Türkiye devrim ve karşı devrim mücadelesinde ikinci kezdir karşı devrim cephesi bölünüyor, dolayısı ile de zayıflıyor. Söz konusu süreçlere değinirken amacım detaylara girerek işin hikaye yanını anlatmak değil. Amacım, karşı devrimin bölünme süreçlerinin yaşayarak da gördüğümüz kadarı ile devrim mücadelesine nasıl, ne kazanımlar sağladığına vurgu yapmak ve mevcut karşı devrim bölünmesi karşısında geçmişe nazaran devrimci hareketin gücü ve geçmişin deneyimlerinden yararlanarak bugün nasıl bir politikanın izlenmesi gereği üzerinde durmaktır. Tabi ki geçmiş yanlışlarımızdan dersler de çıkartarak. 
Geçmişte bölünen karşı devrimin bir kanadı bizden, soldan, devrimcilerden yararlandı. Karşı devrim, daha doğrusu devlet partilerinin arasındaki çelişkinin, solun sloganlarını da içeren bir yarılmaya büyümesinin ilki 1974 seçiminde Ecevit tarafından: “Köylüye toprak, işçiye iş” ve “toprak işleyenin, su sulayanın, halkça düzen” vb. gibi sloganlarla gerçekleşti. Sol ve devrimciler Ecevit’i destekledi. Söz konusu seçime biz de THKO/MB (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu / Mücadelede Birlik) bağımsız adaylarla girdik ve bütün devrimcilere de şu öneride bulunduk: CHP’yi kayıtsız şartsız desteklememek lazım, devrimcilerin önce birleşmesi, kendi yumruğunu oluşturması, oluşturmuş olduğu birlik yumruğunu, CHP varsa CHP’nin yumruğunun yanına koyarak faşizmin başına indirmesini istedik. Tabi ki sol bu önerimizi kâle almadı, çoğunluk olarak kayıtsız şartsız Ecevit CHP’sini destekledi. Ecevit 1974 seçiminden sonra tek başına iktidar olamadı fakat %40’ın üzerinde oy aldı. Oyları tek başına hükümet kurmaya yetmediği için, bazı milletvekili satın alarak hükümet kurdu. Temeli çürük olduğu için kurduğu hükümet; hırsızlığa, yolsuzluğa, rüşvete, irtikaba bulaştı, o nedenle fazla uzun ömürlü olmadı. Bir süre sonra yıkıldı, dağıldı. Bazı bakanları rüşvet ve yolsuzluktan Yüce Divan’da yargılandı, hapis oldu, CHP büyük prestij kaybına uğradı. Evet söz konusu süreçte sol ve devrimci hareket önemli bir gelişme gösterdi, fakat sonunda sol devrimci hareket de, CHP de kaybetti. Ondan sonra bilindiği gibi Demirel’in liderliğinde “MC” (Milliyetçi Cephe) hükümetleri kurulma süreci başladı.
Birincisi: 1977’de “Birinci Milliyetçi Cephe” hükümeti olarak kuruldu. Devamında “ikinci MC” kuruldu. MC’nin liderlerinden birisi olan ve cinayetle yargılanan Alparslan Türkeş’in: Bizim ideolojimiz iktidarda, biz cezaevindeyiz, bu nasıl iş, dediği 12 Eylül faşizmi gelinceye kadar Türkiye MC’lerle yönetildi. 70’li yıllarda karşı devrim ya da devlet partiler cephesi bölünmüştü, fakat devrimci hareket politik yetmezliği ya da politikasızlığı nedeni ile söz konusu bölünmeden gereği kadar yararlanamadı, tersine, devletin başka bir partisi olan CHP yine sistemin yararına değerlendirildi. Mevcut durumda yine devlet partileri, Erdoğan’ın başkanlık istemi nedeniyle, yani karşı devrim cephesi bir iç yarılma yaşıyor. AKP, MHP birleşerek bir taraf, CHP de bir taraf olarak ayrıldılar. Fakat bu sefer geçmişten farklı olarak yarılma sadece ulusal ya da ülkesel boyutlu değil küresel boyutlu bir yarılma. Erdoğan kendi diktatörlüğünü kurmak için AB ve ABD’ye sırt döndü, bütün komşuları ile düşman oldu. Eski bütün dostları ile düşman olup, kendisi gibi bir diktatör olan Putin’e yöneldi. 
 

Erdoğan’ın izlemiş olduğu politika nedeni ile iç politikadaki karşı devrim ya da düzen partilerinin yarılması dış gelişmelerle de örtüşerek küresel bir boyut kazandı. Erdoğan ‘başkanlık’ dediği diktatörlük sistemini kurabilmek için MHP ve CHP’ye gereksinim duydu. Sınır dışına asker gönderme tezkeresine, dokunulmazlık yasasının parlamentodan geçirilmesine, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra “Yenikapı ruhuna” her iki devlet partisini de katarak “yerli ve milli” bir koalisyon yaratmaya çalıştı. Başkanlık sistemini anayasal bir kimliğe kavuşturarak parlamentoya getirinceye kadar üç sistem partisinin birlik ve beraberliği devam etti. İş ciddiye binince CHP; AB ve muhtemelen ABD’nin de teşviki ile koalisyondan koptu. Söz konusu kopuşun CHP ile sınırlı olduğunu sanmıyorum. Küresel boyutunun olmasının kaçınılmaz olduğunu da düşünüyorum. İç ve dış boyutları ne olursa olsun yarılmanın tümü ile kendi aralarındaki çelişkiden yani çıkar çelişkisinden kaynaklı olduğu kesin. O nedenle de çok önemli. 
Tabi ki sistem içi yarılmanın kendi başına önemli olması yarılmanın boyutunu büyütüyor. Söz konusu olayın kendi boyutu ve sistem için önemi küçümsenemez, fakat sistem dışı sol ya da devrim güçlerinin ne yapması gerektiği büyük önem taşıyor. Devrimci demokrasi hareketi, bugün yukarıda sözünü etmiş olduğum 70’li yıllardaki gibi değil. O döneme rağmen bugün daha organize, daha bilinçli, politik perspektif düzeyi daha yüksek ve de en önemlisi: Bileşenlerin dayanışma, destek, istek ve iş birliği, direnç ve yaşam birliğinin, politik perspektifinin, ne yaptığını bilir konumunun geçmişle hiç mukayese edilemeyecek düzeyde olmasıdır. Sistem dışı devrimci demokrasi güçlerinin bu birikim ve değerleri ile geçmiştekinden çok farklı bir performans göstereceklerine hiç kuşku yoktur. Karşı devrimde oluşmuş ve derinleşmekte olan bu yarılmayı hem dış ve hem de iç boyutu itibarı ile sonuna kadar değerlendirecek hem gücü, hem politik birikimi, buna denk dinamizmi ve hem de manevra yeteneği var. 
Her şeyden önce devrimci demokrasinin % yüzüne yakını HDP’nin içinde birleşmiş durumda. 7 Haziran seçiminde başarı kazanmış, AKP’nin tek başına iktidarına son vermiş, Erdoğan’a: ”Seni başkan yaptırmayacağız” demiş ve sözünde durarak başkanlığının önünde büyük bir engel olarak durmuştur. Söz konusu duruşu: Sistemin bu gün yaşamakta olduğu yarılmaya neden olmuştur. Oluşmasına neden olduğu bu yarılmayı geçmiştekilerinden farkı olarak sonuna ve sapına kadar halkların lehine değerlendireceğine kuşku yoktur. Belki yine geçmişi tekrarlayan, bazı kendine sol diyen çevreler çıkacaktır. Yine CHP’nin kuyruğuna takılacak, ondan medet ummaya çalışacaklardır. Ama artık mevcut HDP bileşenleri, birlikte oluşturulmuş olan dinamizm yanında hiçbir kıymeti harbiyeleri kalmayacaktır. CHP’ye de eskisi gibi bir katkı yapamayacaklardır. Ecevit’e yaptıkları gibi Kılıçdaroğlu’nun ismini dağa taşa yazamayacaklardır. Kesin bir dille söylüyorum: Bu sefer karşı devrim yarılması geçmişte olduğu gibi CHP’nin ve sistemin lehine değerlendirilemeyecektir. HDP’nin öncülüğünde halkların çıkarı için değerlendirilecektir. Neden ve nasıl !? Önce nedenleri belirteyim. 
 

Birinci neden: Devletin yetmişli yıllardaki kadar güçlü, özellikle de ordunun o dönemdeki kadar prestij sahibi ve devletin bunalınca işi ordunun üstüne yıkacağı kadar bir ortamın olmaması. İkincisi: CHP’nin kopmuş olduğu devlet partileri ile sistem kavgasına girerek uzlaşmaz bir konuma gelmiş olması. Üçüncüsü: CHP’nin içine düşmüş olduğu sistem kavgasında HDP’ye mutlak manada gereksinim duyması. Yetmişli yıllardaki sistem içi yarılmada Merhume Behice Boran, Ecevit’e ittifak önerdiğinde: Hanımefendi % 1’le ne ittifakı yapayım demişti. Mevcut ortamda CHP’nin HDP’ye böyle bir ukâlalık yapma lüksü yoktur. Dördüncüsü: Erdoğan’ın genel olarak dış politikasının, özel olarak da Ortadoğu ve daha özelinde de Suriye politikasının iflas etmiş olmasıdır. Erdoğan devletinin Putin’in eteğine yapışarak hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un “baştan beri yanlıştı” dediği Suriye politikasını düzeltmeye çalışması, bekledikleri sonucu vermeyecektir. 
Suriye sistemini; yapılanması, ruh hali ve ideolojik düzlemini çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum: Suriye yönetimi Halep’in kurtuluşundan sonra gerekirse Putin’e de taş koyar. Türkiye Suriye konusunda istediği şeyi Putin’le yaptıramaz. Suriye çocuk, gençlik, kadın, köylü, işçi vb. gibi bütün toplum kesimi ile örgütlü ve organize bir yapıya sahipti. İç savaş belki bu yapısında bazı tahribatlar yapmıştır, fakat Halep’in kurtuluşu hem Suriye rejimine çok büyük moral ve itibar kazandırdı, hem de orduya haddinden fazla nicel ve moral güç kattı. Suriye Ordusu Halep’in kurtuluşundan sonra en azından ikiye, üçe katlanmıştır. O nedenle de Putin’e bağımlılığı azalacaktır. Putin Suriye’nin iç işlerine daha fazla burnunu sokmaya kalkınca Putin’e; “dur bakalım” diyebilecektir. Beşincisi: Savaşın Erdoğan’a kısa vadede belli avantajlar sağlamış olmasına rağmen başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin önemli hiçbir sorununu çözmeden dibe vurmuş olması. Altıncısı, sonuncusu ve de en önemlisi olarak: Erdoğan’ın bugüne kadar çözemediği Kürt sorununu hem Türkiye, hem de Suriye kesiminde HDP’nin çözücü doğal bir tüzel ve özel kişiliğe sahip olmasıdır. Aslında daha çok neden sayabilirim. Ama anlayana, anlamak isteyene bu nedenlerin yeterli olacağını düşünerek; karşı devrim cephesinin bu seferki yarılmasının, HDP’nin öncülüğünde halkların çıkarına hizmet edecek bir potansiyel taşıdığını vurgulayarak; namuslu bütün Kürtleri, devrimci demokratları, güçlerini HDP’de birleştirerek, Alevileri, Kemalistleri ve CHP’yi de bu ittifak içine çekerek, karşı devrimin yaratmış olduğu bu tarihi fırsatı halklar ve insanlık lehine çevirmelerini önererek, yazıya son noktayı koymak istiyorum. 

Teslim TÖRE -TENDUREKPOST.