Hep Hilal Nesin değişik konularda yazacak değil ya, bizde hayatın bam tellerine dokunalım…Yaşam boyunca çok büyük aşkların, büyük sevdaların karşılıklarını vermediğimizi gün gelir öğreniyoruz. Bu karşılık vermenin göstergesi olan binlerce irili- ufaklı ayrıntıyı ıskalamışız. Kafanı dönderip geçmişe baktığımızda geçerken ben bunları nasıl görmedim diye yığınla soruyla muhatap görüsünüz kendinizi.

Sahi nasıl görmedim…

Sürekli aradığımız bir aşkı, sevgiyi, onca işareti orta yerde ayan-beyan dururken sahi nasıl görmeyiz?

Bizi bu denli körleştiren nedir?

Hanki ışık gözlerimizi görmez kılarda, aradığımız sevginin tam da ortasında olduğumuzu görmemizi engelliyor?

İnsan ruhunun büyük yazarı Lawrence Durrell’ın kahramanı gibi biz de genellikle binlerce irili-ufaklı ve farklı ayrıntıyı ıskalamışızdır.

Sanırım hepimiz, sevginin kendini dağlardan yuvarlanan bir çığ gibi, patlayan bir volkan gibi, Tusunamiler gibi gelen ve her şeyi yakıp yıkan bir büyüklükte göstermesini bekliyoruz akılsızca.

Sonra bir gün döner ve şöyle geriye baktığımızda, her şeyi açıkça ve netçe görürüz.

Derin bir acı kaplar her yanımızı, pişmanlık ve şaşkınlıkla yüreğimize düşen közü, başımıza giren ağrıları şiddetlice hissederiz.

Söylenmiş bir cümle, küçük bir tabesüm, bir gözyaşı, şefkatle omuzumuza dokunan bir el, kuvvetli bir sarılış, kederli bir bakış, sevgiyle karıştırılmış bir öfke zihnimizin değişik yerlerine saklanmış binlerce büyük işaret, ani bir dalgalanmayla bir araya gelir büyük bir aşkı, büyük bir sevgiyi, büyük bir şefkatı ıskaladığımızı anlarız.

Ve tüm bunları anladığımızda da belleğimiz bunları alıp birer çuvaldız’a dönüştürüyor. İnsan uykusunda çığlık atıyor, kendini yerden yere vuruyor, duvarlar insanın üzerine üzerine geliyor. İnsanın ruhu adeta bir labaratuvar tüpünde sıkıştırılmış helyum gazı kütlesine dönüşüyor.

Iskaladığımız o küçük işaretler, belleğimize değişik biçimlerde kaydolan, ölü anılar arasında canlılığını hiç kaybetmeden hareketlenen, geçmişi bi oksijen gibi soluyup onlardan keskin pişmanlıklar yaratan bütün o unutulduğunu sandığımız davranışlar, bazen gecenin sakin sessizliğinde ayaklanıp bilincimize mızraklar gibi saplanır.

Özlemle uyandırır bizi.

Belki de söylenen o güzel sözlerdeki sevgiyi.

Artık büyük altüst oluşlar yaşamaktayız, artık o göremediğimiz küçük işaretlerin kıymetini bilme zamanı çoktan gelmiştir. Her gece kaybetme duygusu sizi uykunuzun en derin yerinde büyük bir  acıyla uyandırır.

Durrell’ın “Afrodit’in Başkaldırısı” isimli kitabındaki kahramanı gibi o soruyu sorarız kendimize:

“Göremediğimiz kusurlarımızın yüzünde, beni sevenin sevgisinin karşılığını verebilirmiyim ?”

Ve o tüm işaretleri toplar, bir araya getirir, onları tek tek yerlerine yerleştirir ve karşımıza duran resmi sevmeye başlarız.

Ve, bolca sorarız kendimize, neden o zaman bu gerçeği görmedik diye.

Bereketli bir coğrafyadan etrafımızı görmeden dörtnala geçen Heyber kalesi atlılar gibi.

Aradığımız yeri bulduğumuzu anlayamadan…Nereye gttiğimizi bilmeden…

Geçmişi alıp ondan yeni bir gelecek inşa etmenin hiç bir ayarlı zamanı yoktur.Yeterki içinizdekini saf bir su gibi usulca yüreğinizden avuçlarınıza koyarak ona doğru bırakın.

Bu hatırlanması gerekenleri hatırlayarak, unutulması gerekenleri unutarak, her anı yerli yerine yerleştirerek kendimize bir hayatı yeniden inşa etmek.

Sadece gelecek değil bazen geçmiş de değişir.

Büyük bir sevginin işareti olan binlerce küçük ayrıntıyı fark etmeden geçimişiz ne yazık ki. Halbuki büyük bir sevgiyi o irili-ufaklı ayrıntılar yapıyor.


Birlikte olduğunuz kadın değiştiğinde, değişen yalnızca kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü değişir. Bir erkeği hayatın içinde kadınlar gezdirir, bir erkeği toplum içindeki saygınlığını, iş yaşamındaki başarısını da kadın sağlar, özcesi yaşamın içinde kadınlar dolaştırır bizi.

Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, esprili bir kadına rastlarsanız espriniz, zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir; bunlarla birlikte yeni huysuzluklar, kavga nedenleri, acılar da öğrenirsiniz kuşkusuz.

Hayat maalesef kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kat kat, Babil’in asma bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir. Bir terastan bir terasa bizi kadınlar götürür.

Ve, bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat, yanınızdaki kadının hayatıdır; hayatın hangi katında durduğunuzu, yanınızdaki kadının durduğu yer belirler.

Hayatınız, seçtiğiniz kadındır. Çünkü bir kadın değil, bir hayat seçiyorsunuz.