sanki yüce tanrım Kürdü iyi niyet göstersin, dünya’ya örnek bir protip olsun diye yaratmış. Cennete giden yolun taşlarını döşeyen usta melekler gibiyiz. Ne hikmetse her defasında bu cennet yolunun asfaltlanması ihalesi Kürdlerde kalıyor.

Zekâ sağduyu gibi değildir, yani insanlar arasında yeterince eşit bölüştürülmemiştir. Ne var ki kimse kendinin zekâsını başkasınınkinden daha aşağı görmediği ve zekâlar arasında eşitlik sağlayacak bir yöntem de pek bilinmediği için, buradaki adaletsizlik,siyaset gündemine hiçbir zaman girmemiştir. Bu yüzden de zekâ, ne tümden iktidara gelebilmiş, ne de tümden muhalefette kalabilmiştir. Binlerce yıldan beri biraz iktidarda, biraz da muhalefette dolanıp durmuştur ortalıkta. Erdoğan kendisini zeka sahibi olarak görüyor. Bizleri mi boş verelim nasıl görürse görsün ama Kürdler eski Kürdler değil artık.

Zekâ ile akıl arasındaki fark, her zaman insanın ilgisini çekmiştir. Ama ikisini de bir türlü, doğru dürüst birer tanımlamanın içine oturtamamışızdır. Onun için de beyin jimnastiği ile ilgili konuşmalarda sık rastlanan sorulardan biri de:

– Kurnazlık nedir, zekâ nedir, akıl nedir. Erdoğan kurnazlık yaparak başkasının aklında olmayan bir şeyi aniden söylüyerek kafaları karıştırmak istemektedir.

Kurnazlık doğru olmayanı “doğru” imiş gibi göstererek, kendi çıkarı için “doğrunun peşinde olan aklı” yanıltma çabalarının tümüdür. Belirli bir süreç içinde kendi kendisiyle çelişkilere düşüp iflas etmeye mahkumdur. Erdoğanın durumu da bu.

Erdoğanın alırız vururuz söylemlerinden yola çıkarak durum tespiti yapmak ise, yaratıcı akıl ile doğruyu bulma atılımlarından yoksun kişilerde, kurnazlık ağır basar. Ve ortaya, aklına ilk geleni söylemek ise bir madrabazlık panayırına çıkar… Böylesine bol atmasyonlu söylemlerler arı yuvasına çomak sokmaktır ve ne güven, ne huzur, ne de doğrulara dönük rahatlamalar olur… Bu tür akıl erezyonu yaşamak ise, bu yalanları söylüyenleri büyük bir yaşam felcine uğratır.

Zekâ geniş anlamda beynin algılama hızıdır. Halk dilinde “leb…” demeden leblebiyi anlama diye tanımlanır. Ama belirli bir yöntemle bütünleşmeden, yalın ve çıplak olarak, sağlam bir sonuca ulaşamaz… Dört bilinmezli bir denklemin nasıl çözüleceğini bilmiyorsak, bir bakışta o çözümü bulamayız. Tarihleri boyunca Türk yöneticileri öyle yalan sopalarıyla toplumun kafasına vurdular ki toplumun beynini uyusturdular.

Toplumu İki büklüm bir hâle getirdiler.

Turkiye Cumhuriyetin yarattığı bu sakatlığın başlangıç noktasında ise Rahmetli Atatürk propagandası vardır. Şimdi de Erdoğanın propagandası yapılmakta. Atatürk ülkeyi bir diktatör olarak yönetti. Şimdide Erdoğan bunu yapmakta. Yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz diyerek bu ucubevi cumhuriyeti ilan etti . Yani bir gecede cumhuriyete geçildi. Erdoğan da 30 yıldır süren bir savaşı bir kaç yılda bitereceğini söylüyor. Bir gecede kurulan Cumhuriyet de bir türlü büyüyüp güçlenip demokrat bir olgunluğa sahip olamadı ne yazık ki. Aslında Atatürk’ü yüceltirken kaçınılmaz olarak diktatörler de yüceltildi ve toplum, tek adam liderlik gücüne iman etti. Hala ah bir Atatürk gelse diyen toplumun önemli bir kesimi var bu ülkede, bir toplum olarak bir şey yapamayacaklarına inanan, milyonlarca insanın yapamadığını bir insanın yapabileceğini kabul eden aklen çökmüş bir toplum var.

Düşünün ki 2019 yılında Atatürk ilke ve inkılâplarını hala üniversitelerde okutan ve bu dersin okutulmasından medet uman bir ülke var karşımızda. Bunu gençlere okuturken de Atatürk’ün bir diktatör olduğunu söylemezler ve diktatörlüğü överek çocukları diktatörlere biat etmenin bir görev olduğuna inandırırlar.

Demokrasi karşıtlığıyla, diktatörlük övgüleriyle yetişen, sorunları ancak tek adamların çözebileceğine inanan, kendine ve kendisine benzeyenlere hiç güvenmeyen, biat etmeyi kutsallaştıran, kul hâline gelmeyi yücelten bir ülke sorunları çözecek bir iradeye sahip olabilir mi?

Sorunları gerçekten çözebilir mi?

Barışı yapmayı becere bilir mi ?

İnsan sevgisinin önemini anlayabilir mi?

Kürdlerin gaspettiği haklarını iade edebilir mi ?

Türkiye gibi tek adamlığı kutsayan toplumların taleplerindeki en uç nokta da tek adamların “adil” olmasını istemektir. Onu da öyle yüksek sesle isteyemezler. Kısık bir sesle yalvarırcasına ancak. Hâlâ bir dertleri olduğunda Anıtkabir’e koşan, o derdi kendileri çözmeye çalışmayıp, çözümü Atatürk’ten bekleyen yığınla aklı ziyan büyük bir kesim var hala.

Bunun nasıl bir yenilmişlik duygusu, nasıl bir zavallılık, nasıl bir matrak durum olduğunu bile algılayamıyorlar. Mustafa Kemal’in yaşamını okuyan bilen her kes bilir ki Atatürk’ün vazgeçmediği hiç bir ilkesi yoktu. Söylediği her sözün tersini de söylemiş, yaptığı her şeyin tersini de yapmıştır. Duruma göre konuşup, duruma göre davranan bir politikacı ve verdiği hiçbir sözü de tutmamıştır. Kendisiyle birlikte yola çıkan bütün arkadaşlarını siyasi entrikalarla temizlemiştir. Kendisine yardım etmiş olan herkesi, kendi yazdırdığı tarihin sayfalarından sildirmiştir. Yalnızca kendisini bırakmış ve dünyada ne kadar ünvan varsa da kendine uyarlamıştır.

Bu akıl almaz Atatürk övgüsü, toplumu köleleştirerek hastalandırırken, yöneticileri de birer Atatürk olma isteğini alabildiğine kamçılanmıştır. Erdoğan’da bu kamçılama sonucudur…..

Türkiye’nin bütün yöneticileri Atatürk’ün gücüne sahip olmak istediler ve bu gelenek son 17 yılda da Erdoğanda vucut buldu. Diktatör olmak hepsinin bilinçaltında büyük bir “paye” olarak yer aldı. Inöü, Evren , Demirel ve Erdoğan da, toplumun kaderini tek başına belirleyecek bir kudretin sahibi olma hayaliyle yönettiler ve yönetiyorlar ülkeyi. Mustafa Kemal Avrupa’da gördüğü “Batılılar” gibi “nesiller” yetiştirmek isterken, Erdoğan da Fatih ve Eyüp’de gördüğü gibi “dindar nesiller” yetiştirmek istiyor. Erdoğan da diğer liderler gibi toplumu biçimlendirme hakkına kendisinin sahip olduğuna inanmaktadır. Kendisine oy verenlerde buna itiraz etmemekteler ve onlarda onun gibi inanmaktadırlar ne yazık ki.

Türkiye toplumu her dönem sessiz sakin bir toplum olmaya hiç itiraz etmedi, sadece kimin lider olması gerektiğinde kavga çıkarıyorlar. Bugün Atatürk’e ve Atatürkçülüğe en karşı olan dindarlar ve muhafazakârlar da aslında tam bir “Atatürkçü” olduklarını, “dindar bir Atatürk” hayaliyle yaşadıklarını aslında bilmiyorlardır. Çünkü Atatürkçülük hiç bir anlamda batıcılık değildir. Batı’yı batı yapan demokrasisini reddeden bir batıcılık olabilir mi hiç?

Gerçek ise, Atatürkçülük diktatörlügünün ta kendisidir. Erdağan’ın da yaptığı diktatörlük tapınmasıdır ve inkarın riyakarlığın ta kendisidir. Bu mantığın takipçisi bir mantık Kürdlerle barış yapabilir mi ?