İstibdat etkisinin bütün zeminlerde kendisini hissettirdiği, gayrimüslimlerin sadece sağlarından değil ölülerinden bile haraç alan bir imparatorluk çalkantılar içerisinde var olmaya çalışıyordu. Zulüm yayılmış, haksızlıklar toplumu eritiyordu. Korku imparatorluğundan toplumun bir kesimi olanlara duyarsız bir şekilde, kendi içlerindeydiler. O zamanın bazı ariflerinin tabiriyle koyunları kurtlar değil, çobanların kendileri yemeye başlamıştı. İnsanlar, sağır, kör ve dilsiz kesilmişlerdi. Fakirlerin, muhtaç bırakılmışların, yoksulların, sahipsizlerin feryadı göklere yükseliyordu ama bunu taşlardan başka duyan olmuyordu.. Herkes devletin sonun geldiğini görebiliyordu ama devleti sahiplenenler çare üretmekte aciz kalıyordu. Devlet borç altındaydı, insanların can, mal ve inançları güvence altında değildi. Halkın iradesi yok sayılıyordu. Saygının, ahlaki değerlerin çöktüğü yerde toplum tarumardı. Herkes zulmün abad olmayacağını görüyordu. Çöküş ve izmihlalin kaçınılmaz bir mukadder hale geldiği artık görünür olmuştu.

Osmanlının dağılmasının önlenmesi fikrinin II Abdulhamit zamanında daha baskın olduğunu görüyoruz. Jön Türkler, İttihat ve Terakki ve daha önemlisi evrensel iddialar da taşıyan İslamcılık ideolojisi bu yıkımın daha fazla büyümesini engellemeye çalışıyorlardı. İslamcılık düşüncesinin öncülerinden biri hiç kuşkusuz Said Halim Paşadır. İslamcılık ideolojisi kapsamında dünyada Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal gibi isimleri bu hedefe hizmet ettirmeye çalışmıştır. 1864-1921 Son dönem Osmanlı Sadrazamlarından olan Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864 yılı Kahire doğumludur. Mısır’ı terk etmek zorunda kalan Halim Paşa, ailesi ile birlikte İstanbul’a gelip yerleşmiş öğrenimine kardeşi Abbas Halim Paşa ile beraber gittiği İsviçre’de devam etmiştir.

Sultan Abdülhamid tarafından, 21 Mayıs 1888 tarihinde Şura-yı Devlet üyeliğine atandı ve kendisine Paşalık rütbesi verildi. Kendisini çekemeyenler tarafından, yalısında silah ve zararlı evrak bulundurduğu iddiasıyla Saraya ihbar edildi. Bu ihbar ve Jön Türklerle ilişkisi gerekçesiyle sürülerek, İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Mısır üzerinden Avrupa’ya geçerek burada bulunan Jön Türklerle temas kurdu. Yurt dışında bulunduğu sırada İttihat ve Terakki Cemiyetinin müfettişliğine getirildi.

Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a geri döndü. Cemiyet içinde aktif olarak çalışmalarına devam etti. 1908 yılında yapılan belediye seçimlerinde, İttihat ve Terakki listesinden Yeniköy Belediye Başkanlığına seçildi. Bir süre sonra Ayan üyeliğine ve 1909 yılında da Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Daha önce üyeliğini yaptığı Şura-yı Devlet’e başkan olarak atandı (1912). Yapılan İttihat ve Terakki kongresinde genel sekreterliğe getirilerek, cemiyetin önemli kişileri arasında yer almış oldu. Said Halim Paşa, Mahmud Şevket Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı olarak görev yaptı. Sadrazamın öldürülmesinden (1913) sonra vezirlik rütbesiyle Sadaret Kaymakamlığına ve bir gün sonra da Sadrazamlığa getirildi. Kurmuş olduğu kabinede Hariciye Nazırlığını da üstlendi. Aynı yıl içinde yapılan kongrede, İttihat ve Terakki’nin başkanlığına seçildi.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, İttihat ve Terakki’nin diğer ileri gelenleri için olduğu gibi, Said Halim Paşa için de hazin bir dönemin başlangıcıdır. Çıkarıldığı mahkeme sonrası önce Mondros’a, oradan da Malta’ya sürgüne yollandı. Malta’da serbest kaldığı halde İstanbul’a geri dönemedi. Roma’ya yerleşti. 6 Aralık 1921 tarihinde, akşamüstü arabayla evine döndüğü sırada bir Ermeni militan tarafından öldürüldü.

II. Abdülhamid’i istibdat uygulamakla suçlayıp çok daha ağır bir istibdadı uygulayan bir cemiyetin ve partinin mensubu Said Halim Paşa, İslamcılık ve ümmetçilik gibi ideolojilerin mimarı olarak bilinir. Bu hazin dönemi yaşayan ve fiilen bazı hadiselerin içinde bulunan Said-i Kurdi, yapılan muhalefete karşı çok önemli ikazlarda bulunmuştu. İttihat ve Terakki’nin yanlışlarını eleştirmekten çekinmediği gibi, İttihatçılara yönelik haksız eleştirilere de karşı çıkmıştır.

Osmanlının kurtarma operasyonu için ulusalcı kesimler batı şartlarının bu topraklara da uyarlanabileceği düşüncesindeydiler. Dolayısıyla arı ırk fikri zihinlerini, bedenlerini çatlatıyordu. Genellikle batı eğitimi almış aydınlardan oluşan Osmanlı milliyetçileri yeni bir devrin başlatılması için ulusal bir paradigma geliştirme çabası içindeydiler. Jöntürk devrimi de özellikle liberalizmin hakim ideoloji haline geldiği bu çağda, burjuvazinin gizlemeye çalıştığı bir devrim. Tarih kitaplarında ve özellikle Osmanlı dönemini aktaran bilgiler içerisinde “II. Meşrutiyet”ten başka bir gelişmeden söz edilmez. Oysa İngiltere’nin, Fransa’nın, Amerika’nın, Rusya’nın modern tarihinin temelinde devrimler yattığı gibi, modern Türkiye’nin tarihi de bir değil iki devrimle açıldı. Bu devrimlerin bilinçlenmenin tamamlanmasının eseri olduğunu söyleyebilmek biraz zor. Bununla birlikte bütün şartları oluşmamış olsa bile batının dönüşümünün etkisi kendisini bu topraklarda da gösterdi.

Osmanlı, 19. yüzyılda saray ve çevresi olarak adım adım burjuvalaşmaya başlamış, bunun sonucu Lale Devri safahatı modernleşmenin, Batı medeniyeti seviyesinin ulaşmanın olmazsa olmazı kabul edilmişti. Osmanlının yeni yaşam tarzını revaçta tutmasıyla birlikte ülkenin çeşitli yöreleri yeni sermaye çarkının dünya pazarıyla bütünleşiyordu. Toprakta özel mülkiyet önce 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, ardından 1858’deki Arazi Kanunnamesi ile adım adım güvencelere kavuşturuluyordu.

Dünyanın bütün ulusları, yeni düşünce akımıyla birlikte kendi hür iradeleriyle kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduklarını yüksek sesle dillendiriyorlardı. İradesizliğin, iradeye dönüşmesi tehlike olarak görülüyor. Dolayısıyla, Jöntürkler için “devleti kurtarma” fikri bu açıdan hep ön plandadır. Ne var ki, ağır ağır burjuvalaşan Osmanlı toplumu yönetim, bürokrasi, siyaset zemininde çeşitlilik ve farklılıklar açısından çelişki ile kıvranıyordu. Yeni rejimin hakim sınıflarından bürokrasi ve komprador burjuvazi içinde gayrimüslim unsurlar arasından Rumlar, Yahudiler, “Levantenler” ve bir ölçüde Ermeniler ön plandaydı. Dolayısıyla, rejimin bütün kurumlarıyla yenilenme operasyonu, hakim ulusun aleyhine çalışıyordu. 1890-1920’li yılların başına kadar uzanan otuz yıl boyunca yaşanan büyük toplumsal buhranlar, çalkantılar, krizler ve katliamlar, ülkenin burjuva bir rejime geçiş yapmasına değil, aynı zamanda bu çelişkinin hakim ulus Türkler lehine çözülmesini de içerir. Arı üstün ırk ve diğer ulusların tamamen etkisiz kılınması için imha ve eritme politikalarının bütün alanlarda uygulanmaya konulması, ulusalcı sahiplenme açısından kaçınılmaz görülüyordu.

I. Meşrutiyet Abdülhamid tarafından ezilince, yeni bir toplumun kuruluşunu kurtuluş olarak görenler için tek bir yol kalıyordu.. İhtilal, yani devrim, yani devlet iktidarını kitlelerin ve/veya silahların gücüyle ele geçirerek köklü değişiklikler yapmak. İşte Jön Türklerin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni 1889’da kurmasını gerektiren de böyle bir ihtilalin alt yapısını oluşturduktan sonra harekete geçme endişeleri olmuştur. İttihat ve Terakki, modern Türkiye tarihinin ilk gizli örgütüdür. Birçok bakımdan bilinçlenme ve kültürel birikim açısından yetersiz, gerekli seviyede bir düşünce çabasından yoksun olması, aynı şekilde hizipleşme ile sürekli kan kaybetmesi, mücadele sürecinde önemli unsurlarının padişah tarafından satın alınarak devre dışı bırakılması ve ihtilalden sonra hareketin İslamcılığa evrilmesi böyle bir gerçeği değiştirmiyordu. Aynı zamanda, Jön Türk kadrolarının önemli bir bölümünün Osmanlı devletinin içinden geliyor olması, o sistemin eğitim ve sosyal değişiminden payını almış ayrıca çoğunun subay kökenli olması, bu kadroların maslahata uygun hareket etmesini ve uzlaşmacı parametrelere de sahip olmasını kaçınılmaz kılıyordu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen ortada ihtilali hedef edinmiş gizli bir örgüt vardı ve bu örgüt 1908’de teosentrik bütün kutsanmış zırhlarına rağmen koskoca Osmanlı padişahını dize getirmişti!

Genellikle Avrupa’da tahsil görmüş aydınların öncülük ettiği İttihat ve Terakki’nin sürgündeki örgütleri dışında ülke içinde en güçlü olduğu yer de, 1908 devriminin başladığı yer de Balkanlardır. Türk milliyetçileri bunun nedenini bir türlü açıklayamazlar. Neden devrim başkent İstanbul’da ya da Anadolu’nun Türklerin çoğunluğu oluşturduğu yörelerinde değil de “Rumeli”de patlak vermiştir? Çünkü Jön Türk ihtilali başka bir devrimin ayak izinde ortaya çıkmış, kopyacı bir özellik taşıyordu. Makedonya devrimi. Makedonya’nın Hıristiyan ahalisi 2 Ağustos 1903’te “Bulgar Makedonyası ve Edirne Devrimci Örgütü” adını taşıyan bir gizli devrimci örgütün yönetiminde ayaklanmıştır. “İlinden ayaklanması” olarak bilinen bu ayaklanmaya bölgenin hemen hemen bütün köylüleri katılmış, ilk anda başarı kazanan devrimcilerin kurduğu “Kruşevo Cumhuriyeti” daha sonra Osmanlı ordusunca ezilmiştir. Enver ve Niyazi gibi öncü konumundaki Jön Türkler, “komitacı” eleştirisine sıkça muhatap oluyorlardı. İttihatçı Enver/Talat/Cemal Paşa üçlüsü, başına geçtikleri Osmanlı’yı yıkmak yerine İslamcılık, ümmetçilik ve evrensel İslam kardeşliği mefkûrelerini araçsallaştırarak eski gücünü ve kaybettiği toprakları yeniden kazanmış bir imparatorluk haline getirmeye karar vermişlerdi. Ancak Hamidiye Alayları tecrübesiyle Osmanlı adına girdikleri her savaşı kaybettiklerini göremiyorlardı. Azınlıkları birbirine düşman etme ve birbirine kırma politikaları her geçen gün daha fazla güç kaybına sebep oldu. Devlet tecrübesinden yararlanmayan bu yeni zihniyet, altı oyulmuş mevta durumundaki imparatorluğun harabeleri üzerinde yeni bir cihan devleti kurabileceklerini hesaplıyorlardı. Bu yüzden I. Dünya Savaşı’na sahadaki ülkelerden birine yamanarak Almanya’nın müttefiki olarak girdiler ve İngiliz/Alman çelişkisinden yararlanarak başta Orta Asya’nın Türki halkları olmak üzere Müslüman halklar üzerinde bir imparatorluk düşüncesini hakim kılmaya soyundular.

Osmanlı, birçok kesimin ve özellikle Müslüman kesimlerin desteğini alarak, 1915’te Ermenileri Anadolu’nun dışına sürdüler. Çıkışlarında büyük ümitler pompalayarak, yedi yıl önce hak, hukuk, adalet yanlısı, özgürlükleri öncelediklerini söyleyen İttihatçılar, 1915’te insanlık tarihinin en büyük suçlarından birinin mimarı oldular. Yaklaşık bir asır geçmiş olmasına rağmen, henüz bile sorun olmaya devam ediyor. Birçok ülke bunu resmen “soykırım” olarak tanıdı. Ardından 1922 Mübadelesi ile Rumlar da Anadolu’dan büyük ölçüde sürüldü. Türk egemen ulusu, tekçilik ve arı ırk inşa etme ideoloji doğrultusunda 1925’ten itibaren de dönüp o güne kadar kendisiyle bütün savaşlara katılmış, kurtuluş savaşına öncülük etmiş ve onların Orta Asya’dan Anadolu’ya Türklerin taşınmasına öncülük etmiş Kürtlere vurdu ve ırkçı bir ulus devletin temellerini atmaya başladı. Kürtler, Osmanlının Anadolu topraklarına sıkışmış devletinde bir engel olarak görüldüler. İnkar ve imha politikalarından sonrasında asimilasyon çabaları hayatın tamamında belirgin hale geldi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde, çok sayıda asker, sivil, fikir adamı, gazeteci, yazar ve şair isimleri barındırmıştır. Ancak, İttihat ve Terakki deyince ilk akla gelen isimler “Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa”lardır. Aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına öncülük yapmış birçok önemli isim bu cemiyetin bünyesinden çıkmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için “Osmanlıcılık, İslamcılık, Ümmetçilik veya Pan-Osmanizm” düşüncesini “İttihad-ı Anasır” şekliyle benimsemiş ve cemiyet-parti içinde ve devlet yönetimindeki uygulamalarında bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Ancak zamanla ulusçuluk düşüncesi diğer bütün endişelerden daha ağır basmıştır.

Kürtler, Osmanlıda en güçlü etnik kimlik sahibi topluluktu. Osmanlı saltanatının bekası için ağır bedeller ödemelerine rağmen, her dönemde sürekli olarak potansiyel tehlike olarak görüldüler. Cizre mirliği döneminde potansiyel tehlike olarak görülen unsurların yani Türk olmayan diğer kesimlerin birbirlerine düşman edilmesi için her yola başvuruluyordu. Riskli zamanlarda, Kürtler fırsatçılık yapıp Osmanlıyı yalnız bırakmıyordu ve tehlikeli sürecin geçmesi için bütün gençlerine savaşa göndererek hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyordu. Buna karşılık kendisine verilen sözler daha sonra tutulmuyordu. Yetmezmiş gibi, onlarla diğer azınlıkların karşı karşıya getirilmesi için bütün şeytanın bile aklına gelmeyen yöntemlere başvuruyorlardı. Her milliyettin mensuplarından ittihatçılara suç ortağının çıktığı gibi Kürtler’de bu işbirliğinden vareste değillerdir. Üstelik Kürtler’in Hamidiye katliamları sırasındaki tecrübeleri diğerlerinden çok arttığını söylemekte sakınca yoktur. Bu olaylarda cezaevlerinden çıkardıkları suçlu, hırsız ve katilleri öncelikle kullandıkları… Aşiret reislerinin çocuklarını rehin aldıkları… Destek sağlamaları için, aşiret ileri gelenlerinin tutuklandığı ve bu katliamlara karşı çıkan aşiret liderlerinin bir şekilde bertaraf edildiğini de unutmamak lazım. Hamidiyeler, aşiret ayaklanmalarını bastırma ve azınlıkların ülkeden temizlenmesi gibi işlem için örgütlenmişlerdi.

Birinci dünya savaşıyla birlikte, yeniden azınlıkların risk oluşturabilecekleri konusu gündeme geliyordu. Zayıf bırakılmış azınlıkların mülklerine ve mallarına tamah eden bazı aşiret liderleri, Osmanlının muhbirleri haline gelmişti. Aslında öyle büyük bir kaos vardı ki, herkes herkesi şikayet ediyordu. Şikayetçi oldukları birçok konu yalana dayalıydı. Bu muhbirliğin neticesinde onbinlerce Hamidiye gücü Beytüşşebap bölgesine hareket ediyordu. Elki, Hakkari ve çevresinde yaklaşık oniki Kürt aşireti konfederasyonundan oluşan Ertoşi aşireti, din refleksi, Osmanlıya destek vermemeleri durumunda bölgenin tamamen yabancı güçlerin eline geçeceği veya daha makro zeminlerde talan ruhu gibi dayanaklarla Osmanlı devletiyle işbirliği yapmayı yeğledi. Hakkari, Van, Başkale, Şemdinli, Beytüşşebap ve Uludere bölgelerinde ululemr ve dini otoritelerin de teşvikiyle Ermeni, Asuri ve diğer inanç mensubu azınlıkların temizlenmesi operasyonuna katılmayı kabul ettiler. Batılı Devletlerin ‘desteğindeki’ bazı Ermeni örgüt militanlarının önceki dönemlere ait Büyük Ermenistan haritalarını yayınlayarak, Batı-Ermenistan dışındaki mevcut Kürt topraklarını da sınırları içerisinde göstermeleri elbette ki Kürtlere yönelik yapılan propagandalarda etkili olmuştu.

Gezneğ köyü, Gewdan, Jîrkî, Mamxuran ve Giravyan aşiretleri bölgesinde bulunan tek Asuri köyüdür. Bazı aşiretler 30 ila 40 köye sahip olmasına rağmen buraya da göz dikmektedir. Yani bu köyde yaşayanların Osmanlı fermanı ile tarihten silineceğine kesin gözüyle bakıyorlar. Şimdiye kadar Gewdan aşireti kötü niyetli olan girişimlere karşı durmuş ve sürekli olarak onları koruması altında tutmuştu. Kötü emeller taşıyanların, bölgede en güçlü olan aşiretin onayı olmadan böyle bir şey yapmaları mümkün değildi.

Dolayısıyla bu emellerini Osmanlı üzerinden yapmaya çalışanlar da yok değildi. Bu niyetle sürekli olarak şikayet ediyorlardı. Şikayet ettikleri konulardan biri, Geznex’e misafirliğe gidenlerin sayısı üçten az ise onların öldürüldüğü ve gizli şekilde gömüldüğü tarzındaydı. Üçten fazla ise, zevahiri kurtarmak için onlara iyi davranıldığını anlatıyorlardı. Fısıltı medyası bu dedikoduları bolca yayıyordu. Osmanlı devleti askeri yetkilisi bölgede bulunan Nurettin Paşa’ya konuyla ilgilenmesini ister. Osmanlı ordusu Elkî’ye doğru hareket eder, yakın bir zeminde konuşlandıktan sonra köyün ileri geleni Mansur Hammo Memluk’un getirilmesini emreder. Hammo’ya yönelik suçlamalar arasında, Osmanlı ordusunun düzenleyeceği operasyonu önceden karşı tarafa bildirme de var. Yani ajanlık. Hamidiye Alayları suçlu olarak görülenler için acil bir şekilde seyyar mahkeme kurar ve idama mahkum ettiklerinin cezasını anında infaz ederdi. Hammo konusunda da böyle bir mahkeme kurulmuş ve hüküm verilmişti. Sabahla birlikte infaz edilmek üzere elleri, kolları ve gözleri bağlanıp bir yere atılırken başına iki asker de nöbetçi bırakılmış ve bu arada gömülmek üzere bir çukur da kazılıyor. Osmanlıda garip bir gelenek var. Suçu ve cezası ne olursa olsun, bir mahkum iplerinden kurtulup kendisini genellikle ordunun ön kısmında bulunan topların üzerine atabilmesi durumunda anında af edilir. Hammo’nun aklına bu gelir ancak iplerden kurtulması imkansızdır. Son çare olarak askerlerden birine sıkıştığını ve izin verirse ihtiyacını gidermek istediğini söyler ancak asker ‘zaten birkaç saat sonra infaz edileceksin, altına yapsan ne olur’ demesi üzerine, o da bunun büyük günah olduğunu bunu son istek olarak kabul edip izin vermesi için ısrarcı olur. Çok ısrar edince ‘şu duvarın kenarına hızlı bir şekilde yap’ diyerek ellerini, ayaklarını çözer. Koca ordunun arasından kaçabileceklerine ihtimal vermez elbette… Toplara doğru koşar, ancak anında fark edildiğinden bütün nöbetçiler ona yönelirler. Ancak, büyük ihtimalle onun kaçmasını kolaylaştıran biri veya sebebi bilinmeyen bir gerekçe ile nöbetçilere mermi verilmemiştir. Namluya mermi sürme hareketleri sadece onu durdurmak için, ancak o zaten öldürüleceğini bildiğinden tereddütsüz yoluna devam ediyordu. Tam yakalanacağı esnada karşısına yüksek bir duvar çıkar. Tereddüt etmeden, birkaç kaburgasının kırılması pahasına oradan atlar. Oradan da Germav yakınlarındaki gür ormanın karanlıkları arasında izini kaybetmeye çalışır. Askerler peşine düşerler. Askerlerin ayaklarındaki çizmeler sabaha yakın otlara düşen çiğden dolayı rahat hareket etmelerine engel olur. Birkaç saatlik aramaya rağmen bulamazlar o da kırık olan üç kaburgasına rağmen yüksek bir dağa çoktan ulaşmıştır bile…

Nurettin Paşa olaya çok sinirlenir. Öfkesinden ne yapacağını bilmez haldedir. Sorumluları sorguya çekip cezalandırır. Onu en çok rahatsız eden konulardan biri, nöbetçilere neden o gece mermi verilmemiş olmasıydı. Cevabını bulamaz. O dağın başındayken, Nurettin Paşa ordusuyla birlikte Geznex’e gelir. Köylüler, firardan dolayı köylüleri cezalandırabileceğini hesapladıklarından çocuklarla birlikte köyü terk etmişlerdir. Köyün boş olduğu anlaşılınca Hammo’nun evini yakarlar. Geznex’liler, katledilmekten kurtulmak için Ertoşi ve özellikle Gewdan aşiretine sığınmak üzere yola koyulmuşlardır..

Gewdanlar hepsini boş bir araziye topladıktan sonra, evler arasında paylaşıldılar. Her bir ev birkaç aileyi yanına alıp yaşamlarını sürdürmeleri için çadırlar verdiler. Bu arada hayvanları alındığından ciddi geçim sıkıntısı çektiler. Hastalık ve açlık bu arada Gewdanlara mülteci olan Asuriler içerisinde büyük can kayıplarına sebep oluyordu. Osmanlının Hamidiye Alayları eliyle başlatmış olduğu kırım, bütün boyutlarda devam ediyordu. Toplumda başka inanç ve etnik kimlikten olanlar şeytanlaştırılmışlardı. Sürekli onlar aleyhinde propaganda yapılıyor ve resmi din bağlıları fetvalar yayınlıyorlardı. Birçok yerde yaşlıları, gençleri ve çocukları öldürülüyor kızları da güya Müslümanlaştırılarak evlendiriliyordu. Tarifi imkansız bir acı yaşanıyordu.

Irkçılık refleksi sonucu gelişen ‘travmanın neden olduğu yaranın’ onarımında geçmişle yüzleşmek ve yaşananları doğru okumanın gerekli olduğunu söylemek gerekir. O zamanın sebep ve sonuçlarını doğru okuyup geçmişle cesur bir şekilde yüzleşmenin gereksiz bir ‘yük’ten kurtulmanın ilk adımı olduğunu söylemek abartı olmaz.

Gewdan büyüklerinin anlatımına göre yaklaşık 500 aile Gewdan aşiret liderinin yaşadığı Bezal köyünde ağırlanır. Şahbaz Ağa onlar yerleştirildiği zaman hasta yatakta yatıyordu. Şahbaz Ağa, Gewdan aşiretinden bir grubun, Geznex’ten gelen Hristiyanları katletmek üzere toplantılar yapıp, plan kurmakla meşgul oldukları haberini alınca çok sinirlenir ve onlara böyle bir yanlış yapmaları durumunda ağır bedel ödemek zorunda kalacaklarını bildirir. Kendisine sığınan bu insanları canı pahasına bile olsa sonuna kadar koruyacağını herkese duyurur. Onları katletmeyi düşünenler, Şahbaz Ağanın haberi ve rızası olmadan Geznexlilerin geriye kalan hayvan ve mallarını gaspetmekten çekinmediler. Zayıfların, güçsüzlerin mallarını talan etmek o dönemlerde gelenek haline gelmişti. Herşeyleri ellerinden alındığından birkaç ay hanımlarının ziynetlerini satarak geçinmeye çalıştılar. Ancak kış geliyordu, çadırlarda yaşamak kolay değildi. Bir de sürekli olarak toplu kıyıma uğrama tehlikesi ve korkusu vardı. Şahbaz Ağa hariç neredeyse herkes onların öldürülmesini istiyordu.

Muhbirliği meslek edinmişler Nurettin Paşa’ya durumu aktarmışlardı. O da güçlü bir şekilde Şahbaz Ağa’nın bulunduğu bölgeyi kuşatma altına almıştı. Şahbaz Ağa ‘bu insanların kendisine sığındığını ve dolayısıyla Kürt geleneğinde ne pahasına olursa olsun sığınmış olanları teslim etme gibi bir geleneğin olmadığını ve eğer ısrar edilirse bütün aşiretin Osmanlıya başkaldıracağını’ bildirmişti. Birkaç gün süren müzakerenin ardından 500 altın karşılığı bu sığınmacıların canı kurtarılmıştı.. Büyükler böyle anlatıyordu. Geznexliler, daha sıcak bir bölgeye ulaşmak için, Güneye doğru hareket etme kararı aldılar. Yol boyunca onların soylarını kurutmayı arzulayan, onların kanına susamış sayısızca insan vardı. Normal güzergahın yerine karlı dağlardan çoğunlukla gece vakti hareket etmeyi can güvenliği açısından gerekli görmüşlerdi. Bütün engelleri aşıp Güneye vardıklarında Osmanlı ordusu orada savaş halindeydi. Asuri Kaldanilerin yoğunlukta olduğu bu bölgede devam eden savaş dolayısıyla, kıtlık ve katliam riski bütün dehşetiyle devam ediyordu. Birçok Kürt aşireti, Ermenileri risk alarak Osmanlı zulmünden kurtarmışta ancak belli bir kesimi onları köle gibi esir pazarına sürüyorlardı. Zaten ödleri patlamış olan bu kimselerde irade de kalmasın ya da Kürtler olmadan onların yaşamlarını sürdüremeyeceklerini anlasınlar isteniyordu. Dağların öte yüzünde karşılaştıkları muamele her hallerinden ve gözlerinden okunuyordu.

Ve hatta şu veya bu aşiretin yanına sığınmış olan Ermenileri, diğer azınlıkları gammazlar Osmanlı makamlarına ihbar ederek nemalanmaya çalışıyorlardı.

Kürtler ülkenin güney bölgelerinde, Ermeni kırımına çok az ölçüde katılmışlardı. Kürtleri bu suça ortak etmek, Osmanlı politikasıydı. Esasen, Ermenilerin büyük bir kısmının zorunlu tehcir sürecinde veya gittikleri Osmanlı toprakları sınırları içerisindeki başka şehirlerde hastalık veya baskınlarla katledildikleri çoğunlukla gözardı ediliyor. Birçok aşiretler kırımlara katılmamakla kalmayıp, aksine kendilerine sığınmış olan Ermenileri saklamış ve korumuşlardır. Örneğin Dersim Ermeni kurtaran merkezlerden biri olmuş ve bu sayede 20,000 Ermeni hayatta kalabilmiş, bunlar sonraları Erzincan ve Erzurum yoluyla daha doğuya geçip kurtulabilmişlerdi. Birçok Kürt aşiret reisleri, 1915-1917 senelerinde Ermenileri ve Asuri, Nasturi, Êzîdî gibi azınlıkları kendi muhafazaları altına alıp, onlara Kürt elbise1eri giydirerek saklamış olduklarından, sonradan Osmanlı idarecileri tarafından cezalandırılmışlardır.

Geznex tamamen boşalmıştı. Dolayısıyla uzun zamandan beridir burayı ele geçirme niyetini gizlemeyen Jîrkî aşireti lideri Kerevan Ağa fırsatı kaçırmak istemiyordu. Eski evler yıkılıp, yerine yeni evler yaptırdı ve o bölgede bulunan ağaçları kestirip damlarda, kapı ve pencere yapımında kullanıldı. Bu rivayetlerin karşıtları da var. Gewdanların, Geznex’in boş olduğu zamanlarda da o bölgeyi koruması altında tuttuğu ve kimseyi oraya yaklaştırmadıkları da söyleniyor.

Geznexlilerden bir kısmı Kürdistan, Suriye ve bölgede bulunan Rus güçlerinin desteğiyle Rusya’ya giderek canlarını kurtarabilmişlerdi. Kürt aşiretlerini Hamidiye Alayları veya düzensiz aşiret birlikleri tarzında kullanmaya müsait hale getiren Osmanlı azınlıkların tamamen temizlenmesi kararını eksiksiz uygulamaya koymuştu. Kimi Kürt aşiretlerin Osmanlı politikalarına destek vermesi sebepleri arasında Ermeniler’in zenginliğine göz dikmeleri yanında cahillik, taassup, yoksulluk, dini değerlerin istismar edilmesi, saltanatın tehdit ve tutuklama gibi etmenler sıralanabilir. Kürtler’in Soykırıma katılımına ilişkin entelektüel kesimin tespitlerine göre, bilerek ya da bilmeyerek, basıyla veya kasıtlı ya da kasıtsız, bazı Kürtler de bu kırımlara katıldılar.

İnanç ve insani değerler açısından bunun hiçbir ahlaki gerekçesi, bahanesi, izahı yoktur. Olamaz. İttihat ve Terakkiciler, devletin bekasını bu şekilde bir ırkçı refleksle sağlayabileceklerini zannediyorlardı. Azınlıkların kanını akıtarak devleti tehlikeden kurtarabilecekleri projesini sonuna kadar kullandılar. Macaraperest komutanların genç birlikleri çeşitli cephede imha edilmeye sevk etmeleriyle birlikte Hamidiye Alaylarının içi tamamen boşalmıştı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın rejime entegre edilmesiyle, Hamidiye kadrolarına pek iş düşmez olmuştu. İşlevleri bitmiş bir kenara atılmışlardı. Bir kısmı isyanlarla alakalandırılarak idam edilirken bir kısmı da sürgün edilir.

Geznexliler cumhuriyetin ilanından sonra topraklarına yeniden dönmeye karar vermişlerdi ancak zorluklar vardı. Birincisi Kerevan Ağa köyü kendi köylerine katmıştı, ikincisi yeniden katledilmelerine planlar yapılması riski varlığını koruyordu. Buna rağmen Hammo bir grub arkadaşıyla birlikte 1921 tarihinde uzun bir yürüyüşten sonra Geznexe varırlar. Ancak eskiye dair her şey yok edilmiştir. Ceviz, elma ve diğer meyvelerin ağaçları kesilmiş, zarar görmüştü. Köye Jîrkî aşireti mensupları yerleştirilmişti. Gelenleri çok da hoş karşılamadılar ve onların yeniden köylerine yerleşmelerine izin vermiyorlardı. Hammo, Kerevan Ağa ile görüşür ancak hiçbir netice alamaz. Sadece Zarata denilen bölgede geçici olarak çadırlarını kurmalarına izin verilir.

Hammo, mücadeleden geri durmaz. Bulabildiği her yere şikayet eder ancak sonuç alamaz. En sonunda Giravyan aşireti lideri Said Ağa ona destek vermeye başlar ve onun yardımıyla konu Ankara makamlarına aktarılır.

1921 ile 1923 yılları arasında Hammo sürekli olarak Ankara’ya ve dolayısıyla TBMM’ne dilekçeler gönderir. En son dilekçesi, Beytüşşebap ziyareti esnasında tanıştığı Hammo’dan geldiğinden haberdar olan Atatürk tarafından değerlendirilir. Dilekçe, kendi köyleri olmasına rağmen Jîrkî aşiret reisi Kerevanê Êhya tarafından zapt edildiği ve kendilerine bu vesile ile zulmedildiği bilgilerini içeriyordu. Malum olduğu üzere yakınlarından bir kısmı öldürülmüş, mallarına el konulmuş ve devamında yaşadıkları yerler ganimet algısıyla paylaşılmıştı. Atatürk dilekçeyi okuduktan sonra, Hakkari valisi ve konu ile ilgili makamlara talimat göndererek, köye yerleşmiş olan Jîrkî aşireti mensuplarının derhal köyden çıkarılmasını istiyordu.

Bilindiği gibi 10 Ağustos 1920’de Sevr ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan antlaşmalarıyla birlikte Türkiye’de yaşayan gayrimüslim azınlıkların korunmasıyla ilgili birkaç madde kabul edilmişti. Kerevan Ağa aşireti Geznex’ten çıkarılır. Köye yerleşen asıl sahipleri, yeniden imar işleriyle meşgul olurlar. Geznex, Jîrkîlerden boşaltılmadan önce köylüler çadırlarını Kerevan Ağa’nın bulduğu Meydana Kolya’ya kurmuşlardı. Bu yayla Geznex ile Kerevan Ağanın yaşadığı Merkitik arasında bir sınır bölgesindeydi. Jîrkîlerin sekizyüze yakın ailesi keçi kılından yapılma kara çadırlarını bu bölgeye kurmuşlardı. Kerevan Ağa, Hammo ve diğer köylülerin çadırları da oradaydı. Kerevan Ağa’nın çadırı yaklaşık 300-400 kişinin oturabileceği Koçik denilen en büyük çadırdı. Genellikle her gece orada toplanır planlar yaparlardı. Çoğu zaman Geznexliler konusunda yapılan gizli planlar, vicdanlı insanlar tarafından Hammo’ya bildirildi. Defalarca düzenlenen suikast ve gizli planlardan bu vesile ile kurtulabilmişti. Amansız mücadele uzun bir süre davam etti. Sonunda Kerevan Ağa, bunun beyhude bir hayal olduğunu görmüş olmalı ki Hammo ile yakın dostluk kurdu…

Bu bilgilerin çoğu şu anda yaşayanlardan ulaşan bilgiler. Ne kadarı doğru ve ne kadarı yanlış test etmek çok kolay değil. Tarihi gelişmelerin ip uçlarının devlet arşivlerinde olduğundan kuşku yok. Ancak, devletin en mahrem bilgilerinin yer aldı Kozmik Odayı cemaatlere açan zihniyet, Osmanlı dönemindeki bu en hassas sürecin doğru okunması için arşivlerini araştırmacılara açmış değil. Osmanlı arşivinde şimdiye kadar geçmiş politikalarla ilgili olarak elle tutulur bir bilginin sadeleştirilip, halkın istifadesine sunulduğuna çok da alışık değiliz. Dolayısıyla Mirlik dönemi, Mirlik ve Beyliklere karşı Arap ülkelerinden toplanan dilencilerin alternatif bir güç olarak halka seyyid gibi sunularak dini bir alternatif oluşturulması, azınlıkların birbirine karşı kışkırtılması, Osmanlının ırkçı refleksle geliştirdiği imha politikalarından kaynaklanan günahına Kürtleri de ortak etmesi gibi bir çok konu şu ana kadar arşivlerin karanlık dehlizlerinde gizlenmeye devam ediyor… Doğru bilgilerin olmadığı ve resmi bilgiler taraflı yazılmış da olsa bunlara ulaşma imkanının bulunmadığı yerde kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerle yetinmenin acizlik olduğu aşikardır. Buna rağmen bu konuların ciddi araştırma alanı olduğu da bilinmelidir.

(Fotoğraf: Mansur Hammo Memluk)