Nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata,

Öldüğünden haberi yok fotoğraflarının.”[2]

 

Bana hep Edip Cansever’in, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/ Hiçbir yere gitmiyor,” dizelerini anımsatan Ahbarig Hrant’ı bizden almaları ardından, acının 12. yıldayız…

O; 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyal Demokrat Hınçak Partisi üyesi sosyalist Paramaz (Madteos Sarkisyan)’ların,[3] Zabel Yeseyan’ların,[4] Misak Manukyan’ların[5] yoldaşı ve Ermenilerin, “Meds Yeghern/ Büyük Felaket” dedikleri soykırım tarihinin[6] bir parçasıydı…

Irvine Welsh’ın, “Toplum, davranışları kendi normlarının dışında kalan insanları emebilmek için yapay ve dolambaçlı bir mantık icat eder,” uyarısını “es” geçmeyenler için söz konusu cinayet, adli bir vak’a olmanın ötesinde bir soykırım suçunun aslî halkasıyken; başka türlü sunulup, kavranması da mümkün değildir!

Hatırlayın!

Hrant Dink’in katlinin 11. yıldönümünde, “Faili meçhul denilen şey devlet adına işlenen cinayetlerdir,” vurgusuyla eklemişti Fikret Başkaya: “Bir insan bilerek isteyerek tasarlayarak insan öldürürse cezalandırılır; ama bir devlet bilerek isteyerek ve tasarlayarak insan öldürürse o zaman durum farklılaşır. Devletin cinayet işlediği yerde hukuk mücadelesi, adalet arayışı olmaz. Kimi kime şikâyet edeceksiniz? Hrant’ı niçin öldürdüler. Ayıplarını açığa vurduğu ve yüzyıllık katliamı hatırlattığı için bir cinayetle hayatına son verdiler. Bunlara faili meçhul diyorlar. Faili meçhul istisnai bir durumdur. Bu ülkede faili meçhul onlarla yüzlerle değil binlerle ifade ediliyor. Bunlar faili meçhul değil devlet adına işlenen suçlardır. Hukuk devleti diye bir şey olmaz hukukun üstünlüğü ahmakları kandırmak için uydurulmuş bir şeydir. Devletin hukuku olur kendisini rahat hissettiği anda sana bir alan bırakır. Sıkışınca senin o alanını daraltır.” 

Aynı etkinlikte ben de, “Resmi tarihçilerin kabul etmediği bir şeyi tekrarlamamız lazım. Ermeni soykırımı biz Türklerin kolektif suçumuzdur. Sadece İttihat Teraki’ye mal edemez… Öyle ya da böyle Dink cinayetinde Ermeni soykırımını konuşuyoruz,” diyerek sözlerime başlayıp, şöyle devam etmiştim: “Eğer bu bir soykırım ise bu kolektif bir suçtur.”[7]

Bir şey daha!

Dink suikastı, insanın aklına ister istemez, Gabriel García Márquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’[8] romanını gelir. Hani şu herkesin öldürüleceğini bildiği roman kahramanına, hiçbir şey olmayacakmış gibi davranması, herkesin olaya sessiz kalması ve de göz göre göre roman kahramanının öldürülmesi

Dink suikastı sonrası ortaya çıkan bilgiler bize şunu gösteriyor ki, Onun öldürüleceğini devletin tüm siyasi ve güvenlik bürokrasinin biliyordu ve bilerek ya da korkarak bunun önüne geçmemişti…

Kolay mı? ‘Agos’un önündeki anmada, avukat Fethiye Çetin, “O gün devlet buradaydı. Polisiyle, jandarmasıyla, istihbaratçısıyla devlet buradaydı. Ama Dink’in can güvenliğini sağlamak ve yaşama hakkını korumak için değil, tetikçilerin işini yaptığından emin olmak için buradaydı,”[9] dememiş miydi?

Yine aynı konuda HDP Mardin milletvekili Mithat Sancar, “Dink cinayeti yargı süreçleriyle aydınlatılmadı, aydınlatamaz da zaten. Çünkü devlete egemen olan pek çok güç, bir noktada ortaklaşıyorlar, başka konularda farklı davransalar da,”[10] diye eklememiş miydi?

12 yıl sonra bunların altını çizmemek; “Dink Davası’nda durmadan yinelenen ‘Hatırlamıyorum!’ nakaratları”yla[11] malûl resmî devlet tavrı anımsamamak mümkün mü?!

 

RESMΠDEVLET TAVRI

 

“Resmî Devlet Tavrı” dedim; bu şöyle ya da böyle; şununla veya bununla değişmez; çünkü, T.“C”nin “La raison d’État/ Hikmet-i Hükümeti”yle kaimdir.

Hızla örnekleyerek, aktarıyorum:

• AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır, Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen ‘Türkiye İlerleme Raporu’nun, 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen bir karara atıfta bulunması nedeniyle, iade edileceğini belirtip, “1915 Kırmızı çizgidir,” dedi![12]

• Başbakan Binali Yıldırım, Ermeni soykırımını “I. Dünya Savaşı’nda yaşanmış, her ülkede yaşanabilen, sıradan bir olay” olarak nitelendirdi![13]

• Dink davasında, cinayetle ilgili rapor hazırlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu Müfettişi Ayşegül Genç, İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlilerinden Volkan Altunbulak ile görüştüklerini belirterek, “Bize cinayetten sonra Yasin Hayal’in telefon görüşmelerini araştırdığını ancak Ankara’dan ‘Bu işi karıştırmayın’ talimatı aldığını söyledi,” dedi![14]

• 4 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nda hayatını kaybedenler için İstanbul’da Sultanahmet’te yapılacak anma iptal edildi. Polis “soykırım ve katliam” sözcüğü kullanmadan açıklama yapılabileceğini söyledi. 16 Avrupalı parlamenter ve İHD İstanbul şubesi yöneticileri “soykırım” gibi belli kelimeler olmaksızın okunabileceğine ilişkin talebi reddetti. Anma için getirilen pankartlara polis el koydu. İHD yönetim kurulu üyesi Leman Yurtseven ile komisyon üyesi Jiyan Tosun gözaltına alındı![15]

• HDP Milletvekili Garo Paylan’ın, Dink için Meclis Genel Kurulu’nda Ermenice söylediği “Tanrı ruhunu aydınlatsın. Çok yaşa Hrant” sözleri tutanaklara “X” olarak geçirildi![16]

• Ve nihayet: “Dink cinayeti sanığı Yasin Hayal, İstanbul Adliyesi’ne getirilirken bağırır: ‘Orhan Pamuk akıllı olsun akıllı’! Hayal’in sözleri Pamuk’a yönelik ‘tehdit’ kabul edilir ve inceleme başlatılır. Bu tehdit aslında Orhan Pamuk ‘Bu topraklarda bir milyon Ermeni öldürüldü’ dediği içindir.

Aradan 10 yıl geçer. TBMM’de anayasa değişikliği görüşülürken milletvekili Garo Paylan, ‘1913- 1923 yıllarında Ermeniler, Süryanîler, Rumlar ve Yahudiler kaybedildi. Büyük katliam ve soykırımlarla bu topraklardan ya sürüldüler ya mübadelelere uğradılar,’ der. Ve peşinden Meclis karışır.

MHP, AKP hatta CHP milletvekilleri ayağa kalkar, tepki gösterir. Bağırış ve çağırışlar arasında Meclis Başkanvekili Ahmet Aydın’ın ‘Hâl ve hareketlerinize dikkat edin’ sözleri duyulur. Aydın, Paylan’dan sözlerini geri almasını da ister.

Paylan, sözlerine devam eder: ‘Bir zamanlar yüzde 40’tık, bugün binde 1’iz. Herhâlde başımıza bir iş geldi ki… Ben adına soykırım diyorum, siz ne derseniz deyin. Adını hep beraber koyalım ve yolumuza devam edelim…’

Sataşmalar nedeniyle kullanamadığı süreyi doldurmak için 5 dakikalık ek süre ister Paylan. Bu kez Meclis Başkanı Aydın’dan, ‘Kusura bakmayın, yok öyle bir yağma’ yanıtı gelir.

‘Soykırım’ kelimesi daha önce defalarca Meclis kürsüsünde kullanılmıştır. Ama bu kez Paylan’a üç birleşim yasama faaliyetinden uzaklaştırma cezası verilir ve sözleri tutanaktan çıkarılır”![17]

 

BELLEK(SİZLİK)İN ÖNEMİ

 

“Resmî Devlet Tavrı”nın biz(ler)e dayattığı devasa bir unutuş ve belleksizliktir!

“Unutuş ve belleksizlik” meselesinin önemi Theodoros Angelopoulos’un, ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ündeki (1998), “İnsan ne zaman ölür? Artık hatırlamadığı zaman… Başka? Artık hatırlanmadığı zaman,” repliğidir.

İktidarın bakışımızı belleksizlik ile eğitmesi hiç de tuhaf değildir. Çünkü iktidar eğitilmiş ve evcilleştirilmiş bakışlarla meşrulaştırıp; var eder kendini.

Bu böyle olunca da gerçeklik algısı ve tarihsel hakikâtin ölçüsü yok edilirken; yalanın egemenliği inşa edilir!

Aslı sorulursa: “Adam Smith yanılıyor ya da bizi yanıltıyor; el görünmez değil. Toplumu biçimlendiren elleri her yerde görüyoruz; tezgâhın arkasında, önünde… Göremediğimiz, toplumu biçimlendiren akıldır, eller var sadece, ellerin çokluğu. Ve bu eller bizim ellerimiz. Tasarlamadığımız hayatı biz, ellerimizle biçimlendiriyoruz.”[18]

Yani egemen yalanın parçası olarak, edilgenleş(tiril)iyoruz!

Kolay mı? “Maddenin kendi kendine hareket ettiğine ve kendini biçimlendirdiğine dair bilgiyi unuttuk. Dolayısıyla maddeden oluşmuş bizlerin de kendimizi biçimlendirebilme kudretine sahip olduğumuz bilgisi de belleklerimizden silinip gitti. Ve edilginleştik, kendi hayatlarımızı biçimlendirmekten aciziz. Kendilerini, edilgin maddeyi biçimlendiren etkin bir kuvvet olarak dayatanların elinde oyuncak olduk.”[19]

Bu koordinatlarda elimizde unutmamanın gücü, bellek ile Jean-Paul Sartre’ın, “Anılar, kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür”; Haruki Murakami’nin,“Anılar insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. Fakat aynı zaman da lime lime de edebilirler,” diye tanımladıkları anıların bilinci vardır.

 

ANILARIN BİLİNCİ

 

Dink’in önemi, tam da burada yani anıların bilincinde ortaya çıkar!

18 Ocak 2018’de Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ‘2018 Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda Étienne Balibar’ın, Onun için “ifade özgürlüğünün en kahraman savaşçılarından biri” vurgusuyla, “Dink’in sorumluluk bilinciyle bugün korkusuzca konuşmak gibi bir örnekten söz edebiliyoruz,”[20] demesi de bunun örneğidir.

Bu da; Jean Paul Sartre’ın,“Beterin beterini önlenmek” notunu düştüğü, Dink’i çağrıştıran duruştur.

Malum Sartre’a soruyorlar: “Eylemlerin etkinliğine inanıyor musunuz? ‘Çalım’a dönüşmeyecek bir etkinliğe?”

Soruya yanıtı şu olur: “Bu noktada çok karamsar olacağım. Doğrusu istenirse bu etkinlik, durumun daha kötüleşmesini önlemekten daha ileri gidemez. Demek istiyorum ki sömürücü, ezici, politik biçimiyle diktatör bir toplumda, herkes içinde yaşadığı koşullara boyun eğmiş gibi görünebilir; bu durumda boyun eğmeyenlerin yaşamına tanıklık edecek yazarların çıkması gerekir. İşte o zaman beterin beteri önlenmiş olur.”[21]

Evet O, Edith Piaf’ın, “Taviz vermemenin karşılığını hep alırsınız,” deyişindeki yaptıkları ve yaşamıyla budur…

Malum: 15 Eylül 1954’te Malatya’da doğdu. Babası Sivas’ın Gürün, annesi ise Kangal ilçesindendi. Aile geçim zorluklarını aşmak için 1961 yılında İstanbul’a taşındı. Taşınmadan kısa süre sonra karıkoca boşandı. Anne tek başına ona ve iki kardeşine bakamayacak durumdaydı. Kardeşleriyle birlikte Gedikpaşa’daki bir yetimhaneye verildi. Askerliğini Denizli’de er olarak yaptı…

İlk ve orta öğrenimini bitirdikten sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünde okudu. O yıllarda yetimhanede birlikte büyüdüğü genç bir kadınla evlendi. Daha sonra birlikte Tuzla Çocuk Kampı’nı yönettiler.

Üniversitedeyken Türkiye’nin çok hareketli siyasal yaşamına ilgi duydu ve sol kanattaki örgütlerden TKP-ML saflarında yer aldı. Ardından kardeşleriyle birlikte kitap ve kırtasiye işine girdi.

1996’da haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve bu gazetenin başyazarlığını ve yayın yönetmenliğini üstlendi. Katline kadar da gazetecilik yaptı…

19 Ocak 2007’de İstanbul’da katledildi. Edirnekapı’da Balıklı Mezarlığı’na gömüldü

O, bu toprakların, Anadolu’nun en kadim halklarından birinin çocuğuydu. Adı Dink’ti.

Bu yaşamöyküsünde değinilmeyenleri de tamamlayalım:

Annesi Sivas’ın Kangal ilçesinden Gülvart, babası Gürün ilçesinden Sarkis idi. Yerleştirildiği yetimhane Gedikpaşa Ermeni Yetimhanesi idi. Aynı yetimhanede büyüdüğü ve sonra da evlendiği kadın, Silopi’nin Varto köyünde (Muş’un Varto ilçesi değil; Şırnak’a bağlı bir Ermeni köyü) doğmuş, Kürtçeyi anadili gibi konuşan, Ermeniceyi sonradan öğrenmiş Vartan kızı Rakel Dink idi. Kendisi gibi yoksul ve yetim Ermeni çocukları için, Rakel ve o çocuklarla birlikte kumunu, kirecini, çimentosunu, tuğlasını, taşını, toprağını taşıyarak inşa edilen Tuzla Çocuk Kampı’nın tam adı Tuzla Ermeni Çocuk Kampı idi ve Ermeni cemaatinin el konulan (uzun yıllar sonra ve zorlu mücadeleler sonucu iade edilen) mülkleri arasında yer alan bir arsaya inşa edilmişti. Dink, daha sonra yetim ve yoksul Ermeni çocuklarına yaşama sevinci aşılayan o kampa “Kırlangıcın Yuvası” adını yakıştıracaktı.

Birkaç arkadaşı ile birlikte, kuruşları bir araya getirerek kurduğu ve yönettiği gazete ‘Agos’tu.

‘Agos’, Ermenice toprağı süren sabanın ardında bıraktığı iz demek. Oraya tohumlar serpilir ve o tohumlar büyür, başağa durur, bereket olur; açları doyurur. ‘Agos’ da aynen bunu yaptı…

Dink’i, 19 Ocak 2007’de küçücük beyni tıkabasa milliyetçi önyargılarla dolmuş bir tetikçi, Ogün Samast pusu kurup, ensesinden tek kurşunla öldürdü. Katil, Trabzon’a giderken Samsun’da bilinçli olarak erken yakalandı. Böylece Trabzon’daki suç ortaklarıyla buluşması önlendi. Samsun’daki karakolda jandarmalar ve polis memurları katille birlikte fotoğraf çektirmek için yarıştılar. Katilin bir Türk bayrağı önünde fotoğraflanmasını sağladılar. Böylece katil “yerli ve milli” oldu.

Cinayetten hemen sonra AKP’nin Reis’i Erdoğan, Hrant’ın evine kadar gidip taziyelerini bildirdi ve ekledi, “Bu cinayetin Ankara’nın labirentlerinde kaybolmasına izin vermeyeceğiz”.

Ama kayboldu… Cinayetin üstünden tastamam 12 yıl geçti. Tetikçiler dışındakileri bu işten kurtarmak için her yol denendi. Dava hâlâ sonuçlanmadı. Ne zaman sonuçlanacağını bilen yok. Trabzon ve İstanbul’un polis şefleri, jandarma komutanları, İçişleri Bakanlığı’nın yüksek bürokratları hâlâ hüküm giymeden, çoğu ellerini kollarını sallayarak aramızda dolanıyorlar.[22]

 

DAVA SÜRECİ OYUNU

 

Hepimize, “Kölelerden efendileri hakkında kötü şeyler söylemelerini veya dinlemelerini istemek insafsızlıktır, onları tehlikeye atar bu,”[23] saptamasını anımsatan Dink davasının “yargı” süreci, bir oyun ya da manipülasyondur; asla daha fazlası değil!

Bilmiyor olamazsınız: Yıllardır süren 85 sanıklı Dink cinayeti davasında tetikçilerin arkasındaki isimlere dair herhangi bir tespit yok.

Dink’in 2007’de öldürülmesinden beri cinayetin sorumluluğuna ilişkin herhangi bir tespite yaklaşılamayan dosyada, sanıklara yöneltilen suçlama, siyasal konjonktüre göre önce “Ergenekonculuk”, daha sonra da “FETÖ’cülük” oldu.

19 Ocak 2007’de ‘Agos’ önünde Ogün Samast tarafından öldürülmesinin organize bir sorumluluk zincirinde tasarlandığı, Trabzon Emniyet Müdürlüğü ve istihbarat birimlerinin Şubat 2006’dan, Trabzon Jandarmasının da Temmuz 2006’dan itibaren tasarıdan haberdar olduğu ortaya çıktı çıkmasına ama!

Sorumluluk zincirinin emniyet halkası, 17-25 Aralık’ta AKP-Gülen cemaati bağının kopmasıyla cinayetten 8 yıl sonra, 2015’te hazırlanan ikinci iddianame ile sanık sandalyesine oturtuldu. Ardından hazırlanan üçüncü iddianame ile Dink’in “mutlak suretle öldürüleceği” bilgisi yer alan raporları kullanmadığı iddiasıyla dönemin mülkiye başmüfettişi Mehmet Ali Özkılınç dosyanın sanıkları arasına girdi.

Trabzon’da cinayet tasarısından bilgileri olduğu hâlde sümen altı eden jandarma görevlileri ise 2008 yılında yalnızca görevi ihmal suçlamasıyla tutuksuz olarak yargılandı, kimi 4 ay kimi de 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 2015’de ceza Yargıtay tarafından bozuldu.

Temmuz 2015’teki “darbe girişimi” ardından cinayette sorumluluğu olduğu iddia edilen jandarma görevlileri, “FETÖ” üyeliği ve darbeye teşebbüs suçlamaları ile tutuklandı ve hazırlanan dördüncü iddianame ile sanık oldu. Cinayetten 11 yıl sonra dosyadaki sanık sayısı 85’e ulaşmış oldu. Yargılanan sanıkların isimleri ise şöyle: Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, dönemin İstihbarat C Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer, eski Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat görevlileri Veysel Şahin, Okan Şimşek ve Metin Yıldız, cinayetin tasarısı ve işlendiği sırada Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Değerlendirme ve Analiz Merkez (İDAM) Amiri olan Hamza Celepoğlu, dönemin İstanbul Jandarma İstihbarat TİM komutanı Yüzbaşı Muharrem Demirkale, eski jandarma görevlisi Yavuz Karakaya, dönemin Samsun Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürü Yakup Kurtaran ve FOX TV Haber Müdürü Ercan Gün.

Emniyet ve jandarma istihbarat birimlerinin cinayet tasarısından aylar öncesinden haberdar olması karşısında baştan beri hiç araştırılmayan MİT’in sorumluluğu akılları hep kurcaladı. Dink, “Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğu iddiasına ilişkin haberin ardından 2004 yılında İstanbul Valiliği’ne çağrılmış, burada dönemin İstanbul Vali Yardımcısı Ergun Güngör ve MİT Bölge Başkan Yardımcısı Özel Yılmaz ile görüşme gerçekleşmişti. Dink sonradan bu görüşmeyi, “… Zaten konuşmaların içeriğinden, beni hangi amaçla oraya çağırdıkları belliydi. Haddimi bilmeliydim… Dikkatli olmalıydım… Yoksa iyi olmazdı!” şeklinde anlatmıştı.

Buna karşın Özel Yılmaz hakkında takipsizlik kararı verildi. MİT bağının bu şekilde gün yüzüne çıkmasının ardından dönem dönem dava sanıklarının MİT ile bağları haberlere konu olmuştu. Yargılamanın son aşamasında, dönemin Samsun TEM Şube Müdürü olan sanık Metin Balta emniyette verdiği ifadesinde, 19 Ocak 2007’de cinayeti işledikten sonra Samsun’da yakalanan tetikçi Samast’ı TEM Şube Müdürlüğü’nde karşılayanlar arasında MİT’ten şube müdürleri, MİT Başkanı’nın olduğunu belirtti. Davanın tutuklu sanıklarından gazeteci Ercan Gün de Trabzon Jandarma İstihbarat görevlisi Veysel Şahin’in kendisine nezarethanede Yasin Hayal’in Trabzon MİT’e gidip geldiğini söylediğini aktardı.

10 yılı aşkındır süren yargılamayı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi yürütüyor. Geçmişte “özel yetkili” olan mahkemenin üyelerinin birçoğu cemaat soruşturmaları kapsamında ya aranıyor ya da tutuklu. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından yeniden kurulan mahkeme, Dink davasında kamu görevlilerini yargılamaya Nisan 2016’da başladı.

Dink davasının dışında MİT TIR’ları ve Tahşiye davalarına da bakan mahkemenin heyeti, Mart 2016’da başlayan MİT TIR’ları davasından kısa bir süre öncesinden başlayarak sistematik olarak müdahalelere uğradı. Mahkemeye önce yedek bir heyet daha atandı, daha sonra bu heyetin üyesi Bünyamin Karakaş “FETÖ” suçlaması ile gözaltına alındı. Aralık 2016’ya gelindiğinde heyete önemli bir müdahalede daha bulunuldu.

Dink davası başladığında mahkeme başkanı olan Canel Rüzgar, 8 aylık görevinin ardından HSYK tarafından başka bir mahkemeye gönderildi. Rüzgar’ın yerine mahkemenin yedek heyetinin başkanı olan mevcut başkan Ali İhsan Horasan getirildi. Bu değişikliğin ardından heyetin kıdemli üyesi Ömer Karagöl, MİT TIR’ları davasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davaya katılma talebine muhalefeti ve Dink davasının dördüncü iddianamesinde sanıklar yönünden yapılan delillendirmeye ilişkin muhalefetinin ardından başka bir mahkemede görevlendirildi.

Yargılamanın son aşamasında 1 yıldır Dink davası duruşmalarına başkanlık eden Ali İhsan Horasan heyetin en eski üyesi konumunda.[24]

Bu sürece eklemeden geçilmemesi gereken birkaç şey daha var!

• Davanın 72. duruşmasında dönemin İstanbul Jandarma İstihbarat görevlisi Şeref Ateş, “Unutkanlık var bazı şeyleri net olarak hatırlamıyorum. Emekli olduktan sonra gözaltına alındık ne olup olmadığını bilmeden gözaltına alındık. Sonra baktık iş ciddi. O esnada Bakırköy’deki iş yerimi bile hatırlamadım… Olayın üzerinden uzun zaman geçmiş Dink cinayetini olay günü saat 16.00’da Okan Şimşek’in telefonuyla duydum. Gazetesinin ve Dink’in ismini ilk kez o telefonda duydum. 10 yıl sonra karşıma o gün ne yaptın diye sorular çıkıyor,” cevabını verdi. 

Duruşmanın öğleden sonraki kısmında dönemin İstanbul Jandarma İstihbarat görevlisi Uzman Çavuş Musa Yıldırım, Astsubay Mikdat Özbek ve Astsubay Mustafa Küçük’ün sorguları yapıldı. Her üç sanık da sorgularında Dink’in ismini cinayet işlendikten sonra duyduklarını iddia etti. Sanıklardan Mikdat Özbek, “O güne ait hiçbir şey hatırlamıyorum,”[25] diye yanıtladı…

• Davanın 73. duruşmasında, dönemin İstanbul Jandarma İstihbarat Görevlisi Astsubay Emre Cingöz’ün sorgusu yapıldı. Cingöz, cinayetin işlendiği dönem ‘Bölücü Örgüt Faaliyetleri’nde, PKK’den sorumlu Avrupa yakası unsur komutanı olarak görev yapıyordu. Dink Ailesi Avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu, Cingöz’e cinayetin işlendiği gün telefonun Pangaltı’da sinyal vermesinin nedenini sordu. Cinayet günü Beyoğlu’da görevde olduklarını ifade eden Cingöz, soruya ilk önce Atatürk Kültür Merkezinin arkasındaki otoparktan aracı aldıktan sonra geçiş güzergâhının Dolapdere yönünden Tarlabaşı’ya doğru olduğunu söyledi. Bakırcıoğlu’nun soruyu tekrarlaması ve sinyalin Pangaltı’dan geldiğini hatırlatması üzerine Cingöz beyanını değiştirerek “Personeli metroya bırakmış olabilirim,” yanıtını verdi…[26]

• Dink davasının 16 Mart 2018 tarihli oturumunda dönemin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı görevlileri savunma yaparken; İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmanın iddianamesinde, cinayet anını gören güvenlik kamera görüntülerinde jandarma görevlilerini teşhis eden kişi olduğu belirtilen İstanbul Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlisi Yusuf Bozca savunmasında, “Savcı, sanki kesin bir teşhis yapmışım gibi bir ifade kullanmış. Orada andırıyor yazıyor. Ben o görüntüyü bir an gördüm. Andırıyor şeklinde geçildi. Cezaevinden çıktıktan sonra tekrar baktım, inceleme fırsatı buldum. Hiçbiri İstanbul Jandarma Komutanlığında görev yapan şahıslar değildir. Ben kimseyi ‘kesin bu’ diye teşhis etmedim. Bu teşhisi kabul etmiyorum,”[27] diyerek tavır değiştirdi…

• Davanın 69. duruşmasında, cinayette rol alan jandarmaları koordine etmekle suçlanan dönemin İstanbul Jandarma İstihbarat TİM Komutanı Yüzbaşı Muharrem Demirkale savunmasına, “Sayın acılı aile, yüreğinize seslenmek istiyorum. Kutsal bildiğim değerlerim üzerine yemin ederim benim ve personelimin bu alçak cinayetle ilgimiz yoktur ama nedense bu davaya monte edilmek isteniyoruz. Ama suçluyuz… Cinayeti işleyenlerin yüzüne bakın SEGBİS’te. Yasin’in yüzüne bakın ve sonra da çok umurlarındaymış gibi medyada boy gösteren, bu cinayeti işleyenlerin sözde yakalanmasını isteyen kiralık kalemlerin yüzüne bakın. Beşiktaş Adliyesi’ne Zekeriya Öz’le görüşmeye gittiğimde bu kişilerin ağzından salyalar akıyordu. Vicdanlarını içlerinden çıkarıp atmışlar,”[28] diyerek sorun(n)lara ve sorumlulara dikkat çekti…

• İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 1 Şubat 2018 tarihli davada, dönemin Trabzon jandarma istihbarat görevlisi Hacı Ömer Ünalır, cinayet öncesinde Trabzon İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şubesi’nde aşırı sağ faaliyetlerden sorumlu olarak çalıştığını belirtip, Ağustos 2006’da dava sanıklarından jandarma Okan Şimşek’ten Yasin Hayal’in cinayet planı ile ilgili ihbarı duyduğunu, birkaç gün sonra da şube müdürüne arz ettiğini söyledi.

İhbarın istihbarat toplantısında il jandarma komutanı Ali Öz’e söylendiğini öğrendiğini aktaran Ünalır, “Birkaç gün sonra unsur komutanım Okan Şimşek’e gittim, notla ilgili emir almadığımızı söyledim. Okan Şimşek şube müdürüyle görüştüğünü ve bana emir vereceğini söyledi. Cinayet gününe kadar bu konu bir daha gündeme gelmedi,” diyerek ekledi:

“Cinayet zanlısının Yasin Hayal olduğunu düşünüyorduk ancak görüntülerdeki kişiyi Hayal’e benzetemedik. Ertesi gün emniyete gittik. Hayal’in alındığını gördük. Soruşturma başlayınca ‘şubede gerçeği anlatacağız’ diye karar alındı. Gerçeğe aykırı düzenlendiği belirtilen haber kayıt formu ile ilgim yoktur. Yasin Hayal ismini Dink cinayet ihbarına kadar ne duydum, ne de hakkında bir fiş kaydı vardı. Göreve başladığımda arşivlerde çalıştım. Ancak Yasin Hayal adını hiç görmedim. Ne fişi vardı, ne de takip kararı vardı. Hayal ile ilgili emniyet de herhangi bir ikaz bilgisi bize göndermedi…”[29]

• 18 Aralık 2018 tarihli davada tanık sıfatıyla dinlenen dönemin İstanbul Emniyeti İstihbarattan Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Şammaz Demirtaş, Dink’in öldürülmesine ilişkin istihbarat raporunun kendisine gelmediğini belirtip; 2004’te Dink’in iş yeri ve Agos gazetesinde güvenlik tedbiri alınması için yazdığı yazı sorulunca, “Sabiha Gökçen haberinden dolayı tedbir aldırdık. Gerekli yerlere yazı yazdık. Hem evi, hem de gazete hem de Dink’in kullandığı yol güzergâhında tedbir aldırdık. Ancak bu konjonktörel bir durumdu,”[30] yanıtını verdi…

• Devam eden davada tahliyeler sürüyorken; Fethullah Gülen, eski savcı Zekeriya Öz, jandarma ve eski emniyet görevlilerin de aralarında bulunduğu 7’si tutuklu, 10’u firari 85 sanığın yargılandığı davasının ara kararında; Mahkeme Heyeti meslekten ihraç edilen Tuğgeneral Hamza Celepoğlu ile astsubay Yavuz Karakaya’nın tahliyesine karar verdi…[31]

• Davanın 77. duruşmasında, cinayet ihbarını sumen altı ettiği iddia edilen dönemin Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz ev hapsi ve istihbaratçı jandarma Metin Yıldız da adli kontrol şartıyla tahliye edildi…[32]

• Heyet Ali Fuat Yılmazer’in “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçundan ve Ramazan Akyürek’in “Resmi belgeden sahtecilik” ve “Örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçlarından tutuklulukta geçirdikleri süre ve öngörülen ceza miktarı dikkate alınarak tahliyelerine karar verdi…[33]

• Dink davasında, mülkiye başmüfettişi Şükrü Yıldız’ın tahliye edilmesine karar verildi…[34]

• Dink cinayetine ilişkin on yılı aşkın süredir devam eden davada, mahkeme heyeti bir kez daha değişti. Heyet 19 Eylül 2018 tarihli HSK Kararnamesi ile tamamıyla değişti. Yeni heyet, dosyaya bakan üçüncü heyet oldu… ‘Hrant’ın Arkadaşları’ndan Bülent Aydın, “Bakalım bu Dink cinayeti davası daha kaç heyet görecek?”[35] dedi…

Bu veriler ışığında, “Adalet” mi dediniz?!

 

“TAMAMLIYORUM”

 

Bülent Aydın’ın ifadesiyle, “Hrant Dink cinayeti için adalet istemek, bu ülkede devlet zırhına bürünüp katliam yapanların aldıkları tüm canlarımız için de adalet talep etmektir.”[36]

O hâlde Ferit Edgü’nün, “Düşler gelecekten değil, geçmişten kaynaklanır,” uyarısı anımsanmalıdır.

Tarih(imiz)de sadece soykırımcı katiller, hırsızlar değil; Ermeni komşularını her türlü tehlikeyi göze alarak koruyan Hacı Halil’ler; Ermenilerin öldürülmesine karşı çıkışını hayatıyla ödeyen Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi’ler de var…

Şimdi Dink’in önemi kavrayıp; Rachel Corrie’nin, “Zulüm bizdense ben bizden değilim,” haykırışıyla; özgürlük, eşitlik, barış için mücadele edenlerin yaptığını yaparak; ‘Sarı Gelin’i birlikte söyleyebiliriz.

Bu bir umut mu?

Elbette; “Umut, yaşamın adıdır”[37] ve “Her şeyin yok olduğu anda bile bir ümit vardır,” diye haykırır Thales…

 

15 Ocak 2019 18:41:01, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] ‘Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin 19 Ocak 2019 tarihinde düzenlediği “13. Yılına Girerken Hrant Dink Cinayeti ve Ermeni Soykırımı” Panel-Forumu’nda yapılan konuşma…Kaldıraç, No: 211, Şubat 2019…

[2] Murathan Mungan.

[3] Paramaz ve yoldaşları için Beyazıt Meydanı’nda 20 darağacı kurulur. Onlar, “Hükümet üyelerine suikast planlamak ve bağımsız Ermenistan Devleti kurmaya teşebbüs etmekten” divan-ı harp tarafından ölüm cezasına çarptırılır.

Mahkeme 10 Mayıs 1915’de başlar. 27 Mayıs 1915’de kararını açıklar: İkisi firari olan 22 Ermeni sosyalisti için idam cezası verir. 5 Haziran’da Padişah Sultan Mehmet Reşat idamları onaylar. 10 Haziran’da Sadrazam Sait ve Harbiye Nazırı Enver kararı imzalar. 15 Haziran’da da idamlar gerçekleştirilir.

Paramaz ve 19 yoldaşının idam anını yaşamış olan Papaz Bogasyan şunları der: “20’leri darağaçlarının önüne götürüp durdurdular, içlerinden birkaçı metanetini yitirmiş gibiydi, fakat genel olarak çoğunluğu cesur ve korkusuzca ölümü karşılamaya hazır olduklarını belli edecek şekilde davranıyorlardı.

O esnada merkez kumandanı Sultanın idamları onayladığı belgeyi okuması için hâkime verdi. Hâkim kararı okumaya başladı. 20’lerin hepsi birden gür bir sesle, ‘Yaşasın Özgürlük, Yaşasın Ermenistan’ diye bağırmaya başladılar.

Ölüm emrinin okunmasından sonra Paramaz arkadaşlarına dönerek onlara şöyle seslendi: ‘Yoldaşlar, başımız dik gideceğiz, yiğitçe. Ona mani olmak istediler ama susturamadılar. O bize yakışan şekilde başımız dik gideceğiz,’ diye bağırmaya devam etti. O sırada Dr. Benne de bağırmaya başladı: ‘Biz yirmileri asabilirsiniz ama bilin ki arkamızdan yirmi binler bizleri takip edecek.’

Paramaz idam sehpasına emin ve sert adımlarla çıktı. Daha ilmiği boğazına geçirmeden bağırmaya başladı: ‘Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz, fakat inandığımız fikirleri asla. Yarın Ermenilik özgür ve sosyalist Ermenistan’ı selamlayacaktır. Yaşasın sosyalizm. Yaşasın Ermenistan.”

[4] “Zabel Yeseyan: O doğru bildiği yolda güvenli adımlarla yürüyen bir kadın, bir yazar, bir kadın hakları savunucusu, bir antimilitarist aktivist, bir insan… Osmanlı topraklarında doğmuş bir Ermeni olarak şiddeti, kıyımı görmüş, yaşamış, çok insana yardım elini uzatmış ilk feminist Ermeni yazarlardan… 1878’de varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen ve en iyi okullarda okuyan Zabel, Fransa’da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul’a geri dönüp yazar olarak hayatını kazanmaya başlar. 1909’da Adana’daki Ermeni katliamının yarattığı yıkımın tanığı olur, gördüğü dehşet verici manzaraları ayrıntılarıyla yazar. Ermeni düşmanlığını körükleyen bir yönetime başkaldırdığı anda da büyük bir tehlikenin içine düşer. 1915’te bin bir güçlükle yurt dışına kaçtıktan sonra sürgünde yazmayı sürdürür ve sürüldüğü Sibirya’da kayıplara karışır.” (Zehra İpşiroğlu, “Bir Direniş Öyküsü: Zabel Yesayan”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2018, s.16.)

[5] “… ‘Az sonra 23 yoldaşımla birlikte, ama hiçbir kötülük yapmadığım ya da yaptıysam da kin duyarak yapmadığım için gözümü kırpmadan ve vicdanı rahat bir insanın huzuru içinde öleceğim. Bugün hava güneşli… Sevgili karım ve sevgili dostlarım; yaşama, güneşe ve doğanın o çok sevdiğim güzelliklerine bakarken veda edeceğim. Bana kötülük yapan ya da yapmayı istemiş olan herkesi bağışlıyorum; ancak canını kurtarmak için bize ihanet edenleri ve bizi satanları asla bağışlamayacağım…’

21 Şubat 1944’te, yoldaşlarıyla birlikte kurşuna dizilmeyi beklerken bunları yazmıştı Misak Manukyan… Semsûr’dan (Adıyaman) başlayan macerası bir duvarın dibinde sona ererken, gözlerinde korkunun zerresi yoktu.

Ermeni devrimci, şair Misak Manukyan, 1 Eylül 1906 tarihinde Semsûr’da dünyaya geldi. 1915 Soykırımı’nda 9 yaşındayken ağabeyi Garabet dışında ailesinin tamamını kaybetmişti. Bir Kürt ailesi tarafından koruma altına alınan Manukyan’ın sonraki durağı Suriye’nin Cuniye kentindeki bir Ermeni yetimhanesi oldu. 1925’te Fransa’ya göç eden Manukyan, çeşitli fabrikalarda çalışırken bir yandan sosyalizmle, bir yandan da kendisi gibi Ermeni tehcirinden sağ kurtulmuş Melinee ile tanıştı ve evlendi.

1934’te de Fransız Komünist Partisi üyesiydi. Edebiyatla da ilgileniyor, Çank (Çaba) ve Mışaguyt (Kültür) adlı iki dergi kuruculuğunu ve yazarlığını yapıyordu. İşgal başladığında partizanlara katılmakta hiç tereddüt etmedi. 1942’de Paris bölgesindeki göçmen direnişçileri toplayan FTP-MOI’ye katılan Manukyan, bir süre sonra grubun lideri oldu. ‘Stalingrad Müfrezesi’ olarak da tanınan 60 kişilik bu birim, Nazilere karşı otuza yakın eylem düzenledi. Kendisi aslen Sapancalı olan Arsen Çakaryan, yıllar sonra onun bir Alman devriyesine yaptıkları saldırı sırasındaki soğukkanlılığını şöyle anlatacaktı: ‘Manukyan yaklaştı. Sakindi. Elleri bej pardösüsünün ceplerindeydi. Birden, hızlı, kesin bir hareketle el bombasını çıkardı, pimini çekti, yürüyüş kolunun ortasına fırlattı, çabucak geri döndü, Rayman’ın, cebinde tabancayla, müdahale etmek üzere onu beklediği sokağa doğru koştu. Dört ila altı saniye içinde patlama oldu. Feldgendarmeların tümü yere serildi…’

Ama bu arada takip de sıkılaşıyordu. Sonunda, Kasım 1943’te işbirlikçi hükümet, içlerinde Manukyan’ın da olduğu 60’tan fazla direnişçiyi tutukladı. Ağır işkencelerden sonra göstermelik mahkemeye çıktıklarında Manukyan, Almanlara doğru dönerek, ‘Size söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ben size karşı koyup savaşarak görevimi yaptım. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Şimdi, rolünü oynama sırası sizde: Elinizdeyim!’ der. Sonra Fransızlara dönerek, ‘Fakat size gelince, sizler Fransız’sınız. Biz Fransa için, bu ülkenin kurtuluşu için savaştık. Sizse vicdanınızı ve ruhunuzu düşmana saattınız. Siz Fransız uyruğunu miras aldınız, bizse bu uyruğu hak ettik!’ diyerek o müthiş konuşmasını yaptı. 23’lerin hepsi idama mahkûm edildi; hiçbiri işgalcilerden af dilemedi.

Manukyan ve 21 yoldaşı, 21 Şubat 1944’te daha sonra bir direniş anıtı hâline getirilecek olan Mont Valerien Kalesi’nde kurşuna dizildi. Grubun tek kadın üyesi olan 32 yaşındaki Olga Bancic ise Almanya’ya götürülerek 30 Mayıs 1944’te Stuttgart’ta giyotinle katledilecekti.

Öte yandan, Nazi Propaganda Servisi’nin Manukyan grubunu kötülemek için 15 bin adet basarak bütün Paris’e yapıştırdığı ünlü ‘Kızıl Afiş’in öyküsü ise faşistler açısından tam bir trajedidir! Aklınca savaşçıların Fransız olmayışından hareketle ‘Yabancı teröristler’ imajını kullanmak isteyen Naziler, afişte bir yandan 10 savaşçının resimlerinin karşısına hangi milletten olduğunu da yazarken, üst başlık ise şöyleydi: ‘Kurtarıcılar mı? Cinayet Ordusu eliyle kurtuluş!’

Ama ne talihsizlik! Nazilerin hayal ettiğinin tersine ‘Kızıl Afiş’ enternasyonalizmin simgesi oldu; Louis Aragon’un yazdığı şiir bestelenerek dilden dile dolaşırken, Manukyan grubu ise ulusal kahramanlar hâline geldi. Bugün bile hâlâ Manukyan, Fransız tarih kitaplarının bir bölümünü oluştururken, devrimciler için ise enternasyonalizmin canlı örneği olmayı sürdürüyor.” (“Semsûr’dan Paris’e Kızıl Bir Çizgi: Misak Manukyan”, Özgürlükçü Demokrasi, 27 Şubat 2017, s.12.) Ayrıca bkz: “Misak Manukyan”, Sanat ve Hayat, No:46/07, Bahar 2017, s.82-83.

[6] “103. Yılında Ermeni Soykırımı, Tarihsel Gerçekler ve Politik Tutum”, Partizan, No:89, Nisan 2018, s.23-42.

[7]  “Hrant Cinayeti Kolektif Suçtur”, Özgürlükçü Demokrasi, 21 Ocak 2018, s.10.

[8] Gabriel García Márquez, Kırmızı Pazartesi, Çev: İnci Kut, Can Yay., 2000.

[9] Miyase İlknur, “İlk Günün Soğuğu, Yan Yana Olmanın Sıcaklığı”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2018, s.11.

[10] Zehra Özdilek, “O Gün Devlet Buradaydı Ama…”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2018, s.11.

[11] “Hrant Dink Davasında Aynı Nakarat: Hatırlamıyorum”, Birgün, 15 Mayıs 2018, s.10.

[12] Gizem Acar, “Eleştiri Olabilir Ancak 1915 Kırmızı Çizgidir”, Milliyet, 15 Nisan 2016, s.12.

[13] “Yıldırım’a Göre Ermeni Soykırımı Sıradan Bir Olay”, Evrensel, 2 Haziran 2016, s.9.

[14] Canan Coşkun, “Dink Davasında Müfettiş, Polisle Görüşmesini Anlattı: Ankara ‘Bu İşi Karıştırmayın’ Dedi”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2017, s.11.

[15] “Valilikten ‘Soykırım’ Kelimesine Yasak”, Evrensel, 25 Nisan 2018, s.3.

[16] “Paylan, Hrant Dink İçin Ermenice ‘Tanrı Ruhunu Aydınlatsın’ Dedi: Tutanaklara ‘X’ Olarak Geçti!”, 19 Ocak 2018… http://siyasihaber3.org/paylan-hrant-dink-icin-ermenice-tanri-ruhunu-aydinlatsin-dedi-tutanaklara-x-olarak-gecti

[17] Ayşe Yıldırım, “Ermenilere Hadleri İtinayla Bildirilir!”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2017, s.13.

[18] Rahmi Öğdül, “Ellerimiz Şirketlerde Tutsak Şimdi”, Birgün, 4 Ocak 2019, s.15.

[19] Rahmi Öğdül, “Otel Prokrustes”, Birgün, 9 Kasım 2018, s.15.

[20] “Hrant Dink: İfade Özgürlüğünün Kahraman Savaşçısı”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2018, s.13.

[21] Jean Paul Sartre, Sanat, Felsefe ve Politika Üstüne Konuşmalar, çev: Ferit Edgü-Selahattin Hilav-Bertan Onaran-Alev Ulvi-Hilmi Yavuz, Çan Yay., 1968.

[22] Aydın Engin, “Anadolu’nun En Yerli Çocuklarından Biri…”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2018, s.13.

[23] Ursula K. le Guin, Lavinia, Çev: Gürol Koca, Metis Yay., 2009.

[24] Canan Coşkun, “Hrant Dink, Katledilişinin 11. Yıldönümünde Anılıyor”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2018, s.13.

[25] Cansu Pişkin, “Dink Davası’nda 72. Duruşma: Sanıklar ‘Hatırlamıyor’…”, Evrensel, 15 Mayıs 2018, s.13.

[26] Cansu Pişkin, “Dink Davası’nda 73. Duruşma: Jandarmaların Sorguları Sürüyor”, Evrensel, 16 Mayıs 2018, s.13.

[27] Canan Coşkun, “Dink Davasında Teşhis Yaptırılan Sanık Teşhisi Reddetti”, Cumhuriyet, 16 Mart 2018, s.9.

[28] Cansu Pişkin, “Dink Davasında Dönemin İstanbul Jandarma Görevlisi Dinlendi”, Evrensel, 14 Mart 2018, s.13.

[29] “Yasin Hayal’in Fiş Kaydı Yoktu”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2018, s.10.

[30] Seyhan Avşar, “Hrant Dink Davası Görüldü: İstihbaratta Gerginlik Vardı, Hiçbir Bilgi Alamadık”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2018, s.9.

[31] Seyhan Avşar, “Dink’in Öldürülmesi: Ara Karardan İki Tahliye Çıktı”, Cumhuriyet, 22 Aralık 2018, s.7.

[32] Canan Coşkun, “Skandal Tahliye”, Cumhuriyet, 13 Temmuz 2018, s.9.

[33] Seyhan Avşar, “Dink’in Yarattığı İnfial Sürüyor”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2018, s.6.

[34] “Hrant Dink Davasında 1 Sanık İçin Tahliye Kararı”, Evrensel, 18 Mayıs 2018, s.13.

[35] “11 Yıldır Süren Davada Heyet Yine Değişti!”, Birgün, 25 Eylül 2018, s.7.

[36] Bülent Aydın, “Hrant İçin Adalet Talebimizden Vazgeçmiyoruz”, 15 Ocak 2019… https://marksist.org/icerik/Haber/11276/Bulent-Aydin-Hrant-icin-adalet-talebimizden-vazgecmiyoruz

[37] Doğan Kuban, Umutsuzluk Yakışmaz, Kırmızı Kedi, 2018.